Hatem'ül enbiya; adı güzel, kendi güzel Muhammed Mustafa

                                                                             

Hayatın hayatiyetini kaybettiği, insanî hissiyatın çürümeye yüz tuttuğu kokuşmuş bir zamanda ve zeminde bir güneş doğdu Mekke çöllerine. Yüreklerin çölleştiği yerde bir vaha gibi ümit serpti yaralı bilinçlere. Çorak gönül tarlaları güledurdu. Güllerin rayihası yayıldı kokuşmuş Mekke sokaklarına. Güzel çirkini kovdu. Tenhalarımız onun billûr sesiyle şenlendi. Ağız dolusu tebessümüyle yüzlere bahar neşvesi geldi. Gelişiyle dünya yeniden kuruldu sanki. Âdem’le başlayan, Nuh’la ikinci dirilişini yaşayan dünya, üçüncü kez dirildi sanki.

Kanadı kırıklara kanat, terk edilmişlere sığınak oldu Abdullah’ın yetimi. Maneviyattan yoksun, yanık yüreklere su serpti nübüvvet çeşmesinden. Yüreğindeki engin sevgi ve merhamet bütün mazlumları çepeçevre kuşattı. Garibanın yaşını yaş etti gözlerine. Zira o, hamuru sevgiden yoğrulandı. Kendisini delicesine sevenlerle, kendisinden ölümüne nefret edenlerin arasında yaşamaya mecburdu. Yanında olan bazı bahtsızlar onu anlayamasa da çok uzaklardan onu anlayan ümmetler geldi ayağına. Bu belki de ilâhî rahmetin tecellisiydi.

Hayatın öznesidir, âlemlere rahmet olarak gönderilen kutlu Nebi...

Hayatın öznesidir âlemlere rahmet olarak gönderilen kutlu Nebi. Muhammedsiz bir hayat, muhabbetsiz bir hayattır. Alabildiğine kuru, alabildiğine yozdur böyle bir hayat. Onsuz hayat nerden baksan bayattır. Onun getirdiği mutlak hakikatlerle tanışmayan evler malikâne değil, metruk bir viranedir. Onun sevgisinin girmediği yürekler imara muhtaçtır, acınılasıdır.

Peygamber sevdalısı Koca Yunus’un deyimiyle o, “Adı güzel, kendi güzel Muhammed”dir” “On sekiz bin âlemin Mustafa’sı”dır. Mübarek sureti Mekke ufuklarına yansıyandır. Çorak gönül bahçelerine gül tohumları ekendir. Kokusunu tomurcuk güllere verendir. Vahyin gür sesiyle sonsuzluğu kuşatandır. Kutlu mesajıyla tüm zamanları ihya edendir. O, örnek hayatıyla ve mübarek kabr-i şerifleriyle Medine’yi kutlu kılandır.

Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed(sav), Yunus Emre’nin tabiriyle “yaratılanı yaratandan ötürü hoş gören’ engin gönüllü bir insandı. Onun gözünde bütün insanlar birbirine eşittir. Veda Hutbesi’nde buyurduğu gibi “Kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.”

Hz. Muhammed(sav) ümmetinin sarsılmaz, kutlu bir önderiydi. O, ümmetini felâha erdirmek için gecesini gündüzüne katmış, bu uğurda çırpınırken gün gelmiş aç susuz sabahlamıştır. “Tebliğime karşılık sizden herhangi bir şey beklemiyorum. Benim ücretim âlemlerin Rabbine aittir.” diyerek üstün ahlâkını bir kere daha örnek davranışıyla göstermiştir.

Resulullah her konuda ümmetine önder ve örnek olmuştur

 

