Hatıralarla dolu bir hayat: Ömrümün Bereketi-4

Hattatların ömrü bereketli olur, derler. Bunu da hattatın, nefesini gayet tasarruflu kullanmasına bağlarlar. Çünkü derler, hattat, hattı meşk ederken, eserini yazarken eller titremesin, kâğıtla kalemin arasına nefes girmesin diye soluğunu tutar, öyle yazar(mış). Bu da hattatın ömrünü uzatır, bereketlendirir(miş). Ömrün uzaması ile nefesin yavaş yavaş alınıp verilmesi arasındaki irtibatı anlamışsınızdır zannederim. Çünkü nefesler sayılıdır, verilen miktar bitince ömür de tamamlanmış olur. Nefesini, balığın deniz kumunu yemesi gibi iktisatlı kullananın da ömrü uzamış olur böylece.

Hakikatini bilmediğim bu hususu, aslında M. Uğur Derman üstada sormak gerek. Ne de olsa bu girizgâhı onun son eseri Ömrümün Bereketi-4 için yaptık. Kendisi hattat ve de maşallah seksen altı yaşında bereket saçmaya devam ettiğine göre, zikrettiğimiz rivayetin gerçekliğine kanaat getirebiliriz.

Gençliğinden itibaren âlim ve ariflerle birlikte olduğu için belki de onların “Çok yaşa” dualarını almıştır. Bilirsiniz, eskiler bayramlarda, seyranlarda ellerini öpen küçüklere “Çok yaşa” diye dua ederlerdi. Bu duada, “Bizim arkamızdan, adımızı hayır ve dua ile an, bizi unutma, unutturma” arzusu ve iması da vardır.

Uğur Derman üstadımız da “Çok yaşa” duasının yanında “Çok yaşat” duası da almış olmalı ki onun eserleri; maziyi, maziyi inşa eden üstadları ve onların eserlerini yaşatıyor. Özel olarak hat sanatı etrafında meydana gelen ebru, cildcilik, tezhib, mürekkebin terkibini (arkadaşlarını) meydana getiren kalem, kâğıt, is, kalemtraş, yazı çeşitleri, resim; bu sanatın diğer paydaşları olarak mimari, mûsıki, edebiyat, şiir, dil gibi değerlerimiz, gelenekli sanatlar üst başlığında Uğur Derman üstadımızın eserleri ile dirilen, canlanan miras cümlesindendir.

“Yadigâr” olarak imzalamak lütfunda bulunduğu Ömrümün Bereketi-4 adlı eser, “Mehmed Âkif’den Mektublar’la açılıyor.

Lütfen imlâya dikkat! Latinize edilmiş hâli ile değil; asıl hüviyeti ile çıkıyor karşımıza kelimeler. Buradan şunu anlamalıyız: Değişen, değiştirilen imlâmız geri dönüyor. Çok az sanatkârın, müellif ve şairin gösterdiği bir hassasiyet bu. “Arap harfleri” olarak hem küçümsenen hem dışta tutulan harf ve yazımız için Uğur Derman “İslâm harfleri” tabirini kullanıyor ki bu da ayrı bir hassasiyet. Harflerin değiştirildiği süreci izleyen zamanlarda İslâm yazısına “eski yazı” dendiği için bir kısım büyüklerimiz buna mukabele etmiş ve “eskimez yazı” demişlerdi; fakat “İslâm” dememişlerdi. Çünkü o dönemde “İslâm” kelimesi de yasaklar arasında idi ve de cezayı gerektiriyordu.

Burada bir hususa değinelim. Zühul eseri olsa gerek, kitabın 184.sahifesinde harf inkılabı için (1929) tarihi verilmektedir ki bu tarih (1928) olmalıdır. Eğer bu tarihten maksat; Latinize edilmiş harflerin bütün resmi neşriyatta, devlet yazışmalarında, ders kitabı ve matbuatta kullanılması ve İslâm yazısının yasaklanması ise o zaman, doğru olabilir ve bunun için bir açıklama cümlesi lâzım. Yok, maksat, değişikliğin tarihi ise bir düzeltme gerekir.

