Hamamönü’nde bir dergâh: Hasret Kitabevi

Eski Ankara, zihnimin en hülyalı köşelerinde kendisini sürekli hissettiren bir şehir. Büyük İskender’den bu yana, Doğu’nun zenginliklerine ulaşmak için geçilmesi gereken en önemli güzergâhlardan birisi olarak yer edinmiş tarihte. Gerek Bizans gerek Selçuklular ve Osmanlıların şöyle göz ucuyla baktığı, orduların ve kervanların geçerken uğradığı küçük bir kasabadan ibaret olduğu söylenir. Bu ufak yerleşim yeri, fiziken küçüklüğüne rağmen tarihin üzerine yüklemiş olduğu yoğun mes’uliyetlerin bilinciyle Milli Mücadele’ye ev sahipliği yapmış ve yeni devletin başkenti olmayı başarmıştır. Bu açıdan bakıldığında tarihe mal olan Ankara’yı sadece siyaset odaklı düşünmek onun hakkını yemek olacaktır.

Eski Ankara’dan kimler mi geçti dersiniz? Ya da Eski Ankara’nın hazinelerini merak mı ediyorsunuz? Milattan önceye uzanan Frig kalıntıları ve Ankara Kalesi, Roma mezarları ve dikilitaşı, birbiriyle sımsıkı sarılı vaziyette Augustus Tapınağı ve Hacı Bayram-ı Veli Türbesi, tipik bir Selçuklu yapısı Aslanhane Camii ve Sinan’ın Ankara’daki tek eseri olan Cenab-ı Ahmet Paşa Camii, Suluhan ve Anadolu Medeniyetler Müzesi olarak kullanılan Mahmut Paşa Bedesteni, Taceddin Dergâhı ve Muhsin Yazıcıoğlu, Mehmet Âkif’in İstiklal Marşı’nı yazdığı ev ve Kurucu Meclis’in tarihi binası gibi birçok zenginliğiyle göz ardı edemeyeceğimiz bir şehir olarak bize gri tonların arkasından mavi bir tebessümle nazar ediyor.

Bunca zenginliğin yanında, ciddi ve başarılı bir restorasyonla gün yüzüne çıkarılan ve Ankara’nın ilk yerleşim yerlerinden biri olan Hamamönü, Ankara Kalesi’nin eteklerinde kıymetinin yeniden anlaşılmasının sevinciyle ziyaretçilerini ağırlıyor. Bu sevindirici durumun yanında Hamamönü, sanatsal ve kültürel anlamda Türkiye’nin sayılı yerlerinden olması gerekirken, biraz buruk bir şekilde közde kahve ve canlı müzik eşliğindeki nargileye kurban edildi. Fakat bu modernite ve gelişmişlik alameti kabul edilen zihniyet karşısında, birçok cami ve türbeleriyle direnişini sürdürüyor. Kalabalıklar ve egzotik kokular arasından sıyrılıp kendinizi Taceddin Dergâhı’na bırakarak soluk alıyorsunuz. İstiklâl Harbi’nin soğuk günlerinde Mehmet Âkif’i ve karlar altında unuttuğumuz Muhsin Yazıcıoğlu’nu hatırladıktan sonra derin bir titremeyi iliklerinizde hissediyorsunuz ama onların fedakârlık ve mücadelesini hürmet ve şükranla yâd ederek geleceğe dair ümitlerinizde bahar havasıyla çiçekler açıyor.

5 Ekim 2012 tarihinde sevgili dostum Semih Uzun’la birlikte ilk kez gittiğimiz Hamamönü’nde, kaderin ince ve büyülü yolları arasında, sıradan bir kitapçıdan ziyade esasen bir dergâh mesabesinde olduğunu sonradan idrak edeceğimiz Hasret Kitabevi’nde kendimizi bulduk. İlk gençliğimizin idollerinden olan Necip Fazıl hakkında bir kitabı incelerken, kitabın yazarını yanı başımızda hissetmek sarsıcı oldu: Necip Fazıl-Ordusunu Arayan Kumandan yazar Lütfü Şehsuvaroğlu. Kendisi kitabevinin sahibi. Onunla birlikteliğim bu vesileyle başladı. Gençliğin vermiş olduğu heyecan ve dünyayı omuzlarımda taşıdığımı zannettiğim özgüvenle bu bilge görünümlü adamın deryasına daldım. Günler yokuş aşağı doğru hızla yuvarlanırken, onunla birlikteliğimiz artıyor ve Hasret Kitabevi’nin asıl işlevini ve Lütfü Şehsuvaroğlu isminin ne anlama geldiğini yoğun bir şekilde anlıyordum.

Lütfü Şehsuvaroğlu 1980 dönemindeki milliyetçi-sağ kesimin önder ve sembol isimlerinden. 12 Eylül öncesinde Türk yurdunun bekası uğruna mücadele eden ve bu sevdası uğrunda darbe sonrası hapse mahkûm edilen, çeşitli işkencelere tanık olan bir mustarip. Muhsin Yazıcıoğlu’yla bu dönemde başlayan yol arkadaşlığı, merhum Yazıcıoğlu’nun şehadetine kadar devam etmiş. 1990 sonrası siyaset sahnesinde etkin rol alarak bürokrasinin çeşitli yerlerinde görev almış ve yine Muhsin Yazıcıoğlu ile Büyük Birlik Partisi’nin kurulması sürecinde faaliyet göstermiş. Birçok siyasi tecrübesinin yanında onun diğer önemli cephesi edebiyat-sanat alanındaki çalışmaları. Necip Fazıl’dan Cemil Meriç’e, Arif Nihat Asya’dan Abdurrahim Karakoç’a, Sezai Karakoç’tan İsmet Özel’e birçok isimle yakından ilişkiler kuran roman, şiir, inceleme türünde birçok kitaba imzasını atan ve Türkiye Yazarlar Birliği’nin de bir dönem başkanlığını yapmış bir yazar/şair. Onun özellikle Abdurrahim Karakoç ve Bahaettin Karakoç’la olan yakınlığı dikkate değer. Şair Karakoçlar’la yıllarca dostluk kurmuş ve onlarla çeşitli şiir söyleşilerinde beraber olmuş. Kendisi aynı zamanda ziraat mühendisi, musikişinas, program yapımcısı, gazeteci.

Lütfü Şehsuvaroğlu tarihten felsefeye, edebiyattan ziraata, ilahiyattan siyasete birçok alana dair engin bilgisi, hitabeti ve keskin bir zekâya sahip olması dolayısıyla karşısındakini bir anda etkileyebiliyor. Hasret Kitabevi, onunla birlikte bir bilgi şöleni, şiir akşamı, konferans, tarihe yapılan yolculuk gibi kalıplara giriyor. Siyaset, akademi, sanat camialarından her gün birçok önemli isimle bu dergâhta karşılaşmanız çok olağan bir durum. Türkiye’nin geçirdiği şu kritik süreçte, özellikle devleti yönetenler, Lütfü Şehsuvaroğlu’nun devlet terbiyesinden, danışmanlığından, yol göstericiliğinden faydalanmak zorunda. Bu, onu tanıyan hemen herkesin aklından geçen bir temenni. Lütfü Şehsuvaroğlu’nu ve bir dergâh, bir mektep olan Hasret Kitabevi’ni merak edenler Ankara Hamamönü’ne uğrayıp Hoca'nın bir kahvesini içebilirler.