banner17

10. İstanbul Edebiyat Festivali’nde “Roman” konuşuldu

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi’nin bu yıl onuncusunu düzenlediği Edebiyat Festivali’nin ikinci günü yoğun bir izleyici kitlesi ile dolu dolu geçti. Festivalin ikinci gününde “Roman Yazmak” konuşuldu.

10. İstanbul Edebiyat Festivali’nde “Roman” konuşuldu

Festivalin ikinci gününün ilk oturumu, Elif Sönmezışık moderatörlüğünde, Doç. Dr. Mehmet Samsakçı, Dr. Ahmet Koçak ve Prof. Dr. Handan İnci’nin konuşmacı olarak katılımı ile gerçekleşti. Siyaset ve Roman, Türk Romanında Avrupa ve Roman ve Mekan konularının konuşulduğu oturuma izleyiciler de sorularıyla katılım sağladılar. Mehmet Samsakçı, Siyaset ve Politika’nın edebiyat ve sanat için sevimli bir konu gibi görünmediğini, fakat Türk edebiyatında önemli bir tema olduğunu söyledi: “Bizim eski edebiyatımızda çok politik bir edebiyattan söz etmek mümkün değil. Fakat padişaha kafa tutan şairler de yok değildir. Hicviye diye bir tür varsa da siyasi içerik oluşturacak bir edebiyat yoktur. Meşrutiyetle birlikte siyasi edebiyatın ortaya çıktığını görüyoruz. Roman dediğimiz tür çatışmalardan beslendiği için, siyaset roman için vazgeçilmez bir konudur. İstemediğimiz kadar çatışma barındırır. 1908’e kadar bizim romanımızda siyaset teması yoktur. Halide Edip’le, Ömer Seyfettin’le, artık İttihat Terakki eleştirisi üzerinden politik romanlar dönemi başlıyor.”

Dr. Ahmet Koçak, “Türk Romanında Avrupa” başlıklı konuşmasında, romanın doğuşu ve romanın geldiği yere değinerek, hayatla romanın beraber yürüdüğünü söyledi: “Ahmet Mithat Efendi “Avrupa uzakta değil hemen yanı başımızda” der. Bizim Avrupa’yla ilişkilerimiz 14. Yüzyıldan itibaren başlar. 19. Yüzyılda romanın ortaya çıkmasıyla bize sirayet edişi arasında 200 yıl vardır. Fakat buna rağmen romanımızdaki Avrupa etkisi barizdir.”

Prof. Dr. Handan İnci ise “Roman ve Mekan” üzerine yaptığı konuşmasında şunları söyledi: “Herhangi bir evi gördüğümde içinde hiç yaşamasam bile, o evde yaşayanlar hakkında bir şeyler söyleyebilirim. İçinde bir kütüphane olmayan bir ev hakkında ne düşünebiliriz? Yahut duvarlarında hiç tablo olmayan bir ev hakkında? Bizim edebiyatımızda ev tamamen bir sembol olarak karşımıza çıkıyor. Mesela Ahmet Mithat’ın romanlarında ev çok ayrıntılı tasvir edilir ve döşenme şeklinden o ev üzerinden ne kadar batılı olduğu çıkarımı yapılır.”

 

“Roman Yazmak” başlıklı ikinci oturuma Leyla İpekçi, Yasemin Karahüseyinoğlu ve Ali Emre konuşmacı olarak katıldılar. Yasemin Karahseyinoğlu, “Roman ve Hayat” başlıklı konuşmasında, romanın, insanın derinlerine dokunduğu ve anlattığı kadar roman olduğunun altını çizdi ve şunları söyledi: “İnsan hayatı bir takım rutine bağlanmış hareketlerden ibaretmiş gibi görünse de, roman o rutindeki dengeyi ve derinliği gösterir bize. Bana göre roman soluklanmak, fasıla vermektir.”