Resulullah her konuda ümmetine önder ve örnek olmuştur. Bilindiği üzere Efendimiz doğmadan önce, babası Abdullah, doğacak çocuğunu dünya gözüyle göremeden bu fâni dünyadan göçmüştü. Altı yaşına geldiğinde de biricik annesi Âmine Hâtun vefat etmişti. Böylelikle bu acının üstüne bir acı daha eklenmişti. O artık hem yetim hem de öksüzdü. O, dünyaya yetim olarak geldiği için, çocuk yaşta annesini yitirip de öksüz kaldığı için yetim ve öksüzleri çok iyi anlardı. Yetimlerin hep yanında ve yakınında olurdu. Eşlerinden Ümmü Seleme’nin dört, Ümmü Habibe’nin bir yetim çocuğuna gözü gibi bakmıştır. Medinelilerden İslâm dinini ilk kabul eden kişi olan Es’ad b. Zürâre’nin üç yetim kızıyla da evlâtları gibi ilgilenmiştir. Bunlarla sınırlı kalmayıp imkânları nispetinde bütün yetimlere ve öksüzlere kol kanat germiş, onları koruması altına almıştır. O, bu konuda da bir rehber ve önder olmuştur. Hayatını İslâm’a adayan, ‘ene’ değil ‘ente’ diyen, ümmeti için yaşayan, ümmetinin dertlerini kendine dert edinen bir peygambere ümmet olduğumuz için ne kadar şükretsek azdır.  

Peygamber Efendimiz adaletin rafa kaldırıldığı cahil bir topluma uyarıcı olarak gönderilmiştir. Bu toplumda zenginler fakirleri eziyor, haklarını gasp ediyordu. Böyle bir cemiyette yapılması gereken ilk iş, adaleti tanzim ve tesis etmekti. Zira adaletin olmadığı bir toplumda huzur ve güven de ol(a)mazdı. İşe buradan başlamalıydı. Nitekim öyle de yaptı.

Hz. Muhammed(sav), bir adalet timsaliydi Müslim, gayri müslim ayrımı yapmadan herkesin hakkını gözetir, hakkı sahibine verirdi. Çünkü onun mürebbisi Kur’an’dı. Tabir caizse Allah’ın eğitiminden geçmişti. “Ey inananlar! Sizin, anne-babanızın ve akrabalarınızın aleyhine de olsa, Allah rızası için hakikate şahitlik yaparak adaleti gözetin. O kişi zengin de olsa, fakir de olsa Allah’ın hakkı (olan doğru adil karar vermek) herkesten öncedir. Sakın boş heveslerinize, arzularınıza uymayın ki adaletten uzak düşmeyesiniz. Eğer hakikati çarpıtırsanız, bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa 135) ayetini getiren bir peygamberin adalete teslim olmaması düşünülebilir mi? “Onların arasında hükmettiğin (idarî karar verdiğin) zaman adaletle karar ver. Allah adaletli davrananları sever.” (Maide 42) hükmünü tebliğ eden son Peygamberin adaletinden zerre miktarı şüphe edilebilir mi?

Hz. Muhammed(sav), kadın hakları konusunda en büyük rehberimizdir

Günümüzde yüce İslâm’ın kadınlara bakışı en insanî bakıştır. Hz. Muhammed(sav), kadın hak ve hürriyetleri konusunda da en büyük rehberimiz ve önderimizdir. Kadınların cinsel obje ve vitrin malzemesi olarak kullanıldığı günümüzde, güya onlara sınırsız bir hürriyet sunma peşinde koşan sözde feministlerin ondan öğreneceği çok şey vardır. Zira o, insanlığın ilk evrensel insan hakları beyannamesi olan Veda Hutbesi’nde şöyle buyurur: “Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emri ile helâl kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırsa Allah size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve âdete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.”

Resulullah örnek bir komutandı. Öyle ki kendisine düşman olan nice büyük komutanı saflarına katmıştır. O zamanın imkânlarıyla nice savaşı kazanmış, İslâm’ın hareket sahasını alabildiğine genişletmiştir. Bunu yaparken kılıcın gücünü değil, sevgi ve samimiyetin gücünü kullanmıştır. Öncelikle insanlara güven vermiştir. Onun için “el-emin” sıfatıyla anılmıştır.  Dostu da, düşmanı da onun bu vasfını hakkaniyetle teslim etmiştir. Onun, bir kez bile olsa, yalan söyleyebileceği, gerçekleri saptıracağı, kendisini hakkıyla tanıyan ve henüz inat batağına saplanmayan hiç kimsenin aklının ucundan bile geçmemiştir. O, kullandığı ikna yöntemleriyle kanın su gibi akmasını önlemiştir. Bunu Mekke’nin fethinde açıkça görebiliriz.

