Amsterdam Biyografi Okumalarında Peyami Safa konuşuldu

Amsterdam Biyografi Okumalarına Peyami Safa’nın Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve Yalnızız eserleri tahlil edildi.

Amsterdam Biyografi Okumalarında Peyami Safa konuşuldu

Türkevi Topluluǧu’nun geleneksel etkinliǧi Amsterdam Biyografi Okumalarında modern Türk edebiyatının usta kalemi Peyami Safa anlatıldı. Eserleriyle kültür ve medeniye tarihimizde, doǧu-batı mücadelesine önemli katkılar saǧlamış Peyami Safa’yı, araştırmacı yazar Talha Yıldız sundu. Yıldız, kısaca Peyami Safa’nın biyografisini ortaya koyduktan sonra, Peyami Safa’nın “Matmazel Noraliya'nın Koltuğu ve Yalnızız” eserlerinde ‘insan’ anlayışı üzerinde durdu.

Hayatı
1899 yılında dünyaya gelen Peyami Safa 1961 yılında vefat etmiştir. Doğduğu ve yetiştiği dönem itibariyle birçok önemli siyasi ve toplumsal hadiselere şahitlik yapan Peyami Safa’nın hayatı zorluk içinde geçmiştir. Bebeklik yaşlarında babasını kaybeden Safa, ömrü boyunca hastalıklarla boğuşmuş ve aç kalmamak için sürekli kalemine sarılmıştır. Ancak kendisi başarılarını hastalıklara ve fakirliğe borçlu olduğunu düşündüğünü göz önüne aldığımız takdirde, bu durumdan çokta rahatsız olduğunu söyleyemeyiz. Yukarıda da belirtildiği üzere, Peyami Safa maişetini kalemiyle temin etmiştir. Çocukluk yaşında kaleme sarılan Peyami Safa, yaklaşık kırk yıl boyunca dönemin tüm gazetelerinde köşe yazarlığı yapmış, fıkra yazmış, ilmi makaleler ve romanlar kaleme almıştır. Her ne kadar Peyami Safa düzenli bir eğitim hayatına sahip olmasa da, psikolojiden tıbba, felsefeden sosyolojiye kadar birçok alanda uzman seviyesindeki bilgiye sahip olduğu bilinmektedir.

Fikirleri
Çok yazmaya mecbur olduğu için kimi zaman kendini tekrarlayan ve bazen de daha önce yazdıklarıyla çelişen fikirleri savunan Peyami Safa’nın temel fikri milliyetçiliktir. Safa’nın milliyetçilik fikri zaman içerisinde değişimlere uğradığı vakiidir, ama bu temel düşüncesini değiştirecek nitelikle olmamıştır. Özellikle hayatının son on yılında muhafazakar ve milliyetçi çevrelerin sözcüsü olarak görülmesi dikkat çekicidir. Bununla beraber Peyami Safa’nın ayırıcı vasıflarından birisi de anti-komünistliğidir. Bu yönüyle Türkiye’deki antikomünist hareketlerin fikir babası olarak da görülmüştür. Ancak buna rağmen Peyami Safa’yı belirli bir kalıba sokulması mümkün olmayan geniş bir entellektüel birikime sahip olduğu kanaatimizce unutulmamalıdır.

Bir romancı olarak Peyami Safa
Modern Türk edebiyatının usta kalemi Peyami Safa, gençlik yıllarında yazdığı Mahşer ve Cânân gibi romanlarında, ahlaki yozlaşmalara, aile kurumunun dağılmasına, ruhi ve bedeni hastalıklara ve Doğu-Batı çatışması gibi konulara değinir. Bu mevzulara olgunlaşma döneminde kaleme aldığı Fatih-Harbiye, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve Bir Tereddüdün Romanı’nda da farklı açılardan rastlamak mümkündür. Peyami Safa’nın son iki romanı olarak bilinen Matmazel Noraliya’nın Koltuğu ve Yalnızız romanları, Peyami Safa’nın mistisizme yöneldiği yıllarda kaleme alınmıştır. Bu romanların öncekilerden farklı olarak metafizik konular içermekte ve insan mahiyeti tahlil edilmektedir. Peyami Safa materyalizm, pozitivizm ve komünizm gibi ideolojilerin kıskacında olan modern insanın, kendi özüne dönmesini gerektiğini ve insanın maddi değil manevi, bedeni değil ruhi bir varlık olduğunu ve bu nedenle insanın ideolojiler tarafından tanımlanması mümkün olmayan karmaşık bir mahiyete sahip olduğunu vurgular.

