Hangi tarih veya hangi tarihçilik?

Bilirsiniz, şimdilerde hayli popüler olan tarih dizilerinin ekranlarda boy göstermesi “Muhteşem Yüzyıl” ile başlamıştı. Fakat bu dizinin ilk gösterimi başladığında yine bildiğiniz gibi toplumun çeşitli kesimlerinden olumsuz tepkiler de gelmişti.

Muhteşem Yüzyıl dizisine tepki gösterenler şöyle demekteydi genellikle:

“Böyle dizi olur mu?”

“Tarihimiz yanlış anlatılıyor!”

Televizyon haberlerinde, gazetelerde tepkileri anlatan haberler yer bulmuştu. Hatta söz konusu dizinin yasaklanmasını, çekimlerinin durdurulmasını dahi isteyenler olmuştu. Dolayısıyla da bir gündem yaratılmış oluyordu. İşte böyle günlerde çevremde tepki gösterenler de vardı. Ben dizininin yayınlanması taraftarıydım. Zira malumunuz, dünyada bizim kadar tarihi karmaşık ve bilinmeyenlerle dolu bir millet yoktur. Bu dizi sayesinde ve tepki gösterenlerin de etkisiyle çeşitli kitapların kaleme alınacağına inanmaktaydım. Bunu da büyük bir inançla söylüyordum çevreme ve hatta o dönem gazetedeki yazımda da ifade etmiştim.

Doğru ve yanlış bilgilerin ortaya atılarak, üstünde istişare yapılmasından sonra gerçeğin gün yüzüne çıkacağından yanaydım. Hatta büyük bir iddia da bulunmuştum: Tarih kitapları çok okunanlar arasına girecektir. Öyle de oldu. O diziden sonra millet olarak tarih kitaplarına epey merak sardık.

Söz konusu tarih kitapları daha çok biyografi ve detay konu türünde olanlardı. Muhteşem Yüzyıl dizisinden sonra, tarih kitaplarında epey yol kat ettik. Keza tarih dizilerinde de öyle. Fakat tarih konusunda doğru veya yanlışın ne olduğunu bir türlü kavrayamadığımızı net olarak söyleyebilirim.

Nanoteknolojiye doğru gittiğimiz, hatta Mars’ta insanlığın koloni kurma girişiminin olduğu bu günlerde, biz hâlâ tarihi ve tarihçiliği sorgulamaktayız. Görsel medya ilgisi garip biçimde hep önde. Bundan ötürü de insanlarımızın önemli bir kısmı TV dizilerindeki kurguya gerçekçi bir şekilde inanmaktadır. Kısaca toplum neredeyse tarihini, dizilerden öğrenmeye çalışıyor. Bu tespiti de birçok isim farklı zeminlerde defalarca zikretmiştir. Konumuza bir meseleyi daha eklemek istiyorum. O da “tarihçi” kime denir, geçmişi neye dayanır?

Tarihçilik, tartışmalı bir mesele aslında. Akademik tarihçilik, popüler tarihçilik ya da tarihi romancılık, hikâyecilik. Bunlar aslında birbirinden epey uzaktır. Burada okurun bilinçlenmesi gerekmektedir. Sadece okur mu? Elbette hayır. Tarih öğrencileri başta olmak üzere bütün öğrencilerimizin mutlaka anlatmaya çalıştığımız mesele hakkında bilinçli olması elzemdir.

Taha Niyazi Karaca’nın büyük bir titizlikle kaleme aldığı ve Timaş Tarih Yayınları’ndan ilk baskısı 2020’nin Kasım ayında çıkan “Tarihçi” isimli kitap, yukarıda kısaca anlatmaya çalıştığımız meselenin çözümünde ufuk açıcı bilgileri barındırmaktadır. Kurgusu ve üslubu okuru sıkmayacak kadar yalın olan “Tarihçi”de yazar kitabın girişine bir hatırasıyla başlamaktadır. Yazar burada soru-yanıt yöntemiyle ikna yoluna girmiştir ve bunda da başarılı olmuştur:

“Öğrencilerle sohbet etmek üzere bir liseye davet edilmiştim. Yaptığım konuşmadan sonra öğrenciler tarihle ilgili sorular yönelttiler. Bu sorulardan biri diğerlerinden farklıydı. Öğrenci tarihî bir konuyu merak etmiyor, tam tersine tarih ve tarihçinin varlığını sorguluyordu: ‘Sizler yıllarca süren araştırmalar yapıyorsunuz, kitaplar yazıyorsunuz, yaptığınız bu işin topluma ne faydası var? Bunu anlayamıyorum.’ Soru cesurca idi. Öğrenci açıkça ‘faydacılık’ bakış açısıyla tarihe ve tarihçiye bir değer biçiyor ancak bu değer pek de olumlu noktada bulunmuyordu. Öğrencinin tarihi ve buna bağlı olarak sosyal bilimleri gereksiz görmesindeki çıkış noktası açıktı. Bütün bilgi alanlarının insanlar için önemli olduğunu kısa ve etkili bir şekilde anlatabilmek amacıyla içinde iddia barındıran iki temel soru yönelttim (s.13).”