Hz. Muhammed(sav) doğruluktan hiç ayrılmadı

Hz. Muhammed(sav) doğruluktan hiç ayrılmadı. O, peygamberliğini ilân etmeden evvel, Kureyş’in ileri gelenlerini Ebu Kubeys Dağı’na çağırarak onlara şu soruyu sormuştur: “Şu dağın ardında bir ordu var desem inanır mısınız?” Kureyş’in ileri gelenleri: “Evet inanırız, sen hep doğru söyleyen bir kişisin.” dediler. Bunun üzerine o mübarek insanın ağzından şu sözler döküldü: “O halde mademki benim doğru sözlü olduğuma inanıyorsunuz, sizi ve beni yaradan Allah’ın beni size peygamber olarak gönderildiğimi tebliğ ediyorum” Bu kutlu, (kimilerine göre) müjdeci sözler, bazılarının haramla inşa ettikleri makamlarını, yalan üzere kurulan itibarlarını yerle bir edecek cinstendi. Artık faizcilik yapamayacaklardı. İnsanlara “kölelik” adı altında zulmedemeyeceklerdi. Sınırsız cariyeleri olamayacaktı. Zulüm üzere inşa ettikleri iktidarlarını kaybedeceklerdi. Onun için bu sözlere şiddetle karşı çıktılar.

Hz. Muhammed(sav) insanlık tarihinin en büyük psikoloğuydu. Büyük bir öfke ve şiddetle kendisini öldürmeye gelenleri teskin ederek gerisin geri döndürüyordu. Tabir caizse onu öldürmeye gelenler onda hayat buluyordu. O, öfke ve şiddetten kuduran insanlığa bir huzur ve sükûn limanı olmuştu. İşte size o günlerden canlı bir sahne… “Mekke’nin fetih günüydü. Bir adam Resulullah’ın yanına yaklaştı. Korkudan, heyecandan titriyordu. Resulullah da adamın bu hâlini gördü ve dönüp seslendi: ‘Titremene lüzum yok, ben kral değilim’ Ve ardından dedi ki; Kureyşli kuru et yiyen bir kadının oğluyum ben.” Böyle insanî bir yaklaşım gösteren bir peygamberin getirdiği dinden ve kitaptan kim şüphe duyabilir ki?

O, Hicret’ten sonra kurulan İslâm Devleti’nin ilk devlet başkanıydı

Hz. Muhammed (sav)’i İslâm’ın sadece bir tebliğcisi olarak görmek, onu yeterince anlamamaktır. Zira o, Hicret’ten sonra kurulan İslâm Devleti’nin ilk devlet başkanıydı. Liderlik, idarecilik ve ikna kabiliyeti yüksekti. Öyle olmasaydı cahiliye bataklığına saplanmış bir milletten dünyaya ve tüm zamanlara örnek olabilecek bir ashab-ı kiram çıkaramazdı.

Ortalığın putlarla dolu olduğu, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir zamanı hayal edin. Şirk, yürekleri zifiri karanlığa gömmüş. Her taraf salya sümük. Böyle bir zamanın çetin şartları göz önüne alınınca bunun ne kadar büyük bir başarı olduğu açıkça görülür. Demem o ki farz-ı muhal Kur’an göklere çekilseydi Hz. Muhammed (sav)’in örnek hayatından yola çıkılarak İslâm tekrar inşa edilebilirdi. Zira o, Kur’an ahkâmının en somut hâliydi.

Hz. Muhammed(sav), Allah’tan getirdiği ilâhî hakikatleri öncelikle yaşayan, sonra da ümmetine yaşatan örnek bir peygamberdi. O, intikama muktedir iken affetmeyi seçerek farkını göstermişti. Ulu Önder Hz. Muhammed (sav)’i Hz. Ayşe validemize soranlara o şöyle cevap vermiş­tir: “Siz Kur’ân okumuyor musunuz? Onun ahlâkı/yaşayışı Kur'ân’dı.”

Müslümanlar için yegâne hayat önderi Resulullah’tır

Günde beş vakit minarelerimizden okunan kutlu ezanlarda “eşhedü enne Muhammeder Resûlullah” ifadesi geçiyor. Bunun anlamı:Şehadet ederim ki Muhammed(sav) onun (Allah’ın) elçisidir” demektir. Böyle bir ifadeyi diliyle söyleyip kalbiyle tasdik eden Müslüman, nasıl olur da arzularını ilâhlaştıranların peşinden gider? Onu önder kabul etmek lâfta kalmamalıdır. Bireysel ve toplumsal hayatımızı onun getirmiş olduğu Kur’anî ilkelere göre tanzim etmeliyiz. Hâl ve hareketlerimizle ona lâyık bir ümmet olmalıyız.