Matmazel Noraliya’nın Koltuğu
Romanın kahramanı Ferit, tıp fakültesinden felsefe bölümüne geçiş yapmış düzensiz yaşayan ve inançsız bir gençtir. Ferit’in annesi veremden ölmüş, babası Londra’ya gittikten sonra bir daha kendisinden haber alınamamış, kız kardeşi Nilüfer teyzesinin yanında kalmakta ve verem hastası. Ferit’in daha önce iki ablası da veremden vefat etmiş. Ferit, Vafi bey’in sahibi olduğu pansiyonda kalır. Pansiyonda yüz felci geçirmiş Eda hanım, mide ağrısı çeken ve ailesinin geçimini gazete satmakla sağlayan sekiz yaşındaki oğlu Babuş, Eda hanımın eşinin vefat ettiği yangından sonra dili tutulan ve geceleri uyurgezer olan kızı Zehra, bu ailenin amcası yaşlı Tahir bey, ‘ruh hastası’ Fatma, romatizmalı ve odasında tanbur çalan Tosun gibi ilginç insanlar ikamet eder.

Rüya ve şuuru yerinde iken gizemli olaylarla karşılaşan Ferit, bu olayların mahiyetini açıklamakta yetersiz kalır. Pansiyonun sahibi Vafi bey’e göre Ferit’in yaşadıkları tecelliyattır ve bu durum beşarete delalet eder. Ferit’in bihaber olduğu tasavvuf düşüncesine göre, insanın içinde beş duyu organıyla idrak edilemeyen on sekiz bin alem saklıdır. Ferit’in iç dünyasını tahlil eden Vafi bey’e göre, Ferit’in ailevi yapısı dağınık ve kafası karışıktır ama Ferit’in sonu aydınlık olacaktır. Vafi bey sıkıntılı zamanlarda okuyabileceği duaları Ferit’e öğretir. Ferit sıkıştığı anlarda bu duaları okur ve tesirini görür. Ferit’in pozitivist düşünceye sahip arkadaşları bu yaşananları gizem olarak değerlendirmez. Zira pozitif bilime göre herşey tabiat kanunlarınca belirlenmiştir ve pozitif bilim bu yaşananları hallüsinasyon olarak tanımlamaktadır.

Düzensiz hayata sahip olan ve gizemli olaylar yaşayan Ferit, bir müddet sonra büyük bir arzu beslediği  Selma ile buluşur. Selma’ya cinsi obje olarak yaklaşan Ferit, Selma’nın itirazı ile karşılaşır. Selma’ya göre Ferit onun ruhunu göz ardı etmekte. Selma’nın samimi olmadığını düşünen Ferit, Selma’nın her daim bedenine dikkat çektiğini söyler. Bunun üzerine Selma ağlayarak ayrılır. Daha sonra anlaşılır ki, Selma, Ferit’e içini dökmek istiyormuş. Fakat Ferit, arzularıyla hareket ettiği için bunun farkına varamaz. Akabinde Ferit pişman olur ve Selma’yı aramaya koyulur.

Günden güne ruhi bunalımı artan Ferit, bir lisede felsefe hocası olan Yahya Aziz ile tanışır. Artık Ferit başı sıkıştığı an Aziz’le dertleşecektir. Bir müddet sonra Ferit’in teyzesi, gizemli bir şekilde cinayete kurban gider. Cinayetin ardından Ferit yüklü bir miktar tevarüs eder. Bunun üzerinde Aziz, Ferit’in Ada’da bir ev kiralamasını tavsiye eder.