Bir kitap kadar hacimli olan “Mehmed Âkif’den Mektuplar” bölümündeki mektupları başka neşirlerden okumuştum. Çünkü bu mektuplar daha önce yine Uğur Derman tarafından Kubbealtı Akademi Mecmuası’nda yayınlanmıştı.

Mehmed Âkif merhumun Mahir İz Hoca’ya yazdığı mektupları izahlarla neşreden Uğur Derman Hoca’nın bu neşrinin, İstiklâl Marşı’nın 100. yılına denk gelmesini (tevafuk) değerli ve anlamlı buluyoruz. 

Mektuplar bize, Mehmed Âkif’in Mısır’daki günlük hayatı, ruh hâli, ilgi alanları, ailesi, şiirlerinin birçoğuna da yansıyan hayata hiciv/ironik bakışı, dostları ve çevresine ait fikri takibi, yürüttüğü Kur’an Meal çalışması gibi birçok yönünü anlatıyor. Bu başlıklar için ayrı makaleler yazmak gerekir. Şu kadarını söyleyelim ki mektuplar bize Mehmed Âkif’in “Meal”i tamamladığını söylüyor. Âkif, Mahir İz üstadın kimya sahasında derinleşmesini istiyor ve bu hususu ısrarla takip ediyor.

Yazdıklarını takip başta olmak üzere, vefatları, eserleri ile dostlarının izini sürüyor. Yazdığı şiirleri, sanat zevkinden emin olduğu kişilerle paylaşıyor ve onlardan tenkit bekliyor. Geçim sıkıntısı, hava durumu hemen her mektupta var. Bunlar sayfa dolsun kabilinden değil, özel olarak Âkif’in hayatını etkilediği için mevzu oluyor. Âkif’in hiciv oklarından en çok oğlu Emin nasibini alıyor.

Bir şey daha:

Başka yerde neşredilmeyen ve ilk defa bu kitapta okuduğumuz bir bayram tebriği var. Âkif Bey merhum, bu kıta’yı Abbas Halim Paşa’ya ithaf ve takdim etmiş. Kıt’anın tamamını okumak isteyenler Ömrümün Bereketi-4’e baksın. Benim dikkatimi çeken husus ilk mısra. Şöyle diyor Âkif:

“Tanrı’nın yurdunu sarmış da yanan sînesine”

“Tanrı” sizin de dikkatinizi çekti mi bilmem.

Âkif bu mektubu 1928’de yazıyor ve şiirinde “Tanrı” kelimesini kullanıyor.

Ne demek istiyorum?

Âkif’in söz varlığından, kelime hazinesinden hareketle Türkçemizi ihya edebiliriz. Safahat ve Âkif’in dilinden bir ilim ve edebiyat dili tekrar neşv ü nema bulabilir. Bu şiirdeki “Tanrı”, “Göktanrı”, veya “Allah” demek istemeyenlerin icat ettikleri, seküler, laik zihniyetin söylediği “Tanrı” değildir; Mevlid’in, Süleyman Çelebi’nin telaffuz ettiği, kastettiği “Allah’tır.

Böyle demekle, “Tanrı” kelimesi filancaların ağzından çıkarsa Allah mânâsına gelir, feşmekancaların dilinden çıkarsa Hristiyani inançtaki, felsefenin kastettiği “Tanrı” mânâsına gelir, demiş mi oldum. Evet, bunu demek istedim. Çünkü telaffuz, kelime, onu nefesleyen kişinin ruhundan, imanından gelen bir mânâ, bir kuvvet de taşır ve bu husus kalpte karşılığını bulur.

Bir şey daha:

Dedik ki Âkif, hicivleri, ironik söylemi ile de önemli bir şairdir.

Âkif’in hiciv okları sadece başkalarına değil; yeri geldiğinde oğul Emin’e bile saplanır. Mektuplarda gördüm ki Şair Eşref’in,

“Bir güzel mazmûn bulunca eşrefâ

Kendimi hicveylemezsem kâfirim”

Dediği gibi Âkif de kendini tenkit ediyor.

Şöyle diyor:

“İnsan ayıpladığı musibete uğruyor. Sen o devri bilmezsin. Abdülhamid zamanında şairler vardı, cülus, viladet günleriyle, Muharrem ayları meydana çıkarlardı. Kasidelerini, tarihlerini söyledikten sonra susar, otururlardı. (Yıllık geçimlerini temin ettiler çünkü/ KY) “Ben de şu bir senedir, dört tebriknâmeden başka bir şey yazamadım, iki kıtasını gördün.”