Leyla İpekçi “Roman ve İrfan” başlıklı konuşmasında, günümüz romanı için “dil”in önemini vurguladı ve irfan dilinin hala canlı bir dil olarak edebiyat ve sanat için yeni imkanlar sunduğunu anlattı. Kendi tecrübesinden örnekler vererek sürdürdüğü konuşmasında şunları söyledi: “Benim kalemim Anadolu’nun mayasından besleniyor. İrfanın, irfan dili olarak romanımın baş kahramanı olduğundan bahsetmek istiyorum. İrfan’ın içine daldıkça dünyaya daha farklı bakmaya başladım. Bugünün ve buranın romanını yazabilmemiz için, hem evrensel hem de kendine has bir romanı oluşturabilmemiz için bu mana dilini muhakkak içimize çekmemiz gerektiğini düşünüyorum. Romanda bu dili canlandırmaya çalışıyorum. Bu dilin imkanlarını kullanmaya çalışıyorum. Benim hep baş kahramanım dil olmuştur.”

Ali Emre ise “Roman ve Tarih” başlıklı konuşmasında, edebiyatımızda tarih konusunun yeterince işlenmediğini, uzun yıllar tarihin sadece yakın tarihten ibaretmiş gibi kısırlaştırıldığının altını çizdi: “Romanın önemli kaynaklarından biri de tarih. Kuran’da ne diyor tefsirciler, Kur’an’ın üçte ikisi tarihtir. Geçmişin anlatımıdır, peygamber kıssalarıdır önemli insanların hayatlarıdır. Amerika’nın 200 yıllık bir tarihi bunu kullandığını ve sattığını görüyoruz. Anlatacak bir şey bulamayınca da başka toplumların tarihine yönelmiştir. Bizde bir tane derli toplu Selahaddin belgeselimiz romanımız, filmimiz yoktur. Biz kabiliyetli, hırslı, kuvvetli insanlarız. Bu topraklar merhamet yuvası, 200 yıl 300 yıl itelenmiş muhacirlere kapımızı açmışız. Bu tarihten uzaklaştığımız için futboldan çıkamıyoruz. Bu tarihi 50 yılla yüzyılla sınırlarsak kısır kalırız. 1000 yıl geriye gidersek daha fazla özgüven sahibi oluruz.”

 

“Roman Gözüyle Editör; Editör Gözüyle Roman” başlıklı söyleşinin konuğu hem romancı hem de editör olan Güray Süngü’ydü. Konuşmasını ikiye ayıran Süngü, birinci bölümünde Romancı olara editörlüğe bakışını, ikinci bölümünde bir editör olarak romancıyı değerlendirdi. Romancı olarak ilk kitabına bir editöre teslim ettiğinde “tek kelimesini bile değiştirmeyin” dediğini anlatan Güray Süngü sözlerini şöyle sürdürdü: “Çağın tanığı olması meselesi, çağda tanıklık etmek istediğin mesele nedirle iglilidir. Çağın tanığı olmak mesela belgeselci gözüyle 15 Temmuz’un romanını yazmak mıdır? Yoksa o şeyi yaşamamıza sebeb olan şeyi bulup onu yazmak mıdır? Frankeştayn isimli kitabım 15 Temmuz ile alakalı bir romandır mesela. 15 Temmuzla ilgili bir kavramlaştırmayla sebeplerin üzerine gittim o romanda.” Çok satan romanlarla ilgili sorulan bir soru üzerine ise şöyle cevap verdi Süngü: “Çok satan roman diye bir şey yoktur. Pet şişe de çok satar.” 

Bu yıl "Yazmak ve Yaşamak" teması üzerinden hazırlanan festivalde, 40'ı aşkın oturumda 100'e yakın konuşmacı yer alacak. Şiir ve müzik dinletilerinin de katılımcılarla buluşacağı festival, 15 Aralık'ta sona erecek.

Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2018, 10:30
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20