Ferit Ada’da Matmazel Noraliya’nın evine yerleşir. Bu evde hizmetçi Fotika ve onun amcası da ikamet eder. Evde kaldığı ilk gecede Ferit, evin sahibi Noraliya’nin tablosunun canlandığını görür ve Noraliya’nın sesini duyar. Ferit bu gizemli olayı Aziz ile paylaşır. Aziz bu tecrübenin şahsi olduğunu ve pozitif bilimin gözleme dayalı olduğu için, bu tecrübenin gerçekliğine asla itibar etmeyeceğini anlatır. Aziz’e göre her ne kadar pozitif bilim şüpheden doğmuş olsa da, pozitif bilim artık kendi ilkelerini sorgulatmamaktadır. Bu nedenle pozitif bilim kilise taassubuna sahiptir.

Ferit ile Aziz, evin sahibi Noraliya’nın hayat hikayesini merak eder. Evin hizmetçisi Fotika bu talebe karşılık verir ve başlar Noraliya’nin hayat hikayesi anlatmaya. Asıl adı Nuriye olan Noraliya, babası Sultan Abdülaziz’e yakın mevkiide bulunan Mecit bey ve nüfuzlu İtalyan ailesinin bir kızının ilişkisinden dünyaya gelmiştir. Babaannesi tarafından yetiştirilmiş olan Noraliya ciddi bir İslami eğitim görmüş ve onun vefatı ardından, annesi tarafından Hıristiyan olmaya zorlanmıştır. Buna rağmen Müslümanlıktan asla vazgeçmemiş olan Noraliya, Hıristiyanlıktan da nefret etmemiştir. Farklı kültür ve dinlerle iç içe yaşamış olması nedeniyle zengin birikime sahip olan Noraliya, insanlar arasında ayrım yapmamıştır. Babasının vefatının ardından sarsılan Noraliya, daha sonra evlendiği erkeğin de vefat etmesi sonrası bunalıma girer. Akabinde Noraliya Ada’ya taşınır ve ömrünün sonuna kadar Ada’da yaşar. Oldukça mütevazi bir hayatı olan Noraliya, evden nadir dışarı çıkar ve bir müddet sonra evi sık sık dua talebiyle hastalar tarafından ziyaret edilir. Fotika tarafından evliya olarak nitelendirilen Noraliya, ölümünü bile öncesinden Fotika’ya haber etmiş. Fotika, Noraliya’ya ait olan birkaç hatıra defteri olduğunu anlatır. Ferit ve Aziz heyecanla bu defterlerin bazısını okur. Hatırat defterinde, Noraliya’nın yaşadığı acılara yer verilmiştir. İç huzur arayışında olan Noraliya, uzun arayış sonunda sahip olduğu ben’liğin Allah ile arasında bir duvar olduğunu keşfeder. Kendi ben’liğine hakim olmayı başaran Noraliya, fena fillah makamına ulaşır ve bunun sonucunda manevi haller tecrübe eder. Hastaların onun duasından şifa bulması da, bu manevi seviyeye ulaştıktan sonra olmuştur.

Noraliya’nın hayat hikayesinden etkilenen Aziz ile Ferit arasında, ictimai mevzular bağlamında insanın mahiyeti hakkında hasbihal başlar. Aziz, Noraliya gibi ender bulunan insanların hayatın sırrına erdiklerini belirtir. Aziz’e göre dinler tarihi, insanın iştah, kibir, şehvet ve kazanç hırsına karşı isyan olarak okunması gerekir. Dinlerin nihai amacı, olumsuz hasletler tarafından kudurulan ben’i Allah’ta eritmektir. Bu çerçevede fena makamı yok olmayı değil, Hakk’ın emrinde olmayı tazammun eder. Oysa Orta Çağ’dan sonra müthiş bir ferdiyetçilik peyda olmuş ve ben hortlatılmıştır. Bu bağlamda liberalizm, hürriyet adı altında mesuliyetsiz hürriyet anlayışını geliştirmiş ve gafleti, sömürücülüğü ve kibri sınırsız hale getirmek suretiyle ben’i şahlandırmıştır.