Bu mektupta Mahir İz’in gördüğü tebriknâme, Abbas Halim Paşa’ya takdim edilmiş. Âkif Bey, “Velinimetime ilk arz-ı hulûsum olduğu için hoşa gitmiş bulunsa gerek. Demek ki bundan böyle kandilleri, bayramları boş geçirmeye gelmeyecek.” diye bitiriyor satırları ve “Iydiyye” denilen şiiri Mahir Bey ile paylaşıyor. (s.44)

Aslında şiirini beğenmiyor Âkif. Ancak bu şiiri takdim ettiği Abbas Halim Paşa’dan bir hediye/meblağ geldiğini de anlıyoruz. Biliyoruz ki Âkif, kimseye minnet etmeyen bir adamdı. Hele para hususundaki tavrı açıktır. Bunu İstiklal Marşı mükafatını reddinde görüyoruz. Hem de ihtiyaç içinde olmasına rağmen. Sorum şu: Bu karakterdeki birine, Abbas Halim Paşa nasıl olur da maddi destek verebildi ve Âkif de bunu reddetmedi. Abbas Halim Paşa’nın himayesinde olan ve ona “velinimetim” diyen Âkif’in bu yardım ve destekleri alabilmesi için aileden biri sayılmalıdır ve gerçekten Abbas Halim Paşa, onu aileden biri olduğunu bütün söz ve davranışları ile hissettirmiş olmalıdır. Bu hususi tavır, gerçekten üzerinde durulmaya değer bir husus.  

Bütün bunlar bir yana, benim asıl merak ettiğim husus Mahir İz üstadın Âkif’e yazdığı mektuplar oldu. Acaba Mahir İz Hoca, Âkif’e yazdığı mektuplarda nasıl bir dil ve üslup kullandı? Onun suallerine nasıl cevaplar verdi? Ve başka hangi hususlara değindi? Acaba bu mektuplara ne oldu? Uğur Derman adını ilk kez Yılların İzi’nde gördüm. “Acaba Uğur Derman Hocanın bu konuda bildiği bir şeyler var mı?” diye geçti içimden.

Ömrümün Bereketi’ne bereket katan diğer bir mevzu “Tarikatler ve Hat San’atı” başlığını taşıyor. Bilindiği gibi musıkimizin neşv ü nemâ bulduğu mekânlar tekkelerdi, zaviyelerdi, dergâhlardı. Bu yönü çok bilinen tarikatlerin hat sanatı ile ilgisi ya çok az bilinir ya bilinmez. Eserden anlıyoruz ki tarikatlerin hat sanatına hizmeti daha çok “pîr”lerin, kurucu ve öncü şahsiyetlerin isimlerinin hat ile buluşturulmasında olmuş.

Öyle anlaşılıyor ki bu isimlerin en güzel bir hatla yazılıp/yazdırılmasından maksat, onları göz önünde bulundurmak değildir; aksine manevi şahsiyeti gönülde bulundurmak yani rabıta hedeflenmiştir. Böylece Pîr’in ruhaniyetiyle bağın kurulması ve kuvvetlendirilmesi hedeflenmiştir. Çünkü İslâm’da suret/resim yasaktır, fakat yazı böyle değildir. Dolayısıyla hat, o mübarek eşhasın bir nevi suretlerini ve siretlerini hatırlattığı/çağırdığı için tekke ve dergâhlar da (evler, dükkanlar) duvarlarını üstadlarının isimleri veya o isimlerin geçtiği şiirlerle süslemişlerdir.

