"Dünya daha tanzim edilmeden utanç vardı"

Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi, geçtiğimiz günlerde açılışını gerçekleştirdiği kültür sanat sezonunun ilk haftasında, "100 Yüze İmza ve Söyleşi" programında yazar Ahmet Sarı’yı ağırladı.

"Dünya daha tanzim edilmeden utanç vardı"

Sunuculuğunu Samed Karagöz’ün üstlendiği ve 10 Ekim Perşembe günü saat 19.00’da gerçekleşen söyleşide, Ahmet Sarı’nın Ketebe Yayınlarından çıkan ve Franz Kafka’nın Dava romanının son sahnesinde başkarakter Joseph K.’nın iki cellât tarafından bıçaklanması sonrası utancının o öldükten sonra da devam edeceği sorunsalı üzerine eğilen Edebiyat ve Utanç isimli inceleme kitabı ele alındı.

Yazarın Edebiyat ve Utanç kitabı, Franz Kafka’nın Dava’sından yola çıkmakla beraber, dünya edebiyat ve sanatı genelinde utancı konu edinen sanatçı, sinemacı, filozof ve yazarların eserlerinde de utancın izini sürmektedir. 

Utancı Yaşatmak mı, Yoksa Maskeli Bir Hayat mı…

Ahmet Sarı kitabında utanca dair üzerine yoğunlaştığı ana meseleyi şu sözlerle ifade etti: 

"Metnin hipotezi aslında Joseph K. gibi kendini kurban edip öldükten sonra utancını mı yaşatmak, yoksa Ingmar Bergman’ın Skammen’inde (Utanç) olduğu gibi utancın üzerini çizip kendi maskeli hayatını, ruhsuzluğunu devam ettirmek mi… Utancını insan bedeninin üzerinin çizilmesiyle, personanın üzerini çizilmesiyle, kişiliğin üzerinin çizilmesiyle, utancın üzerinin çizilmesi arasındaki nüans tam olarak metnin hipotezi.”

Dava romanında izlenebildiği üzere utancın ölümden sonra da kendini devam ettirebilen bir unsur oluşu ve buradan yola çıkarak utancın kökeninin nerede aranması gerektiğine dair fikirlerini paylaşan Ahmet Sarı şu ifadeleri kullandı: 

“Bir birey olarak bir davanız var, davadan ferâgat ettiğinizde köpekleşiyorsunuz; utancınız bu anlamda öyle kadim bir utanç ki, siz öldükten sonra bile devam ediyor.  Eğer Joseph K. (Dava romanının başkarakteri) kendi davasından ferâgat etmeseydi, ki iyi direndi başlangıçta, fakat sonra metnin içerisindeki avukatlar gibi, diğerleri gibi davasını bir anlamda terk etti. Terk ettiği vakit utancı bir anlamda ondan sonra devam etti. Joseph K. aslında birey olarak, kendi bedenini öldürerek, bedeninden, teninden vazgeçerek utancını devam ettirdi. Baki kalan utanç oldu.  Utancın ‘bir köpek gibi’ öldükten sonra da devam edeceği ilkesi, gerçekten de çok önemli. Utancın dünyevî bir duygu olmadığını, aslının Hz. Adem’e dair bir köken duygu olduğunu, Cennet’te başladığını; dünya belki daha tanzim edilmeden önce utanç duygusunun Cennet’te gözlemlenebilen, hatta şeytanın dahi “Beni ateşten, onu topraktan yarattın” ifadesinde, tardedilmenin utancının kibirle birlikte mevcut olduğunu müşahede edebiliriz. Utanç duygusu, merak duygusu gibi uçsuz bucaksız duygular var ki, bunların, dünya henüz şekillendirilmeden Cennet’te de mevcut olduğunu görebiliyoruz”

Utancın Görülebilen Yüzü: Firavun ve Kibir

Yazar, ölümden sonra devam edebilen utancın görünür yüzü olarak Hz. Musa ve Firavun örneğini öne sürerek, kibir ve utanç arasındaki bağı şu sözlerle izâh etti : 

“Mesela Firavun utancı diyelim. İnsanoğlu yaşar, kendine, kavmine gelene inanmaz. Peygambere inanmadığı vakit kendine ait bir yaşantısı olur. Hâlâ ‘Ben rabbinizim’ diyebilir. Ama ilginç olan, diyelim ki Kızıldeniz’den geçtikten sonra, deniz ikiye yarıldıktan sonra, hâlâ göz mucizeye değil de, sağa sola, devasa dalgalara değil de Musa’ya takılıyorsa, ‘Ben Musa’nın rabbine inandım’ sözü muallâkta kalıyor. Bugün, 2019 yılında bir müzede onu secde hâlinde gördüğümüzde utancın öldükten sonra da devam ettiğini müşahede etme imkânına sahip oluyoruz. Kendini hâlâ rab olarak gören, Titanik batmaz diyen, Babil kuleleri inşa eden, tanrısal mimariler inşa eden, kibre yaslanan eylemler de aynı sonuca varıyor. Siz kibirlendiğinizde tanrının rolünü çalmış oluyorsunuz. O yüzden kibir en büyük suç olarak görülüyor.”

Utanç ve Suçluluk İlişkisi

Utanç ve suçluluğun arasında bağa odaklanan Ahmet Sarı, başlangıçta denk gibi görünen bu iki kavramın arasındaki nüansa, Dava romanının perspektifinden yararlanarak şu sözlerle değindi:

“Utanç, bir başkası adına da gerçekleşebilir. Ontolojik açıdan baktığımızda, utanan bir insan kesinlikle suç işlemiş bir insandır. Kabil Habil’i öldürmüşse, ne yapacağını bilmiyorsa, toprağa ilk defa kan düşmüşse, karga onun hocasıysa, bir karga kadar olamadım diyorsa bunun utancı onun suçluluğuyla bağlantılıdır. Buradan, utanç eşittir suç deme imkânı buluyoruz. Ama bilhassa burada, Dava metninin belirsizliğinde, senelerce etüt etseniz dahi, elinizdeki veriler belki benim göremediğim şeyler de olabilir, utancın suçla doğrudan bağlantısı olmadığını görebiliyorsunuz. Utanç bir mektupsa, kişi bir köpek gibi ölüyor ve utanç ondan sonra devam ediyorsa, sanki o utancın merhamet bekleyen bir gönderi gibi adresine ulaşması gerekiyor. Kişi öldüğü vakit, utançsız bir şekilde ölüyorsa iş bitmiş demektir zaten. Kendi ile barışıksa, o bedenden, o ruhtan, eylemlerinden zerre kadar utanmıyorsa, bu anlamda bir sorun yoktur. Köken itibariyle utanç o kadar yoğun ki, sanki ‘Nasuh tövbesi’ ile denk bir şey olması muhtemeldir.”

Söyleşinin sonunda yazar Ahmet Sarı, Edebiyat ve Utanç kitabını okurları için imzaladı.

Yayın Tarihi: 14 Ekim 2019 Pazartesi 18:00
banner25
YORUM EKLE

banner26