Bununla beraber Ferit, Aziz’in ekonomik nizam hakkındaki düşüncesini de merak ettiğini söyler. Aziz, ekonomik nizamın sermaye ve çalışma arasında adil bir paylaşım sağlması gerektiğini düşünür. Bu ikisi arasında tahakküm mücadelesinin olmaması gerektiğini, bunun yerine ikisi birbirine denkleştirilmelidir ve istihsalde ikisinin tesir derecesine göre paylaşım yapılmalıdır. Oysa günümüzde hürriyet yanlış anlaşıldığı için, sermaye çalışanı yutmaya çalışır. Dolayısıyla öncelikle hürriyet kavramı yeniden tanımlanmalıdır. 

Peki hürriyet nedir? Aziz’e göre insan hür doğmaz. İnsan doğumundan itibaren ben’iyle mücadele içine girer ve ihtiraslarına hakim olmaya başlayan bir hürleşmeye doğru yol aldığı takdirde, hür olmaya başlar. İnsan doğarken ne hürriyetine ne de şahsiyetine sahiptir. Her ikisi de yaşadıkça ve insanın liyakatı nisbetinde kazanılır. Bu bağlamda ferdiyet biyolojik vahdeti ifade ederken, şahsiyet onu aşan ve emir altına olan sosyal hüvviyettir. Bununla beraber hürriyetin bir bütün olduğu ve dolayısıyla hürriyetin, iktisadi, siyasi ve ruhi hürriyet gibi nevilere bölünemeyeceği de unutulmamalıdır. Nitekim hukukçular hürriyeti siyasi hürriyet ile sınırlandırdıkları için, hürriyeti fertle devlet arasındaki münasebet ile sınırlandırılmıştır. Hürriyetin şahsiyet ile münasebetini göz ardı eden hukukçular, aptalla zekiye, bilgisizle alimi aynı kefeye koymuşlar ve hepsine eşit rey hakkı vermişlerdir.

Bütün bunlarla beraber ferdiyetçi liberalizm, ben ve biz arasında ben’in müdafaasını yaptıkça bencillik artmaya devam edecektir. Milliyetçilik, sosyalizm, komünizm ve Hıristiyan ve İslam tasavvufunun müşterek düşmanı ben’in hürriyeti, ben’in mülkiyeti, ben’in şehveti ve kazanç hırsıdır. Fakat ideolojiler antroposantrik (insan merkezli kainat düşüncesi) mahiyetlerinden dolayı, insanı aşan, yüksek manevi prensiplerden mahrum oldukları için, müminlerine dinlerin verdikleri büyük vecdi ve ideal çoşkusunu verememektedir. Zira ideolojiler, yıldızların ve mezarların önünde; yani sonsuzluk ve yokluk problemlerin önünde susmaktadır. İnsana hedef olarak yine kendini göstermektedir, oysa insan önünde transcendant (aşkın) hedef koyulmalıdır. Günümüzde teknik gelişmektedir ve insanlar artık gökyüzünde uçabilmektedir. Ancak insan madde halinde gök yüzüne çıkarken, manevi açıdan alçaldığı görülmekte. Çünkü ilerlemek, ancak mekan içinde daha hızlı sürat almaktan ibaret hale gelmiştir. İnsan kainatın merkezine yerleştirildiği için, kendi etrafında süratli dönmekten ileriye gidememiştir. İnsanın ben’i tatmin edildikçe artan ve her gün biraz daha maddi mahiyet alan isteklerini karşılamaktan başka hedefi kalmamıştır.