Teberrüken sayalım ki kalemimiz, parmaklarımız ve bu yazıyı okuyanların dillerimiz o mübareklerin isimleri ile buluşsun ve ıslansın:

Hz. Ebubekir r.a. ve Nakşi silsilesi. Müstakil şahsiyetler olarak Hz. Abdülkadir Geylânî, Hz. Ahmed Bedevî, Hz. Ahmed Rıfâî, Hz. Aziz Mahmud Hüdâyî, Hz. Hacı Bektâş Velî, Hz. Hasan Sezâî-i Gülşenî, Hz. İbrahim Kuşadalı, Hz. İsmail Rûmî, Hz. Fenâyî Cennetî, Hz. M. Muhyiddin Üftâde, Hz. M. Bahâüddin Nakş-Bend, Hz. Merkez Mûsa Muslihuddin, Hz. Mevlânâ Celallüdin Rûmî, Hz. Niyâzî-i Mısrî, Hz. S’ad İbni Ebi Vakkâs, Hz. Sa’deddînül Cibâvî, Hz. Sehl bin Abdullah’it Tüsterî, Hz. Üveysi’l Karanî, Hz. Yunus Emre, Hz. Yûsuf Sünbül Sinan.

(Unutmadan yazalım: Bu isimler içinde Hacı Bayram Veli’ye rastlamadım. Acaba O’nun isminin şereflendirdiği bir hat örneğimiz yok mu? Yoksa Uğur Derman Beyefendi rastlamadı mı böyle bir örnek “hat”ta?)    

Eserde bu zevat-ı kiramın isimleri bazen müstakil bir hat ile bazen bir kıt’ada geçmektedir. Mensubu oldukları tarikatin sarığını/tâcını da yazı ile resmeden örnek levhalar, hatlar; hattatının kimliği, hattın okunuşu, yüzyılı, mânâsı, tezhibini yapan müzehhib, süslerin özellikleri, istifteki estetik ve sanat seviyesi gibi hususlar Uğur Derman’ın derin vukûfiyeti ile biz bilmeyenlerin dikkatine sunulmaktadır.     

İnsanın; bu pîr efendilerimizin isimlerini gösteren hatları birer levha yaptırıp onları evinin dört bir duvarına asıp içinde kaybolası geliyor.

Misafirler gelince alın size hazır bir mevzu. “Bu kimdir, ne yazıyor?” sualine cevap sadedinde saatlerce sohbet edebilirsiniz artık.  

*    

Hz. Ali Efendimiz r.a. (ve hanımı Hz. Fatıma r.a.nhe, oğulları Hz. Hasan, Hz. Hüseyin r.a.nhüm) için ayrı bir bahis açan Uğur Derman Beyefendi’den öğreniyoruz ki Ali Efendimiz, hem camiler hem  tekkeler için hat sanatını şereflendirmiş bir sahabidir. Hattatların pîri ve Kûfi yazının mucidi olarak kabul edilen Hz. Ali Efendimiz’e gösterilen bu teveccüh, hatlardaki ifadelere de yansıyor. Bazı hatlar, Ali Efendimiz hakkında varid olan hadis-i şerifleri muhtevi iken bazı hatlarda da O’nun sözlerine, hikmetlerine yer veriyor. Bu hatları görünce aklıma memleketimizdeki Alevi camiası geldi. Acaba onlar “Sünni” tekke ve tarikatlerin Hz. Ali’ye gösterdikleri bu muhabbetten ve muhabbetin müşahhas örnekleri hatlardan haberdar mı?

İkinci husus, Uğur Derman Beyefendi ile doğrudan ilgili değil. Fakat kitapta yer aldığı için sormadan geçemiyorum. Bir “hat”ta “Ali’yi zikretmek ibadettir.” sözünün hadis-i şerif olduğuna dair açıklama okudum. Bir diğer hatta: “Mü’minin sahife başlığı Ali’yi sevmektir.” deniliyor. Bu sözün de hadis-i şerif olduğu zikredilmiş. “Şu beş şey cehennem ateşi gibi olan veba ateşini söndürür: Mustafa, Murteza, oğulları ve Fâtıma.”

Bu hatların mânâ bakımından hesabını (hâşâ huzurdan) Uğur Derman Beyefendi’den soracak değiliz. Bizim zihnimize takılan sual odur ki acaba, “Ali’yi zikretmek ibadettir.” sözündeki “ibadet” düz anlamıyla mı ele alınmalıdır; yoksa lügatlerde zikredildiği veçhile “Ali’yi zikreden; onun tevazuunu/mütevazı oluşunu hatırlar.” Veya “Ali’nin zikredildiği yerde kahramanlık, şecaat hatırlanır” mânâlarını mı düşünmeliyiz? Çünkü lügatler, “ibadet” kelimesine bu anlamları da veriyor. “Buna göre “Mü’minin sahife başlığı Ali’yi sevmektir.” sözünü “Bir kişinin Mü’min oluşunun delillerinden biri (Hz.) Ali’yi sevmesidir” olarak anlamak daha doğru olmaz mı?

