Festivalde roman konuşuldu!

3. İstanbul Edebiyat Festivalinin ilk etkinliği olan Roman Atölyesi, Hakkı Özdemir, Leyla İpekçi ve Sevinç Çokum’un katılımıyla gerçekleştirildi.

Festivalde roman konuşuldu!

3. İstanbul Edebiyat Festivalinin ilk etkinliği olan Roman Atölyesi, Hakkı Özdemir, Leyla İpekçi ve Sevinç Çokum’un katılımıyla gerçekleştirildi. Türk romanının dille, insanın iç dünyasıyla ve modernleşme süreçleriyle ilişkisinin tartışıldığı Roman Atölyesinin ilk konuşmacısı Mutsuzluk Fotoğrafları romanın yazarı olan ve Türk romanı hakkındaki kuramsal düzeyli çalışmalarıyla tanınan Hakkı Özdemir’di.

Hakkı Özdemir: “Türk modernleşmesi ve Türk romanı ancak birlikte anlaşılabilir”

Roman konusunu tartışırken Türk modernleşmesini düşünmenin şart olduğunu söyledi. Mircea Eliade’nin “selamet doktrinleri” kavramına atıf yaparak geçtiğimiz yüzyılda modernitenin yarattığı buhranın çeşitli kritiklerinin yapılmış olduğunu belirten Özdemir, Verlaine, Baudelaire gibi şairlerin şiirlerinden örneklerle Batı düşüncesinde ve edebiyatında Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin nasıl bir kopma/kırılma yaşadığını açıklamaya çalıştı; Dostoyevski’nin Ecinniler romanındaki Kirilov karakterinin modern insanın bir prototipi olarak düşünülebileceğini söyleyerek bu romanın kısa bir çözümlemesini yaptı. İnsanın kendi tanrılığını ilân ettiği, her şeyin merkezine kendisini yerleştirdiği günümüz modern dünyasının yeni bir anlama ve bilme biçimi ortaya çıkardığını ifade eden Hakkı Özdemir, ilerleme dinine ve bu dinin havarisi olan modern insana yönelik eleştirel yaklaşımların hem roman türünü hem de bu türün Türk edebiyatındaki serüvenini anlamak için önemli fırsatlar sunacağını ifade etti. Özdemir, Eric Fromm’a ait, klasik dönemde kutsal söz konusu olduğunda “harici” bir otoriteden, insanın kendisi söz konusu olduğunda ise “dahili” bir otoriteden söz edilebileceği ancak modern zamanlarda kutsalın insan üzerindeki otoritesinin reddedilmesiyle insan tabiatının bir bakıma yıkıma uğradığı tezine değindikten sonra Don Quijotte romanında kendi bilincini roman okuyarak kuran bir karakterin bulunduğuna dikkat çekti ve Rene Girard’ın Romantik Yalan ve Romansal Hakikat adlı kitabında bu romanı ele alırken kullandığı çözümleme yönteminin Türk romanını anlamak için de kullanılabileceğini söyledi. Türkiye’de 1940’lara kadar yazılan romanın gerçek bir roman olmadığını, var olanı hayal etmekten ziyade olmayan özneler kurmayı hedeflediğini ileri süren Hakkı Özdemir örnek olarak Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu romanını ele aldı. Özdemir’e göre Türk modernleşmesinin Namık Kemal, Ziya Paşa gibi ilk dönem figürlerinin Girard’ın teorisindeki “arzuyan özne”ye denk düştüğünü, romanlarınsa “arzulayıcı nesne”yi hatırlattığı ifade etti. Feride karakterinin öğretmenliği teşvik eden yönüne değinen Özdemir, erken dönem romanların kahramanlarının okur kitlelerini kendileriyle özdeşim kurmaya yönelttiğini ve Servet-i Fünun’dan itibaren edebiyatımızda fazlasıyla revaçta olan aşk romanlarının kitle üzerinde Flaubert’in unutulmaz karakteri Emma Bovary örneğide olduğu gibi farklı bir yaşamı arzulatan yönleriyle anlaşılabileceğini söyledi. Yeni bir edebiyat dili kurulmasını ve Türkçenin geleneksel birikiminin bir çırpıdan reddedilmesini eleştiren Hakkı Özdemir, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın 19.Asır Türk Edebiyat Tarihi adlı eserinde geçen “Türk edebiyatı bir medeniyet kriziyle başlar” şeklindeki meşhur tespitini anarak, bu kriz içinde kadim olanın değersizleştirildiğini kaydetti. Hakkı Özdemir konuşmasını Ermeni alfabesiyle basılmış olan ilk Türkçe roman olan Vartan Paşa’ya ait Akabi Hikâyesi ve Samipaşazade Sezai’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat romanlarının giriş kısımlarını karşılaştırıp yaşanan dilsel dönüşümü metin üzerinden örneklerle izah ederek sonlandırdı.

