banner17

10. İstanbul Edebiyat Festivali 3. gününde söyleşiler, dinletiler ve şiirlerle devam etti

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı’nın iş birliğiyle düzenlenen "10. İstanbul Edebiyat Festivali" üçüncü gününde söyleşiler, dinletiler ve şiirlerle devam ediyor…

10. İstanbul Edebiyat Festivali 3. gününde söyleşiler, dinletiler ve şiirlerle devam etti

Edebiyat Festivali’nin üçüncü günü “Deneme Yazmak” başlıklı oturumla başladı. Ali Ayçil, Dr. Ahmet Murat ve Elif Sönmezışık’ın konuşmacı olarak katıldığı oturumda, Denemenin tarihi ve imkânları konuşuldu.

Ali Ayçil “Tecrübe-i Kalemiyye’den Denemeye” başlıklı konuşmasında, denemenin ilk örneklerinden ve Türkçe’ye girişinden bahsetti: “Roman nasıl Don Kişot ile başlarsa, Deneme türü de, Montaigne’in “Denemeler”idir. Deneme’nin Türkiye’ye girişi çok da eski değildir. Tecrübe-i Kalemiyye ismiyle girer Türkçeye… Bu bir anlamda serbest yazmak demektir. Ahmet Haşim Türkçede deneme türünün ilk en yetkin örneğini veren isimdir. Deneme mahremiyetin pek de korunduğu bir tür değildir. Fakat Osmanlı mahremiyete önem verem bir toplum yapısına sahip olduğu için bu durum denemeciliği de etkilemiştir. Türk Denemeciliğinin ilk kuşakları, bazı toplumların birkaç yüzyılda yaşayabilecekleri deneyimleri, felaketleri, hayat sahnelerini birkaç on yıl içinde tecrübe etmiş kimselerdi. Türk denemeciliği dünya tarafından pek çok trajediyle sınanmış bir yazarlar kuşağının mirasıdır ve bu yüzden yüksek bir değer taşır.”

Dr. Ahmet Murat, “Niçin Deneme?” başlıklı konuşmasında kendi tecrübesinden yola çıkarak denemenin neden tercih edildiğini anlattı: “Yazar, şair olmak istiyorsanız, çok şey verip az şey almaya razı olmanız gerekiyor. Şiir alanındaki meseleleri çözmek zahmetli şeyler. Yazarken bütün şiir anlayışlarıyla biçimleriyle hesaplaşmanız gerekiyor. Şiir ile meşguliyetim sebebiyle şiir eleştirisi yazmakla deneme yazmaya başladım diyebilirim. Deneme yazmak bana göre düşünceyi biçimlendirmek için en önemli türdür. Deneme yazmak amatör felsefe yapmak gibi… Düşünürken çoğunlukla düşüncemizi zihnimizde takip etmekte zorlanırız. Düşünmeyi uzun süre sürdüremeyiz. Bir süre sonra düşüncemiz dağılır. Bir bakmışız kendimizi başka bir şey düşünürken bulmuşuz. Felsefi bir soruşturmayı devam ettirmenin zorluğudur bu. Sokrates ayakta bir gün kadar kalıyor. Yazıya başvurmadan düşünebiliyor ve yazıyla sabitlemiyor. Çoğumuz böyle değiliz. Deneme yazmak düşüncemizi biçimlendirmek için en elverişli tür oldu.”

Elif Sönmeışık, “Denemenin İmkânları” başlıklı konuşmasında, denemenin bir tür olarak yazarına sunduğu imkânları şöyle anlattı: “Denemeyi kısaca her şeyden bir şey alıp, bir şeyden her şeyi hissettirebilen yazı türü olarak tanımlayabiliriz. Yürürken düşünmek, düşünürken yürümek gibi… Denemenin imkânlarını hayatla ve okuma tecrübeleriyle ilişkilendirmek, denemenin nesirdeki konumunu kavrama noktasına daha da yaklaştıracaktır bizi. Farklı türlerde yazabilen yazarları denemede kendine en yakın haliyle tanıyabiliriz. Yazarda olup biteni ve içinde taşıdıklarını, zihni macerasını olduğu gibi yansıtabilir. Yazarın kendisiyle yüzleşme imkânı bulabilmesi gibi okuyucuya da yazarla yüzleşme imkânı verir.”

