Hakikat medeniyetinin öncü şairi Sezai Karakoç

Sezai Karakoç’un anahtar kavramları büyük oranda Necip Fazıl’a benzer: Ehlisünnet, Hanefi, mutasavvıf, Türk, Osmanlı, İslam Medeniyeti, Diriliş, İslam Paktı, “Büyük Büyük Doğu”dur  o. Necip Fazıl’ın geliştirdiği metafizik dili, işaretlediği deruni sanatı, Batı’ya alternatif İslamî  düşünceyi Sezai Karakoç devralmıştır ve bu alanda Üstad’ın bıraktığı büyük boşluğu Sezai Karakoç doldurmuştur. Necip Fazıl’ın açtığı yolu biraz daha genişletmiş, arılaştırmış, sağcılıktan/muhafazakârlıktan uzaklaştırmış, sistemle olan farklılıklarını daha da belirginleştirmiş, ‘kökü mazide olan ati’ye  çevirmiştir. Karakoç’un dönemsel olarak kullandığı sağ, muhafazakâr gibi kelimelerin görünüşteki anlamlarına takılmamalıdır, çünkü o dönemde bu kelimeler, Müslümanların ensesinde boza pişiren maddelere karşı bir çeşit sütredir.   

Sezai Karakoç bulmanın, bilmenin verdiği rahatlık ve sükunet içinden konuşur. Bundan dolayı dili daha durudur. Savunmacılıktan ziyade atak bir dildir onunki. Adı üzerinde “Diriliş” der. Ba’sube’de’l-mevt’ten alır adını. Kendi döneminin, İkinci Yeni’nin, materyalist, ateist, egzistansiyalist ve nihilist insanlarına karşı verilmiş bir cevaptır Diriliş. Öldükten sonra dirileceğiz. Bunun içinde ‘öldü’ denilen medeniyetimiz de dirilecek mesajı vardır. Osmanlı’nın  üretmiş olduğu medeniyet, zaten durdurulmuş bir medeniyet idi. Öldürülmüş bir medeniyet değildi. Bunu tekrar diriltmemiz lazım diyerek yola çıkar Sezai Karakoç. Kendi kavramlarını oluşturmuş bir düşünce adamıdır o.

“Yitik Cennet”te;  Füsûsu’l-hikem’i yeniden, medeniyet merkezli olarak yorumlar.

Bizim kanaat önderlerimiz, öncülerimiz, edebiyatçılarımız derken işte bunu demek istiyoruz. Fıkıh’ın tarifi için “İnsanların lehine-aleyhine olan şeyleri bilmesidir.” denir. Fakih, nasslardan istinbat eden, hükümler çıkaran kişidir. Eğer fıkhın anlamı aynı zamanda ince anlayış, derin vukufiyet ise, o anlamda söylüyoruz ki günümüzün fıkıh alimi Sezai Karakoç’tur.

Sezai Karakoç der ki: “Türkiye’de yabancılaşma edebiyat, kültür üzerinden geldi. Biz edebiyat vasıtasıyla yabancılaştık dinimize, tarihimize, benliğimize. Ateizm, komünizm edebiyatla neşv ü nema buldu. Tanrı’dan uzaklaşmak da öyle. Kurtuluş da aynı yerden hareketle mümkündür.”

Edebiyatın her türünde eser vermiştir

Bundan dolayı Sezai Karakoç edebiyatın hemen bütün türlerinde eserler yazmıştır. Tür değişir ve fakat mesaj, içerik değişmez onda. Hepsinde Diriliş ve diriliş ülküsü vardır. Bu bakımdan Karakoç, Necip Fazıl’ın izindedir.  O kadar ki Üstad davasını anlatmak için nasıl Büyük Doğu Cemiyeti kurmuşsa Sezai Karakoç da Diriliş Partisi (Yüce Diriliş Partisi) kurmuştur. Karakoç’un böyle bir teşkilatlanmaya gitmesinin en önemli nedeni, milleti alternatifsiz bırakmamaktır. Ben içimde bulunduğum şartlar dahilinde milletime siyasi çözüm teklifimi de sundum, onları çaresiz bırakmadım, üzerime verilen kulluk görevimi yaptım, demektir bu. Diriliş düşüncesi ne ise Diriliş Partisi de odur. Diriliş düşüncesinin temelindeki âlim, mutasavvıf, münevver kadrosu bu büyük davanın temellerini göstermesi bakımından manidardır:

Mevlana, İbni Arabi, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazzali, Malik B. Nebi, Ali Ahmed Said, İkbal, Dehlevi, Hurşid  Ahmed, Muhammed Hamidullah, Malik Binnebi, Seyyid Kutub, Vedad  Fuad Belli, İmam-ı Bûsirî, Kâab bin Züheyr, Muhammed Abduh, Cevat Yahya Bey, Necati Bey, Mehmet Akif, Eşref Edip ve İslam medeniyetinin diğer önemli simaları hep Diriliş’tedir.