Tarih yazımının nasıl olması gerektiğinin merkeze alındığı çalışmanın “Tarih ve Tarihçi” başlıklı bölümünde yazar “Tarih nedir?” sorusu üzerinde şöyle durmaktadır:

“Tarihçinin henüz lisans eğitiminde tanıdığı ya da tanıması beklenen eserlerden biri Edward Hallett Carr’ın Tarih Nedir? Başlıklı yapıtıdır. Carr, ‘tarih nedir?” sorusunun gereksiz olmadığını göstermek için Cambridge Modern History’nin editörlüğünü üstlenen Lord Acton ile altmış yıl sonra aynı esere genel giriş yazısı kaleme alan Sir George Clark’ın ‘tarihi’ algılamakta gösterdikleri büyük farklılığı belirterek konuya girer. 19.yüzyılın pozitivist düşüncesini yansıtan Acton ile 20.yüzyılın beat kuşağının şüpheciliğini yansıtan Clark, dünyayı ve buna bağlı olarak tarihi aynı şekilde algılamayacaklardır. Carr’ın burada bahsettiği ‘tarih’ kavramı gündelik konuşma dilinin öznesi olan tarih değildir. Gündelik anlamda tarih, herhangi bir geçmişte meydana gelen olayları ifade etmek için kullanılır, bilimselliği ifade etmez. Carr’ın vurguladığı ‘tarih algısı’ tarihin bilimsel özne olarak nasıl değerlendirileceği veya algılanacağının ifadesidir. Zaman ve mekân değiştiğinde insanların algıları da değişeceğinden farklı zamanlarda ve mekânlarda yaşayan tarihçilerin oluşturdukları ‘tarihsel imgelem’ de yaşadıkları çağa bağlı kalacaktır (s.19-20).”
 

Tarihin bilimsellik kazanmasının 19.yüzyılın ilk yarısına denk düştüğüne dikkat çeken yazar, “tarih” kelimesinin günümüzde üç farklı anlamda kullanıldığını ve ilkinin yaşanan bütün geçmişin yani Latince tanımıyla ‘res gestae’nın ifadesi olduğunu belirterek diğer iki anlamı şöyle tarif etmektedir:

“Tarihin ontolojik yapısına uygun olarak üretilen bilgiyi (historia) ve o bilginin elde edilme yöntemini (methodos) belirler. Şu halde ‘tarih’ kelimesi özel anlamda tarihçi tarafından aktarılan olayların ve tarihçinin olay bilgisini elde etmek için başvurduğu bilimsel yöntemin doğrudan kendisini tanımlamaktadır. Tarihin yöntem ile ilgili anlamını tanımlamak görece daha kolaydır. Çağlar boyu değişen bilimsel algı tarihçilerin de bazı yöntemler geliştirmesini sağladı. Bu nedenle her ne kadar tarihin ve sosyal bilgi alanlarının bilim olup olmadığı tartışılmaya devam etse de bilim ile ilişkilendirilen tarihin tanımı 19.yüzyılın ilk yarısından itibaren bilimsel çalışmalarda yer aldı (s.21)”.

Söz konusu kitapta Taha Niyazi Karaca’nın “tarih” meselesini enine boyuna ele aldığı dikkat çekerken okurun da hayli bilinçleneceğini düşünmekteyiz:

“Tarihçi, anlatı ile kendisini ifade eder. Tarihsel bilginin sunum şekli aynı zamanda tarihsel yazım tarzlarını da ortaya çıkarır. Bu yazım tarzları çoğunlukla anlatı tarihçiliği (Hikayeci), öğretici tarihçilik ve araştırmacı tarihçilik olarak tanımlanır (s.237).”

Okuma notumuzu kitabın arka kapak yazısıyla bitiriyoruz:

“İnsanı ve toplumu kültür ortamından, tarihsel varoluşundan bağımsız olarak ele almak mümkün değildir. Tarihçinin rolü geçmişle övünmek, böbürlenmek veya geçmişte yaşamak değil günü anlamak ve toplumların kendilerine çekidüzen vermelerini sağlamak için tarihsel bilgiyi toplumun hizmetine sunmaktır. Tarihçi düşünce ürünü eserler ortaya çıkarmakla entelektüel iş üretir. Tarihçi güncel sorunları çözmek için bilgi üretmez, ama ürettiği bilgi sorunların kaynağının anlaşılmasını sağlar.

Taha Niyazi Karaca, kaleme aldığı bu eseriyle tarihçilikle ilgilenenlere, bu mesleğin esaslarını anlatarak tarih yolunda ilk adımlarını nasıl atmaları gerektiğini gösteriyor. Bir tarihçinin, mesleğini yaparken nelere dikkat etmesi gerektiğini, hangi kurallarla sınırlandırıldığını, alet çantasında nelerin bulunduğunu teker teker anlatıyor. Tarihçiliğin geçmişi ve günümüzdeki halini ortaya koyduktan sonra tarihçinin başvurduğu araştırma yöntemlerinin ve uymak zorunda olduğu etik kurallarının altını çiziyor. Kısacası, Taha Niyazi Karaca, bu çalışmasında ‘Nasıl tarihçi olunur?’ sorusunu cevaplıyor.”

YORUM EKLE

banner26