Halil İbrahim bereketine münhasır sofralar

Göz teması beraberinde gönül temasını getiriyor. Yuvarlak masa toplantıları yani sofralar göz ve kalp temasının kurulduğu yegâne bir araya gelme şekilleridir. Kimseyi özel kılacak bir hiyerarşi köşesi yoktur sofraların. Herkes özel ve biriciktir. Herkes eşit bir şekilde yerini alır ve aile yüz yüze göz göze gelir sinide. Gönüller bir olur. İletişimcilerin her fırsatta dile getirdikleri göz teması en iyi yuvarlak masalarda, sofralarda ete kemiğe bürünür. En tabii olanı yere kurulan bir sofranın etrafında toplanılıp yenilmesidir yemeğin. Arzu etmemize rağmen bir yer sofrası yazısı değildir bu yazı. Gerek içinde bulunduğumuz şartlar gerekse bize dayatılan modern hayat insanların bir araya gelmelerine müsaade etmiyor. Yeni şehirleşme modellerimiz, ev modellerimiz zaman kavramımız, iş hayatımız hep bireyselliğe dayalı. Ailede eşlerin çalışıyor olmaları, çalışma saati farklılıkları, vardiyalar, çocukların okul saatleri, baş döndürücü hızın ve bu hıza yol vermeyen kalabalık, trafik vs. İnsanların beraber vakit geçirme zamanlarını azaltıyor, kalan zamanda da yorgun vakitlere denk geldiği için evler otel odaları gibi kullanılıyor çoğu zaman. Bedenen bir araya gelindiğinde bile ruhlarımız farklı mecralara akıyor. Çokça üzerinde durulan kaliteli vakit geçirme eylemi evlerde gerçekleşmiyor bir türlü. Ekranlar teslim almış ruhlarımızı. Televizyonda uzaktan kumanda ve çok kanallı yılların başladığı dönemde bir siyasimiz “Kumanda elinizde. Basın düğmesine kapatın sizi tutan mı var?” tarzında bir çözümden bahsetmişti. O kadar kolay değilmiş, bunu yaşayarak öğrendik.

Ahmet Haşim’in; modernleşmeyle birlikte günlük hayatı, Allah’a ibadeti esas alan on iki saatlik zaman diliminden müteşekkil alaturka saatin terkedilmesinin meydana getirdiği kırılmaları dile getirdiği ‘Müslüman Saati’ başlıklı yazıya kulak verelim. “Eskiden kendimize göre yaşayışımız, düşünüşümüz, giyinişimiz ve kendimize göre, dinden, ırktan ve ananeden hayat alan bir zevkimiz olduğu gibi, bu hayat üslubuna göre de “saat”lerimiz ve “gün”lerimiz vardı. Müslüman gününün başlangıcını şafağın parıltıları ve nihayetini akşamın ziyaları tayin ederdi. Madenden sağlam kapaklar altında saklı tutulan eski masum saatlerin yelkovanları yorgun böcek ayakları tarzında, güneşin sema üzerindeki hareketiyle az çok ilgili bir hesaba uyarak, minenin rakamları üzerinde yürürler ve sahiplerini, zamandan aşağı yukarı bir sıhhatle, haberdâr ederlerdi. Zaman sonsuz bahçe ve saatler orada açan, gâh sağa gâh sola meyleden güneşten rengârenk çiçeklerdi. Yabancı saati kuşatmasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, çeşitli vakitlerin kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik “gün” tanınmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslüman’ın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin olaylarını bu saatlerle ölçtüler. Gerçi, astronomik hesaplara göre bu “saat” iptidaî ve hatalı bir saatti, fakat bu saat hatıratın kudsî saatiydi. Güneş saatinin adetlerimiz ve işlerimizde kabulü ve ezanî saatin geri safa düşüp camilere, türbelere ve muvakkithanelere bırakılmış battal bir “eski saat” haline gelişi, hayata bakış tarzımızın üzerinde korkunç bir tesire sahip olmamış değildir. Giden saatler babalarımızın öldüğü, annelerimizin evlendiği, bizim doğduğumuz, kervanların hareket ettiği ve orduların düşman şehirlerine girdiği saatlerdi. Bunlar, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş ilgisiz dostlardı. Gelen yabancılar ise hayatımızı sonu meçhul bir düstura göre yeniden tanzim ettiler ve ruhlarımız için onu tanınmaz bir hale getirdiler. Yeni “ölçü” bir zelzele gibi, zaman manzaralarını etrafımızda darmadağın ederek, eski “gün”ün bütün setlerini harap etti ve geceyi gündüze katarak saadeti az, meşakkati çok, uzun, bulanık renkte bir yeni “gün” vücuda getirdi.” Hayatımıza giren her yenilik, her teknolojik gelişme ayarımızı bozuyor bir miktar. Biz konuyu çok dağıtmadan ailenin bir sofra etrafında toplanmasına getirip bu minvalde ilerleyelim.