Medeniyetimizin kılcal damarlarını işaret, o çizgiyi güne taşımak ve Diriliş erlerini köklerimiz, referanslarımız hususunda bilinçlendirmek için böyle kuşatıcı bir ufuk çizer Karakoç.

Sezai Karakoç bize ne teklif ediyor: “..Biz, düşünmeyi durdurduğumuzdan, İslam’a olan ilgimizi gevşettik, hatta yer yer kopardık. (…) Düşünme bağımsızlığımızı yitirdik. (...) Üniversiteler, bağımsız düşünce ve kendi kültürümüzü araştırma ve kurma merkezleri olacağına, yabancı misafir profesörlerin sürekli konferans ve seminer müesseseleri haline geldi. Ve misafir yerlileşti, evin sahibi oldu. Evin sahibi uzun bir yolculuğa çıktı. Acaba ne vakit dönecek dersiniz.”

Dikkatinizi çekerim. Üniversitelerle ilgili yargıları büyük oranda Necip Fazıl’ın teklifleri ile aynıdır. Ve otuz sene önce söylenen bu sözler bugünkü üniversitelerimiz için de geçerlidir.

Çağdaş İslâm düşüncesini temsil eden ekoller

Sezai Karakoç, yukarıda bazılarını zikrettiğimiz portrelerle ilgili şunları söyler: “Geçen yüzyılın sonu ve bu yüzyılın başında, İslâm düşünürleri, Batıya karşı daha çok din ilimleri çerçevesinde İslâm’ı savunmakta ve müsteşrik etkisini yıkmak için yine müsteşrikin alanından sadece ihtisas diliyle konuşmaktadırlar. Bir nevi müdafaa konuşması. Ferit Vecdi, Reşit Rıza, Muhammed Abduh, Cemaleddin Afganî, ufak bir farkla Muhammed İkbal ve Mehmet  Âkif, yıkılmakta olan yapıyı korumak için, bilhassa Batıya karşı, klâsik İslâm bilgileriyle donanmış olarak, daha çok ilmî bir muhtevayla ve münazara üslubuyla, bir düşünce direnişinde bulunurlar. İkbal ve Âkif, buna şiir gücünü de katmak ister. Ayrıca İkbal, felsefe ve tasavvufun imkânlarından da bir ölçüde faydalanır. Bağımsızlık ve kurtuluş savaşlarının İkbal ve Âkif’e duygu dünyasının kapılarını açtığı söylenebilir. Şiirin ve tasavvufun da kapısını... Birinci Cihan Savaşı öncesi ve sonrasında, İslâm Düşüncesi, demek ki, ufak bir istisna veya daha doğrusu fazlalıkla çevresinde bir edebiyat hâlesi taşıyan durumuyla, daha çok, akademik plândadır.

(…)Bu düşünürler, düşünceye, ayrıca, umut, şevk ve gerçek aşkını katmış, hayatlarını İslam’a adamış ve İslâm uğruna harcamış bulunuyorlar. Türkiye'de Necip Fazıl Kısakürek, Mısır'da Seyyid  Kutub ve arkadaşları, Pakistan'da Mevdûdî, Nedevi ve arkadaşları, Kuzey Afrika'da Malik Bin Nebi ve daha birçok yazar, düşünür ve şair bu çağın ikinci İslam düşüncesi hareketini yürütmüşler ve İslâm insanın kültür, siyaset ve ekonomide batı köleliğinden kurtulması için bir düşünce cihadına yer yer, ülke ülke girişmişlerdir. Bu uğurda hapisleri atılmış, suikastlere uğramışlar, hatta can verip şehit olmuşlardır. İslâm’ın, geçirilen mahkûmluk yıllarından sonra tekrar ayağa kalkması için ileri atılmışlar ve Müslüman halkları uyarmaya var güçleriyle çalışmışlardır. Bu, bu çağın en büyük destanıdır. Bir düşüncenin diriliş destanıdır.”