Bu hasbihal sona erdikten sonra Selma Ada’ya gelir ve bambaşka Ferit ile karşılaşır. Çünkü Ferit bir iç aydınlanma geçirmiş ve kendi ben’ini aşmıştır. Bu sefer Selma ruhu değil cinsi arzuları ön plana çıkartır, oysa Ferit ruhu aramaktadır. Bu sebepten dolayı Ferit ile Selma’nın arası yine açılır. Noraliya’nın sesini bir daha duyan Ferit’e pansiyona dönmesi malum olur. Pansiyona dönen Ferit, Eda hanımın ailesini maddi yardımda bulunur ve Zehra’nın dilinin çözülmesine şahit olur. Ferit tıpkı Noraliya gibi, muhtaç insanlara yardımcı olmuştur. Romanın sonunda Selma Ada’ya geri döner ve muhtemelen Ferit ile Selma yeni bir sayfa açmaya karar verirler. 

Yalnızız
Peyami Safa’nın son romanı olan Yalnızız (1951) adlı eseri, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu adlı romanın bir devamı olarak görülebilir. Mezkur romanda yer verilen birçok düşüncenin bu romanda geliştirildiği göze çarpmaktadır. Peyami Safa tarafından romanda kurgulan karakterler İstanbul’da yaşayan zengin iki aileye mensuptur.

Romanın kahramanı Samim filozof kimliği ile tanınır ve Simeranya adlı bir kitap yazmaktadır. Samim’in kardeşi Besim tahsil görmüş olmasına rağmen vizyon yoksunudur ve boğazına çok düşkündür. Samim’in diğer kardeşi Mefharet ise herşeyi kafasına takar ve kişiliği tam olarak oturmamıştır. Zira Mefharet’in tek derdi, konu komşuya rezil olmamaktır. Mefharet’in sık sık kavga ettiği kızı Selmin, Paris’e gitmenin yolunu arar ve bunun için annesine bolca yalan söyler. Bununla beraber Selmin, romanın ikinci ailesinin ferdi olan Ferhat ile nişanlılık yaşamıştır ve ondan intikam almanın yolunu arar.

Ferhat’ın kız kardeşi Meral ile Samim arasında sıcak bir ilişki vardır. Aslında Samim onunla ilgili müspet düşüncelere sahiptir ve belki ona aşık olduğu da söylenebilir. Her ne kadar Meral Samim’e karşı samimi duygular besliyor olsa da, onun gözü özgürce yaşayabileceği Paris’tedir. Bu uğurda her türlü yalanı söyleyen ve kirli insanlarla arkadaşlık kuran Meral, ruh dünyasında sürekli gitgeller yaşamaktadır. Bu süreçte Samim Meral’in savrulmasını engellemeye çalışır, ancak Meral’in yalanlarını yaşam biçimi haline getirdiğini gördükten sonra, Samim Meral’dan ayrılmaya karar verir. Paris’e gitme hayalini bir türlü yerine getiremeyen Meral, aile baskısı yüzünden intihar etmeye karar verir. Meral intihar etmeye düşünürken kaza sonucu meydana gelen yangında kül olur.

Romanın asıl konusu kendi kendisiyle çatışma halinde olan, hayatı anlamsızlaşan ve bu nedenle yalnızlaşan modern insandır. Romancımız tarafından gündeme getirilen çatışmanın, tüm insanlığın temel sorunu olarak görülmesi dikkat çekmektedir. Bu yönüyle romanımızın evrensel dili yakaladığını söylemek gerekir.