Farkında mısınız bilmem, Ömrümün Bereketi-4; makalemizi de bereketlendirmektedir ve yazı gittikçe uzamaktadır. Mübarek kelimesi ile aynı kökten türeyen bereket işte böyle bir şey. Eserin şu özelliğinden de bahsetmemek olmaz. Uğur Derman Hoca, bu kitabında (ve tabii ki daha önceki kitaplarında) öyle mevzuları öyle detaylı ele alıyor ki mesela, ‘meşk’ nasıl yapılır, bir hattın dönem ve üslup bakımından diğerlerinden farkı nedir, mürekkep nasıl yapılır, kalem nasıl açılır, kitabe nedir, nasıl okunur, nasıl korunur vs. Yani ki hat sanatı ile ilgili olarak bilmemiz gereken neler varsa onları sabırla, tek tek anlatmaktadır. Hazret bize, yani hat sanatını öğrenmek isteyip de onun tilmizi olmak imkânına sahip olmayanlara, uzakta kalanlara, (Allah ömrünü bereketlendirsin) emr-i hak vaki olursa arkada kalacaklara sanki şöyle diyor:

“Bu kitaplara bakarak hattat olamazsınız fakat hattın ne büyük bir sanat olduğunu kavrarsınız. İnceliklerine vakıf olursunuz, mürekkep yapmayı, kitabe tamir etmeyi, istif yazıların okunuşunu, meşki biraz olsun öğrenirsiniz.”

Bu açıklamaların kıymeti, hat sanatını bugün devam ettiren hattatlar tarafından daha iyi takdir edilecektir. Ancak genel olarak öğrenmek isteyenler de bunlardan bir şeyler öğrenecektir.  

Altının kıymetini sarraf bilir, demişler. Bu kadim sanatın kıymetini de elbet bilenler ve yapanlar bilecektir. Gelenekli sanatların başına gelen kıyım da en çok onların dikkatini çeker ve öncelikle onları yaralar. “Osmanlı’nın torunu olan Cumhuriyet idaresi, 1927 yılında çıkardığı kanunla kitabelerin yok edilmesi için elinden geleni yaptı” diyerek “Cumhuriyet hükûmetlerinin maziye karşı gaddar davrandıklarını” kayda geçiren Uğur Derman Bey’den öğreniyoruz ki Cevri Kalfa Mektebi’nin kitabesi merhum Necmeddin Okyay ve Muallim Cevdet’in gayretleri ile korunmuştur. Bayezid’deki İstanbul Üniversitesi’nin merkez kapısı üstündeki “Dâire-i Umûr-ı Askeriye” kitabesi Derman’ın hocası merhum Süheyl Ünver’in ricası ve teşebbüsü ile açığa çıkarılmıştır.  

Hemen hatırlatalım ki Uğur Derman Beyefendi, yeri geldikçe büyük bir vefa örneği gösteriyor ve gelenekli sanatlara hizmet edenlerin isimlerini ilk fırsatta zikrediyor ki Süheyl Ünver ve muhterem eşleri Çiçek Derman da bu isimler cümlesindedir. 

Bu cümleden olarak kitapta sahifesi az, kıymeti çok, bir yazıdan daha bahsetmeliyim. “Türk mücellidliğinde İslâm Seçen’in yeri”. Uğur Derman Beyefendi bu makalede İslâm Seçen merhumun Türk cild sanatına verdiği emeklerden ve yetiştirdiği talebelerden sitayişle bahsediyor. 30 Kasım 2019’da vefat eden İslâm Seçen merhumu bir televizyon programında dinleme imkanı buldum. Öyle bir söz söyledi ki gözlerim yaşardı. Şöyle dedi: “Huzur-ı mahşere varınca Rabbim bana soracak. Dünyada ömrünü ne ile geçirdin, diyecek. Ben de diyeceğim ki; Ya Rabbi, kullarından bazıları Kur’an’ı çok güzel tilavet etmekle kulluk etti. Bazıları Kur’an’ı çok güzel yazmakla hizmet etti. Ben de senin ilahi kelamını hem korumak hem güzel göstermek için mushafları en güzel şekilde ciltledim, cildlemeye çalıştım, diyeceğim.”