“Âkif’in bu düşünürlerin tesiri altında kalışı mübalağa edilmiştir. O zamanın çağdaş İslâm düşüncesini Mısır ve Hint ekolü diyebileceğimiz iki ekol temsil ediyordu. Mısır Ekolü (Ferit Vecdi, Reşit Rıza ve Muhammed Abduh...)  daha çok akılcı ekoldü. Mısır'ın öbür İslâm ülkelerinden önce batılaşması, ona bu çerçeveyi vermişti. Hint ekolü ise, daha çok batının esi-ri olmanın yol açtığı bu teselli ihtiyacıyla ve görüş imkânlarıyla, Batı zincirlerini kırma esasına dayanan tarihî ve tasavvufi bir karakter gösteriyordu. (İkbal). Tarihî perspektif, C. Efganî'de ağır basıyordu. Türk ekolü denebilir ki, bunların yanında zayıftı. (…) Ancak, Meşrutiyette, çeşitli tezlerin alternatifliği söz konusu olunca, İslâm tezi de en kısa bir sürede, kendini kurmuş ve başta Mehmet  Âkif in gözüyle, o zamana kadar eserlerini vermiş bulunan çağdaş İslâm düşünürlerine bir bakış atmış ve yüzünü döndürmüştü. Âkif bu dönemde, bu yüzdendir ki. İslâm yazarlarından tercümeler yaptı. O, adeta  bu fikir adamlarının ortaya attığı  fikirlerin Türkiye’deki bir müdafii, o ekollerin bir şairi gibi gösterilir. Halbuki Türkiye’de yeni İslam düşüncesinin doğuşuyla diğer ülkelerde doğuşu apayrı olmuştur. Türkiye’de esas İslam devleti kurulu bulunduğundan; İslam, düşünce sistemi olmaktan çok, davranışlarda ve kuruluşlarda yaşıyordu. (…) Bunun için Mehmet Âkif fikirlerini bu düşünürlerden çok, sokaktan, aileden, klasik kültürden, toplumdan, devletin sarsıntılı halinden ve nihayet kendinden alıyordu. Bu İslam mütefekkirlerinin tesiri, kendisinde İslam fikrini doğurmuyor, esasında var olan bir ülküyü geliştirmeye ve beslemeye yarıyordu.”

Osmanlı medeniyeti durdurulmuş bir medeniyettir

Bugün, İslâm’ın dirilişi diyorsak, bu medeniyetin tozlarından arınıp, silkinip uyanacağını ve tüm insanlığa ışığını yeniden saçacağını söylemek istiyoruz. Diriliş tezi, birçok açılardan ele alınan İslâm’ı, tarih ve medeniyet perspektifinden açıklıkla ortaya koyma çalışmasıdır. İslâm medeniyetinin yeniden doğuş yolunu arama denemesidir bu tez. Bir çağrıdır aramaya ve bulmaya ve araştırmaya. Bir duadır, ilhamını lütfetmesi için Ulu Tanrı'ya.” “Yeniden bir bütünleşme, ancak, medeniyetimizin dirilişiyle olacaktır. O düşünceler birleşecek ve yaşamak için bir ortam ve dayanak bulacaktır,  medeniyet olmaksızın, inançlar ve düşünceler askıda kalır, havada erir, olur:”

“Toynbee'nin dediği gibi Osmanlı medeniyeti bitmiş, tükenmiş; ömrünü tamamlamış bir medeniyet değildir; durdurulmuş bir medeniyettir. Yani dış güçler tarafından zorla, kuvvetle durdurulmuş bir medeniyettir. O durma devam etmektedir. Ama tarihin bir ânında, bir hamle, bir atılım o durmayı yeniden bir gelişime ve dirilişe çevirebilir, çevirmelidir.”