Peyami Safa, yukarıda belirttiğimiz çatışmayı Samim ile Meral’in ilişkisinde sık sık gündeme gelen dip zıtlık olgusu üzerinden okuyuca aktarır. Dip zıtlık, insanın ulvi ve sufli yönünü ya da başka ifadeyle insanın birinci ve ikinci ben’ini ifade eder. Buna göre insanın birinci ben’i maneviyatı temsil eder ve kişi bu yönüyle kendi kendini aşar ve ebedilik değerlerine sarılır. Oysa insanın ikinci ben’i tabiate, uzviyete, biyolojik hayata ve içgüdülere bağlıdır ve fani değerlere sarılır. Dolayısıyla insanın ikinci ben’i maddiyat peşindedir. Esasında insan hayatı bu iki ben’in mücadelesiyle geçmektedir ve insan,  birinci ben’in ikinci ben’e galip gelmesini sağlamalıdır. Bu yapıldığı takdirde insan fanilik sıkıntısından kurtulur ve iç huzura kavuşur.

Zamanımızda ikinci ben’in birinciye baskın çıkması uzun bir tarihin neticesinde olmuştur. Samim’e göre insan sezgisi ve düşüncesi tarih boyunca Allah ile tabiat arasında sallanmaktan kurtulmamıştır. Eski çağlarda ilim Allah’ın emirlerinden ibaret olduğu için, mukaddes kitapların dışında ilim yoktu. Daha sonra Grek felsefesi ile birlikte Tanrıdan bağımsız tabiat anlaşılmaya çalışılır. Daha sonra Ortaçağ ile birlikte insan düşüncesi yine tek ayak üstünde görünür. Zira bu devire ilahiyatçı görüş hakimdir ve ilim dini karakter almaya başlamıştır. Aydınlanma ile birlikte sallantının bir ucu tekrar tabiata ve akla döner ve sonraki asırlarda bu düşünce eknik mucizeler meydana getirmiştir. Ancak insan düşüncesi yine tek ayak üzerindedir. Her ne kadar pozitivist düşünce tabiat yapısı anlamaya yönelik önemli başarılara imza atmış olsa da maneviyatı anlamaktan mahrum olduğunu bize göstermiştir. Nitekim modern insanın konfor, lüks, macera, eğlence ve cinsi azgınlıklar peşine düşmüş olması ve anlamsız bir hayata sürüklenmesi, bu durumu teyit eder.

Peyami Safa, manevi değerlerin yok edilmesiyle birlikte insanın içine düşeceği boşluğun materyalist yaklaşımlarla çözülemeyeceğini romanda belirtir. Bu sorunun çözümü bulunmadığı için bireyler eninde sonunda yanlız kalacaklardır. Bu yalnızlık oluşturulacak yeni bir felsefi düşünceyle aşılabilir. Peyami Safa’nın geliştirdiği felsefi düşünce romanın kahramanı Samim’in yazdığı Simeranya adlı kitap üzerinden okuyucuya aktarmaktadır. Simeranya, insanlığın önümüzdeki 150 yılın selameti için Samim tarafından kurgulanmış ütopik bir şehirdir. Ancak Simeranya’nın herkes tarafından okunması gerekmez. O yüzden Simeranya’yı iki yüz tane bastırıp her meseleyi dünya perspektifinde görebilen kimselere hediye etmek kafidir. Roman içinde Simeranya’nın günlük hayatına sık sık yer verilir. Bunun içerisinde eğitim, hastalık ve ekonomi gibi konulara yer verilir.

Eğitim: Simeranya’da her seviyeye göre okuma salonları, laboratuvarlar, müzik vs vardır. Her yaşta insanlar bunlara devam eder ve merak ettikleri mevzuları kendilerini araştırarak öğrenirler. Çocuklar küçük yaşta mektebe gönderilmezler. Bunun yerine çocuklar ve gençler için araştırma yöntemlerini öğreten kılavuzlar vardır. Dolayısıyla asıl hedef öğrenmenin yolunu öğrenmektir. Bununla beraber her talebeye genel kültüre ait bilgiler verdikten sonra, talebeyi istidadına göre yönlendirmek gerekir. Halbuki günümüz eğitim sistemi, çocukları zorunlu müfredat, ezber ve yoğun ders programları ile boğmakta ve çocuklara papağanlık öğretmektedir.