Aile olmanın en belirgin özelliklerinden biridir bir sofra etrafında toplanılıp yemeğe oturmak. Günün yorgunluğunu üzerimizden atacağımız bereketin hâsıl olacağı güzel vakitlerdir. Bir hadis-i şerifte; “Efendimiz’e (sav) yöneltilen ‘Ey Allah’ın Resulü! Biz yiyoruz, ancak bir türlü doymuyoruz, ne yapalım?’ sorusu üzerine, Resulullah, (sav) ‘Ayrı ayrı yemekte olmayasınız?’ dedi. ‘Evet’ deyince Resulullah (sav), ‘Öyleyse yemeğinizde toplanın, bir sofra kurarak hep beraber yiyin, yemeğe Allah’ın ismini zikrederek (Besmele ile) başlayın. Böyle yaparsanız yemeğiniz, hakkınızda mübarek kılınır.’ ifadelerini kullanıyor. Efendimiz (sav) hem yaşantısı hem de söz ve beyanları ile birlikteliği tavsiye etmiştir. Mesela bir araştırmaya göre çocuklar anne ve babalarıyla düzenli olarak yemek yediklerinde duygusal ve zihinsel olarak daha sağlıklı bireyler oluyorlarmış. Düzenli aile yemeği yiyen gençlerin de iyi davranış ve iletişim becerileri daha yüksekmiş.

Dua sözlerimize konu olan “Halil İbrahim bereketi versin” ya da “Halil İbrahim sofrası olsun” gibi bereket kavramını içeren deyimler bireyselliği değil, birlikteliği ve ikram anlayışını ifade eder. Sözlü tasavvuf geleneğimizde onun sünnetine atıfta bulunularak; "Hz. İbrahim as, misafiri olmadığı hiçbir gün sofraya oturmazdı. O ikram eder, ikramı bereketlenirdi.” Hz. İbrahim as’in bu hassasiyeti dua sözcüğü olarak dilden dile aktarılarak çağları aşmış günümüze kadar gelmiştir.

Sofranın etrafında bir araya gelebilmek o evde ocağın yanması ve tencerenin kaynaması demektir aynı zamanda. Aile bireylerinin sığınacakları yuva işlevselliğini devam ettiriyor demektir. Trafikte çok sayıda getir-götür işlerini yapan motosikletli kuryelerin sayılarının her geçen gün arttığını görünce sofraların daha az kurulduğu sonucuna varıyoruz. On-on beş binadan oluşan küçük sokağımıza bile gün içerisinde ve gece geç saatlere kadar motorlu kuryeler gelip gidiyorlar. Oysa sofra kurmak, yuva kurmak ve cümle kurmak, birbirini tamamlayan halkalar. Sofra kurmadan cümle kurmamız zor, sofra kurulmadan kurulan cümleler yavan olur ve muhabbete dönüşmez. Ramazan ayı bunu bir nebze olsun sağlıyor. İnsanlar iftar vakti bir araya gelip beraberce iftar yapmaya çalışıyorlar. Çocukluğumda Ramazan ayının en çok sevdiğim yönü düzenli bir şekilde iftar vakti sofraya oturuşumuzdu. Malum, köyde mesainin sona erme vakti işlerin toparlanmasına bağlı olduğu için bazen geç saatlere sarkardı akşam yemeği ve uyuyakaldığımız olurdu… Günümüzde yemek pişirip sofra kurmanın bir yük olarak görüldüğü ve bunun üzerinden tartışma alanı açıldığını da not olarak ekleyelim.

Eskiye nostalji gözüyle bakıp kutsamak yerine, bizi sürekli canlı ve diri tutan geleneklerimize sahip çıkmalıyız. Yüzyıllardır uygulanagelmiş, denenmiş, gerek dini gerekse bilimsel olarak desteklenmiş örf ve geleneklerimiz toplumu besleyen kılcal damarlardır. Toplumu aile, aileyi de sıcak yuva ayakta tutar. Bu konuda çokça söz söyleniyor tekrara düşmemek adına burada duralım.

Düğünlerimizde, davetlerimizde ve bayramlarımızda kurulan sofralar ve meydana gelen birlik-beraberlik ruhu ve o sinerji ortadadır. Çocukluğumuzda köyde bayram namazı çıkışında köy odasına her evden bir sofra getirilir, namaz sonu bayramlaşıp o geniş sofra etrafına oturulurdu. Böylece eğer bir yolcunun ya da çevre köylerden birilerinin yolu köye düşmüşse aç kalmamış olurdu. Düğünlerimizde ‘velîme’ denilen düğün yemeği Efendimiz’in, “Bir koyun keserek de olsa, düğün yemeği ver.” Bu geleneğin amacı da bir araya gelip mutluluğun paylaşılmasına hizmet etmektir. «Sofraların en kötüsü, zenginlerin çağrılıp, fakirlerin unutulduğu sofralardır»düğünlerde fakir zengin ayrımı yapılmadan aynı sofra etrafında toplanılırdı. Şimdi davetiye usulüyle alınıyor kapalı salonlara insanlar.

Misafir ağırlama geleneği bile değişti. İmkânı olanlar misafirlerini evinde değil de dışarıda bir restoranda ağırlıyor. Misafirine evini, gönlünü açamayan, misafir ağırlamış olmaz, olsa olsa onu doyurmuş olur.

Sofra kurmak, cümle kurmak ve yuva kurmak birbirini tamamlayan halkalardır dedik. Sofra demek aynı zamanda hikâye demektir, hikâye biriktirmektir diyelim ve konuyu kapanmamak üzere açalım. Umarım meramımı anlatabilmişimdir.

YORUM EKLE

banner19

banner26