Denilebilir ki İslamî düşünce Türkiye’de Sezai Karakoç ile daha ümmetçi, daha evrensel bir dil ve duyuşa kavuşmuş, boşluklar doldurulmuş, yerellikten kurtulmuştur. Onda Necip Fazıl’ın şablon çözümleri görülmez. Çözümler siyasi, kültürel, ekonomik vs. olarak birbirini tamamlar şekilde bütüncül olarak teklif edilmiştir. Karakoç, İslam, İslam’ın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, Ruhun Dirilişi adlı eserleri ile önce itikad, inanç dünyamızı tecdit eder. İçimize komünizm, faşizm, sosyalizm, Nazizm, Batıcılık gibi isim değiştirerek giren küfür, nifak, şirk unsurlarını tespit eder ve kelime-i tevhid’i yeniden safiyetine kavuşturur. Çünkü esas olan itikad’dır, imandır, tevhid’tir. Çağ ve İlham’a yeni bir bakışla tehlikelere işaret edilir.  “Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi”ne ancak böyle varılacaktır. Mesela,  bu bağlamda “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nü, (1967), İslam Paktı tekliflerini zikredebiliriz. Karakoç bu teklifleri yazdığında  (1967-68)  Necmeddin Erbakan siyasette değildi (1969); bu hususta Karakoç, Hoca’dan öncedir.

Sezai Karakoç bu ve benzeri düşünceleri ile kendi neslinin en önemli düşünce adamları arasına girmiş ve Diriliş’ten sonra kendi dergilerini, yayın evlerini kuracak Edebiyat, Mavera gibi İslamcı atmosferde fikir ve sanat eseri üretecek kişileri de yetiştirmiştir.

Diriliş dergisi, sadece edebiyat dergisi değildir

Diriliş dergisi bu dergilerden faklı olarak sadece edebiyat dergisi değildir, aynı zamanda bir düşünce dergisidir. Ve kendilerini ardılı gibi gösterseler de bu yeni dergilerde Diriliş’in sözünü ettiğimiz yelpaze genişliği ve derinliği yoktur onlarda.

Diriliş’te; İslami düşüncenin en önemli portreleri; modern şiir, öykü, tiyatro ve fikir yazıları sinema, tiyatro, müzik ve diğer sanat dalları ile yan yanadır. Diriliş, çevresinde topladığı ve daha sonra Edebiyat ve Mavera dergisini çıkaracak gençlere ve okuyucusuna yeni bir tavır, yeni bir bakış açısı, yeni bir sanat anlayışı ve dil kazandırmıştır.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Sezai Karakoç veya Diriliş dergisi olmasaydı; Edebiyat ve Mavera dergisi çevresinde gelişen modern İslami edebiyatımız ya olmayacaktı ya bu seviyeyi henüz ulaşamamış olacaktık. Şiirimiz Necip Fazıl’ın izinden giden bir taklit şiir, hikayemiz de dini hikayeler diyebileceğimiz yer yer Ömer Seyfettin çizgisinde olan bir hikaye olacaktı.

Sezai Karakoç’un  Büyük Doğu için söylediklerini pekâlâ Diriliş dergisi için de söyleyebiliriz. Karakoç bir yazısında şunları söylemektedir : “Büyük Doğu’yu sadece dergi zannedenler aldanırlar. Büyük Doğu bir mekteptir. Bir düşünce, edebiyat ve aksiyon akımıdır. Türk düşünce, edebiyat ve aksiyon hayatı İslam’dan uzaklaştığı bir günde doğmuş ve tam yirmi beş yıl fikir, sanat ve aksiyonda sürekli olarak ağırlığını duyurmuş, bütün bir gençliğe ideal aşılamış kutlu bir ocaktır. Büyük Doğu’nun meş’alesi, en sıkıntılı terör günlerinde bile sönmemiş, yanmış, gönüllere ışık ve umut vermiştir. (…) Büyük Doğu yepyeni bir nesil yetiştirdi. Hatta birçok kimse onun ne kadar tesirinde olduğunun farkında bile değildir. Ama İslam idealini güden kaç kişi ve organ varsa az veya çok Büyük Doğu’nun tesirinde kalmıştır. Bu inkar edilemez bir hakikattir.”

Özetle bu cümlelerde geçen ‘Büyük Doğu’ ifadesi ‘Diriliş’ ile yer değiştirebilir.

Öyle anlaşılıyor ki Sezai Karakoç’un şairliği onun düşünce adamlığının önünde seyretmektedir. En azından bu tespit önemli bir kesim için böyledir. Onun büyük şair oluşu bize yetmektedir.

Biz de diyoruz ki hayır! Şairi ikiye bölmeyin. Onun nesri ile şiirini, yazdıkları ile hayat çizgisini ayırmayın. Bu öncelikle Sezai Karakoç’a sonra da onun dile getirdiği hakikate haksızlık olur.

YORUM EKLE