Birkaç gün sonra sohbet içinde söz sözü açtı; bir arkadaşa sadece bu hüsn-ü niyetinden ve hizmetinden dolayı onun (Allaü a’lem) cenneti kazandığını söyledim. İnşallah öyledir. Ne yalan söyleyeyim, o programda İslâm Seçen’in cildlediği Mushafları görünce “Acaba bana da bir hisse düşer mi, bize de himmeti olur mu?” diye internet sayfasından kendisine mesaj yazdım. Hürmetlerimi ifade ettim ve cild örneği bir Mushaf istedim. Tabii ki cevap alamadım. O kadar meşguliyeti olan bir sanatkârın eposta adresine vakit ayırması tabii ki beklenemez. Biz, ne olur ne olmaz, diye bir niyet tuttuk o kadar. İslâm Seçen üstada rahmet dileriz. İnşallah, Uğur Derman Beyefendi’nin bahsettiği talebeler ondan öğrendiklerini icra eder, öğretir.          

Dedik ki yazı gittikçe bereketleniyor. Biraz kitabı birazcık da okuyucuları düşünmek gerek, değil mi? Şimdi Ömrümün Bereketi-4’te şunlar şunlar var deyip her birini tadat edersek bu kitabı kim satın alacak? İnsanlar biraz da merak etsinler değil mi? Bundan dolayı Türk cild sanatının üstadları ve eserlerinin önemi, cild nasıl yapılır, cildciliğin tarihi, Osmanlı devrinin Adalı hattatları, Mir İmâdü’l Hasenî’nin kimliği ve önemi nereden gelir, Hattat Hasan Rıza Efendi, Mustafa Rakım Efendi’nin bilinmeyen hilyesi ve hikâyesi gibi hususlar kitabın değerini artırıyor. Bir hat icazetinin muhtevasını ve misâlini ilk kez bu kitapta görüm desem… Osmanlı’nın hattat padişahlarına, Kadıasker Mustafa İzzet Efendiye dair yeni bilgilere, III. Ahmed için hazırlanan tefsir kitabına ve Uğur Derman’ın çocukluk günlerine ait Bursa hatıralarına değinmeyeceğim.

Bilindiği gibi kitapların en önemli bilgileri, ayrıntıları sayfalarda gizlidir. Birkaç cümlelik bilgi, tarihi olaylarla ilgili kısa bir anekdot birçok şeyi değiştirir. Müellif de bu tür yerleri özellikle gizler ki gerçek okur zaten bu ayrıntıları yakalamasından belli olur. Uğur Derman Beyefendi işaret ettiğim sayfalarda öyle şiirler, olaylar, bilgi cümleleri naklediyor ki sırf bu bölümler için alınır bu kitap. Ancak dediğim gibi kitabı özetleyerek okurun önünü kesmeye niyetim yok.

           

Sadece ömrün bereketi olmaz a! Kitabın ve onu kaleme alan müellifin de bereketi olur. Doğrusu bu makale böyle bir bereketin hasılası oldu. Çünkü bu makale Ömrümün Bereketi-4’ü okumasaydım muhtemelen yazılmayacaktı. Buna vesile olduğu için Uğur Derman Beyefendi’ye ayrıca teşekkür ederim ve ömrünün bereketinin artmasını dilerim.  Onun ömrüne bereket gelsin ki biz de ondan istifade edelim. 

Son teşekkürümüz Kubbealtı Akademisi’ne olsun. Muhtevasına uygun kâğıt, cild, baskı titizliği ile okura 542 sayfalık bir kitap hediye etmek kolay değil çünkü. Uğur Derman’ın daha önceki eserlerini de aynı titizlikle neşreden Kubbealtı Akademisi bu eserlerle “kendi gök kubbemiz”in altında ne er(en)ler barındığını ve de yattığını göstermiş; millî kültürümüzün de kubbesi olduğunu ispat etmiştir.

YORUM EKLE

banner26