Müslümanlar için yegâne hayat önderi Resulullah’tır. O, müminler için kâfi bir örnektir. Onun izinden gitmeyenler hiçbir zaman manevî düzlüğe çıkamaz. Onların huzurdan da nasipleri yoktur. Böyleleri hakikatten uzak, inkâr bataklıklarında bir ömür debelenip dururlar. Gönül tasını nübüvvet çeşmesinden doldurmayanlar, manevî susuzluklarını gideremezler. Ecnebi çeşmelerden içenler, ne yazık ki zehir içtiklerinin farkında değildir.

Yüce Rabbimiz Kur’an’ın birçok ayetinde bizi ısrarla Kur’an’a tabi olmaya ve Hz. Muhammed (sav)’e itaat etmeye çağırıyor. Keza Resul’e itaat, yüce Allah’a itaattir. Yüce Rabbimiz Nisa Suresi’nin 80. ayetinde “Men yutiır resûle fe kad atâallâh” (Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur) diye buyurarak bu ilâhî hakikati teslim ediyor.

Üstad Necip Fazıl gibi “Müjdecim, Kurtarıcım, Efendim, Peygamberim;/Sana uymayan ölçü, hayat olsa teperim!” diyebiliyor muyuz? Onun getirdiği mutlak hakikatlere, eğilip bükülmeden, dimdik durarak teslim olabiliyor muyuz? Bütün kapıları kapayıp yalnız ona giden kapıyı açık tutabiliyor muyuz? Onun sevgisini kazanan ne kaybeder ki? Bir düşün...

Hz. Muhammed (sav) hatemü’l enbiyaydı

Hz. Muhammed(sav) hatemü’l enbiyaydı. O, Kur’an ahkâmını en güzel yaşayan model insandı. İman onda, sabır onda, şükür onda, irfan onda, tevazu onda, iffet onda, merhamet onda, mesuliyet bilinci onda, hamaset onda, hamiyet onda, erdem onda, asalet onda, dik duruş onda, sevgi onda, vefa onda, mertlik onda, cömertlik onda, ziya onda, sadakat onda, liyakat onda, kelâm onda, selâm onda, ilim onda, şuur onda, hikmet onda, aşk onda, muhabbet onda, muştu onda, kulluk onda, irşat onda… Cümle güzellikler onda cem olmuş.

Günümüzde Kur’anî hayattan uzak düşen, ruhu nefsin cenderesinde ezilen, şeytanın sofrasın(d)a meze olan ve ahireti unutan gençliğimiz ne yazık ki sapır sapır dökülüyor. Şehvanî hisleri tatmin etmek, hayatın gayesi olarak algılanıyor. Batının batağında battıkça yükseldiklerini zanneden mukavvadan adamlar, gençlerimize rol model oluyor. Önümüzde Peygamberimiz gibi böyle mükemmel bir numune dururken başka örnekler arayama ne hacet var? Üstümüzde güneş varken idare lambalarından medet ummak kâr-ı akıl değildir.

Şairin dediği gibi “Yok bile yokken o vardı.” Kâinat onun yüzü suyu hürmetine yaratıldı. Müminlerin Resulullah’a olan hasretinin ateşini hiçbir termometre ölçemez. Onun yokluğu yüreklerde baldırandır. Çil yavrusu gibi dağılan, haysiyeti yerlerde sürünen, öz yurdunda parya muamelesi gören, öksüz ve yetim bir çocuğu andıran İslâm ümmeti onun nizamına bugün dünden çok daha muhtaçtır. O artık aramızda yok; ama onun getirdiği Kur’an hep var olacak. Yeter ki o Kur’an’ı evimizin duvarlarına değil, gönlümüzün gönderine asalım. Ne mutlu onu görüp de iman edenlere! Ne mutlu onu görmediği halde kalpten iman edenlere! Rabbim bizleri onun “livâü’l hamd” sancağı altında toplanan bahtiyar kullarından eyle!...

YORUM EKLE

banner26