Festivalin üçüncü gününde gerçekleştirilen Prof. Dr. Şahin Uçar’la “Dil ve Felsefe” üzerine söyleşi, konunun ağırlığına rağmen, oldukça kalabalık bir dinleyici tarafından takip edildi. Prof. Uçar, felsefenin dil ile ilişkisini ve dilin tabiatını anlattığı konuşmasında, dilin dünya görüşünden ayrı ele alınamayacağını söyledi: “Konumuz derin, derinlerden maden çıkarmaya çalışacağız. Felsefe ve dil nasıl bağdaşır dediğimiz zaman, felsefenin dil oyunlarından ibaret olduğunu söylememiz gerekir. Felsefenin asıl işi bence sentezdir. Oysa lisaniyat gevezeliğinden ibaret hale geldi felsefe. Dile gelince, dil bir gürültünün içinde bir anlam olduğuna inanmaktır. Dili kullandığı sürece insanların felsefe yapması kaçınılmaz. Dil genel kavramlar üretir. Bu da gerçekliği çarpıtır. Dilin gerçekliği çarpıttığı su götürmez bir gerçektir. Bundan yola çıkarak da hayatınız boyunca sadece bir şeyi bile tam olarak öğrenemezsiniz. İnsan aklı sanatın ulaştığı yere hiçbir zaman ulaşamayacaktır. İnsan ancak Tanrı’nın izin verdiği kadar bilgiye sahip olabilir.”

Edebiyat Festivali 3. gününde “İlk Kitaplar İlk Heyecanlar” programıyla devam etti. Orhan Özekinci’nin “Sonuçlar Açıklandı” isimli kitabı üzerine düzenlenen söyleşide yazarın yazma ve serüveni ve ilk kitabının şekillenme süreci konuşuldu. Demirhan Kadıoğlu’nun soruların cevaplayan genç yazar Orhan Özekinci, şöyle konuştu: “Herkesin bir hikâyesi var. Bir hikâyem vardı ve ben bunu yazmaya karar verdim. Bana bu yazdığım kitabın, hikâye mi, roman mı, anı mı olduğunu soranlar oldu. Ben kendi hikâyemi, kendime has bir tarzda anlatmayı tercih ettim.”

Sanatçı Aykut Kuşkaya’nın “Saz-ı Söz Arasında” programı ile Edebiyat Festivaline katıldı. Bestelediği parçaları seslendiren ve hikâyesini anlatan Kuşkaya, yıllardır eskimeyen “İbrahim İçimdeki Putları Devir” parçasını da seslendirdi. Yoğun ilgi gören dinleti, Kuşkaya’nın 15 Temmuz Şehitleri anısına bestelediği parçayı seslendirmesiyle sona erdi.

Edebiyat Festivali’nin önemli söyleşilerinden biri de “Aşık Edebiyatımızda Yazmak, Söylemek ve Yaşamak” başlığıyla gerçekleştirilen ve Sabri Koz’un konuşmacı olarak katıldığı programdı. Âşık edebiyatının dününden bugününe dair bir anlatım gerçekleştiren Sabri Koz, şunları söyledi: “İstanbul tarihi âşıkların söylediği şiirlerle çok güzel anlatılır. Âşıklarımızı uzun zaman ihmal ettik. Kimleri ihmal etmedik ki? Yunus Emre’den tutun da âşıklarımız, zakirlerimiz… Ahmet Reşat Hoca’nın Yunus Emre kitabına bir yazı verdim. 800’e yakın şiiri vardı Yunus’un. Neredeyse her Görkte Yunus Emre’nin bir şiiri var. Fuat Köprülü bize Yunus Emre’yi hakkıyla tanıtan bir şahsiyettir.”

Aşık edebiyatının kaynaklarından da bahseden Sabri Koz, şunların altını çizdi: “Çok az kaynağımız var ve bu kaynaklar iyi korunmalıdır. Pertev Naili Boratav’ın eserleriyle uğraşıyoruz. Arşivinin büyük bir kısmı Türkiye’de idi ama bir kısmı da Paris’tedir. Pek çok el yazması Bibliotek National tarafından tarandı ve okuyucuya ulaştırıldı. Hikaye-i Kerem hikayesinin el yazmalarını bu şekilde okuyabildik. En kıymetli aşık hikayelerinden biridir. Yakında kitabını da yayınlayacağız. Artık halk edebiyatımızın da klasik eserleri yayınlanmalıdır. Aşık Ömer, Yunus Emre, Gevheri Divanı, bunlar yayınlandı. İşte bu yazmalara ulaşabilmemiz, bize bunlar hakkında yayın yapma imkânı da veriyor.”

Güncelleme Tarihi: 14 Aralık 2018, 11:49
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20