Hastalık: hastalık vücudun kendi içindeki çatışmadan oluşur ya da ruhun ve onun peşinden vücudun isyanından oluşur. Samim’e göre ikinci teori daha güçlüdür. Buna göre her hastalık öncelikle ruhta başlar ve daha sonra vücuda sirayet eder. Bu nedenle Simeranya’da her türlü hastalığın amili evvela hastanın hayatı ve ruhunda aranır. Yapılan araştırmalar neticesinde hastalığın amili ümitsiz aşk, namus lekesi, yakının vefatı gibi olaylarda bulunur. Bu sebeple asıl hedef insanlara hastalanmadan önce ruh eğitimi vermek olmalıdır. Hayatın çaresizliği önünde sinirlenmemek ve isyan etmemek gibi hususlar örnek olarak verilebilir.

Ekonomi: günümüz ekonomik sistemi çalışan ve sermaye arasındaki çatışma üzerine kuruludur. Bunun yerine Samim, kazancın adil bir şekilde ayarlanmasını önermektedir. Buna göre ekonomideki kazanç, her ferdin istihsaldeki rollerine göre olmalıdır. Devlet ise bu süreçte kazanç ayarlaması kanununu tatbik ettirmekle mesuldur.

Moda: herkes kendi zevk ve özgünlüğüne göre tasarladığı kıyafeti giyer. Böylece moda bir sınıf estetiği halinden çıkıp bütün cemiyetin ortak malı haline gelir.

Bütüncül bakış açısı: günümüzde ilimler farklı bölümlere ayrıldığı için bir meselenin bütünü gözden kaçmaktadır. Bu nedenle bir hadise, fizik, biyoloji ve sosyal temalar altında parçacı ve eksik bir şekilde incelenmektedir. Oysa bir hadise bütünün ışığı altında incelenmelidir.

Yukarıdaki bilgilerden anlaşıldığı üzere, Simeranya’da insan düşüncesi topallamaz, zira iki ayağı üzerinde yükselmektedir. Bu dünyada zıtlar barıştırılmış ve her bir ferdin cemiyetin iştirak etme şansına sahiptir. 

Roman, Simeranya’nın ön sözü ile son bulur:

“Ey insan! Bu kitabı sana ithaf ediyorum. Başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor. Yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit ışığı olarak en kudretli kaynağı uranium’da değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden kopararak çıkardığın korkunç tahrip aletinin patlayışından yükselecek alevi bekletiyor. Ey bahtsız! Tarihinin hiçbir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. Laboratuvarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin her şey arasında yalnız ruhun yok. Onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. Bırak şu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör Allah’ını. Kendine dön, kendine bak, kendine gel. Aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde her biri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizelerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. İnan manevilere ve mukaddeslere, inan! Onlar hakkında bu kadar küçük düşünmekten utan! Her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metotlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. Ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın dar kafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma”.

Mistisizm

Peyami Safa’nın mistisizm hakkında başvurduğu kaynaklar İslam tasavvufundan ziyade Batılı kaynaklardır. Hayatı boyunca Avrupa’yı hayranlıkla takip eden Safa, mistisizme İkinci Dünya Savaşından sonra yoğunlaşması tesadüf değildir. Zira İkinci Dünya Savaşından sonra Batı’da bu konularla alakalı literatür çoğalmıştır. Bununla birlikte tahlil ettiğimiz romanlarda sık sık Batılı düşünürlerden bahsedilmesi dikkat çekmektedir. Zaten Peyami Safa’ya göre mistisizm illaki İslam ya da Hıristiyan tasavvufuna bağlanması gerekmez. Safa’ya göre mistisizm evrenseldir; çünkü mistisizmzekanın delaletini aşan bir sezgi ile insan ruhunun, varlığın künhü, temel prensibi ile kaynaşır.

Amsterdam, 13 Aralık 2019

Yayın Tarihi: 18 Aralık 2019 Çarşamba 15:00
banner25
YORUM EKLE

banner26