 

festival 

Sevinç Çokum: “Çok katmanlı kültürleri bir arada işleyen romanların önemi anlaşılmalı”

Sevinç Çokum ise dildeki değişimlerin tabii olduğunu düşündüğünü ve edebiyatçıların kendilerini içinde buldukları dili işleyerek en güzel biçimde yazmayı hedeflediklerine dikkat etmek gerektiğini ifade ederek konuşmasına başladı. Hakkı Özdemir’in Reşat Nuri’nin Çalıkuşu romanı ve romandaki Feride karakteri ile ilgili yorumlarına bazı eklemeler yaptı. Türkiye’nin bir farlı medeniyetlerin buluştuğu ve birbirine birçok şey kattığı bir kavşak noktası olduğunu, “Bizans’ın üzerine oturan bir İstanbul” tasavvur eden Yahya Kemal ve Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bunu en güzel şekliyle ifade ettiklerini söyleyen Çokum, bu topraklarda öteden beri var olan farklılıklara hoşgörü kültürünün bir takım siyasi durumlarla zedelendiğini, daha evvel bir arada yaşanılan dini ve etnik gruplarla süreç içerisinde çatışan bir yapının oluştuğunu ve bunun uzun yıllara dayanan kardeşliğe darbe vurduğunu söyledi. Bu noktada romanın çok katmanlı kültürleri bir arada işleyen örneklerini önemli bulduğunu ifade eden Sevinç Çokum “Dil malzemesinin inandırıcı bir şekilde işlenmesinin önemli olduğunu düşünüyorum. Dünya gittikçe yatay bir dünya, kurgu bir dünya hâlini almaya başladı. Eğer süreç bizim tarafımızdan işletilseydi başka bir yaşam biçimi mi inşa ederdik? Ben böyle düşünüyorum. Bilgi çağı olarak adlandırılan, insanların birbiriyle iletişimin hızlandığı günümüz dünyasının özgürlükleri kısıtlayan bir tarafı var. Tıpkı seneler evvel Orwell’ın yazdığı gibi sürekli bir denetim ve gözetim altındayız. Elbette olumlu tarafları var, ama insanları laboratuardaki bir denek hâline getiren olumsuz yönleri de çok önemli ve belirleyici. Yeni romanımda sosyal psikolojiden de faydalanarak, her zaman merkezde olan insanın diline yoğunlaştım. Lacivert Taşı isimli bu romanımda gerçekte de konuşulan ama metinde benim oluşturduğum muhayyel bir yapı olarak yer alan Çerçi Türkçesi var” ifadelerini kullandı ve oluşturduğu bu yeni romanında edebiyatın temel malzemesi olan dili çok boyutlu bir şekilde ele almaya çalıştığını belirtti. Çokum ayrıca Cahit Zarifoğlu ve Oğuz Atay gibi isimlerin dille girdikleri tecrübelerin kıymetini layıkıyla anlamak gerektiğini ifade etti.

Leyla İpekçi: Romandaki iç hakikatle ilgileniyorum, kurgu ya da dil oyunlarıyla Değil

 “Her varlığın bir konuşma biçimi, bir dili vardır; dolayısıyla her şey canlıdır. Şeyleri canlı ve cansız şeklinde tasnif etmek bütünlük algısını zedeleyen bir yaklaşımdır. Bir romancı olarak muhayyilemi çok genişleten bir düşünce bu. İsra sûresi 44.ayette bütün varlıkların Allah’a şükran içinde bulunduğu, her canlının kaynağıyla irtibat hâlinde olduğu ifade edilir. Dua eden insan sadece Rabbiyle konuşmuş olmuyor, bütün diğer yaratılmış varlıklarla aynı duanın içinde yer almış oluyor. Dilin insanın dua etme imkânı olduğunu, sarf edilmiş her kelimenin insana şahitlik etme vazifesi taşıdığını, sözün insanı yükseltmesi gerektiğini, hakikate değmesinin lazım olduğunu düşünüyorum” diyen Leyla İpekçi, kendisi için romanın da bir şükretme işi olduğuna, bütün insanlığı aynı duanın içine alabilecek bir imkânı içinde barındırdığına inandığını ifade etti, insanın kendi iç dünyasına yoğunlaşan ve âlemle irtibatını bir bütünlük içinde sunan romanların izinde olduğunu söyledi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur ve Ingeborg Bachmann’ın Malina ve Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar  romanlarının bu formülasyona uygun bir şekilde açıklanabileceğini söyleyen Leyla İpekçi kendi iç hakikatine değen bu romanların bazı önemli yönlerine dikkat çekti. Berna Moran’ın ve Mehmet Kaplan’ın Huzur’la ilgili yorumlarına atıf yaparak Ahmet Hamdi Tanpınar’ın son yüzyılda yaşanılan medeniyet krizini zemine alan “öyküsüz” bir roman yazdığını belirtti.  Çeşitli çağlarda okunabilecek bu romanın meselesinin öykü değil “hâl” olduğunu söyleyen Leyla İpekçi, Ingeborg Bachmann’ın Malina romanının da açık uçlu yapısından dolayı “hâl romanı” olarak tanımlanabileceğini ileri sürdü. İpekçi üçüncü olarak sözü kapağını bir türlü kapatamadığını ifade ettiği Tutunamayanlar’a getirdi. Okumanın yaşam olduğu kitap olarak tanımladığı bu romanın sanki yaşanmayan bir zaman dilimi içinde yazıldığını düşündüğünü belirten İpekçi kendi romanlarında ise insanın iç hakikatlerini ele aldığını ve bu tip romanların “hâl romanı” şeklinde isimlendirilebileceğini ifade etti. Romanda kendisini çeken şeyin dil oyunları, kurgu teknikleri değil, insanın iç hakikatiyle kurduğu bu irtibat olduğunu söyleyen Leyla İpekçi kendi romanlarında Batı ile Doğu, Dante ile İbn-i Arabi ve kendi sevgilisi ile gerçek sevgili arasında kurmaya çalıştığı ilgi gibi her şeyin her şeyle irtibat içinde olduğunu ortaya koymasını önemsediğini ifade etti. Roman Atölyesi, gerçekleştirilen soru-cevap kısmının ardından sona erdi.

 

Fatma Ünal haber verdi

Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2011, 23:13
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13