Hû Konşu! Susun, konuşma başlıyor!

Sessizlik… Konuşma şimdi başladı.
Sükût… Ve Konuşma şimdi asıl.
Susun! Konuşma başlıyor.
Hû Konşu!

Kitabına böyle bir giriş yapıyor Ali Ömer Akbulut. Hû Konşu, Şule Yayınları arasında çıkan (Ocak 2020) bir poetika kitabı. Şiir üzerine derinlikli bir düşünceyi önceleyen ve kuramsal bir bakış açısını işaret eden keskin çizgileri olan bir kitap Hû Konşu.

Şiir yazmaktan da öte kuşatıcı bir bakış ve duruş isteyen ağırlığı vardır şiir üzerine yazmanın. Şiirin şifrelerini çözen, şairin yol anahtarını cümlelerinde biriktiren bir iç denetim mekanizması olarak görülebilir poetik yazılar. Şiirin uzun ve meşakkatli yolculuğuna çıkmak isteyenlerin mutlaka donanım olarak olmazsa olmazlar listesinin ilk sırasında yer almalı şiir üzerine yazılanlar.

Hû Konşu’da otuz bir yazı var. Tüm yazıların merkezinde “şiir” var. Daha yazıların adından başlayan bir gizem konunun içine çağırıyor okuyucuyu. Sıradan bir kitapla ve anlatıyla karşı karşıya olmadığını hemen hissettiren bir duruş hakim. Bu gizem kitabın adında da kendine yer buluyor.

Şiir üzerine derinlikli konuşmalar

Şiir Şefkatten Öldürür, Şiir Kelimesini Arıyor, Dilsiz Kulaksız Şiir, Şiir Ezelden Aşinadır İnsana, Şiir Aptalların İşidir, Taşı Taşırsa Şiir…. ve diğerleri. Başlıktan anlam çıkarmak çok da kolay değil Akbulut’un yazılarında. Mutlaka cümlelerin ruhuna nüfuz etmek gerekiyor. Sadece şiir değil çünkü karşımıza çıkan. Sık sık felsefenin de ruhunu yoklayan yazılar bunlar. Derinliğini, Kuran’dan, hadisten, felsefeden alan ve şiirin yolunu Rahmani bir çizgide hizalayan bu tutum, kitabın neredeyse tümüne hakim.

“Şiirin kelimesi dünyaya etki edebilir. Dünya, şiirin kelimesiyle bir fiile niyet edebilir ve insana medar olmak için harekete geçebilir. Kenz-i Mahfi’nin varlıkta tebellür eden harikuladelikleriyle ve kâinatı kaplayan sevgisiyle şiir ‘kendinden geçme’lidir.”

Hikmetli bir hikâyeye girer gibi başlıyor Akbulut’un yazıları. Yanına; şiiri, özgün duruşu, metafizik olanakları, kuramsal altyapıyı alarak yapıyor bunu.

“Şiirin gözü dışarıda olmaz, aradığı evin içindedir. Eli iştedir şiirin, içtedir.  İçtekine erişebilirse bir kere, o zaman çıkan çıkar yârin oynaşına. O zaman söyler ne söyleyecekse. Lakin bu otoyola çıkmak kadar tehlikelidir. İçteyken cennetindedir şiir; lütfun bahçesinde, şefkatin ellerindedir. Çıkınca cennetten kendi kendine iş tutma sevdasına düşer, söylenir durur.”

Şiir, hayat, felsefe

Ali Ömer Akbulut, şiir üzerine yazarken aslında hayat üzerine de mümin bir bakış açısı ile içsel tekinlerde bulunuyor. Şiirle hayatın felsefesini buluşturuyor bir bakıma Akbulut. Buluşma noktası; “dünya.” Her şeyiyle dünyayı kabullenmek şiirin de ruhuna denk düşen bir yapıya sahip.

“Çok değerli dünyayı çok anlamlı katmanlar sunarak onu aşmayı başaramazsınız. Haklı bir insani hoşnutsuzluk merhametsizliği getirmemeli peşinden. Şiir, malumatla dolmuş bir büyük edasıyla değil, her şeyi yepyeni bir zevkle anlamaya çalışan bir çocuk edasıyla sorular sormalıdır dünyaya.”

Merkezde dünya olunca eleştiri de kaçınılmazdır. Akbulut’un eleştirisi de hikmet ve hakikat merkezli bir yaklaşımla şiire doğru evriliyor. Şiirin hafife alınması, şiirsellikten uzaklaşmak hem sözü hem şiiri incitmektedir.

“Şiir adına ortaya çıkan ‘söylenceler’ dünyanın evrildiği çokdeğerlilik ve hız içinde, çok değerli bir biçimle ve hızla ‘söyleniveriyor.’ Her yere, her şeye yetişip her şey için bir değer ve yasak vazederek ‘takıntılı’ bir lafazanlık peşinde bu söylenceler. Buna karşın ‘kadim bir söz’ nostaljisine kapılan bir söyleme olan şiir ise kalplerde makes bulmaktan çok uzak sevimli bir saygıyla karşılanıyor.”

Hû Konşu okunurken görülecek ki yazar bizi farklı bir dünyanın içine çekmek istiyor. Salt şiirle bezeli olmayan, atmosferi çok çetin ve keskin bir üçüncü boyut bu alem. Klâsik bir poetika sunmak yerine akıl ve zekâ arasındaki ince çizgide hakikat ikliminden şiirler söylenmesini istiyor Akbulut. Şiire yüklenen ağır sorumluluğun izleri ve etkisi var onun işaret ettiği noktada.

“Yanıp kavruluyoruz. Bu hâl pişirir mi bizi dersiniz, alır mı hamlığı üzerimizden? Âdem gibi adam olur muyuz? Kime düşer adamlık? Umalım mı adamlık düşsün diye? Adamlık düştü? Düşen; olduğu asli yerden ayrılığa uğramış, aşağı inmiş, atılmış değil midir? Bu durumda ‘adamlık düşmesi’ dahi bir yerden edilme, bir yerden ayrılığa uğramak mıdır? Yerinde olmayan bir yerde miyiz demektir şu halde? Akıl şaştı; şaşar. Akıl şaşmak için vardır.”

Şiire ve düşünceye ağır sorumluluk yüklüyor Akbulut. Yapılan işin şakası yok. Ciddi bir uğraş olarak görüyor şiiri. Bu sebeple de Rahmani olan kaynaktan beslenmeyi de ihmal etmiyor. Dayanağı ve sonucu üst bir perdeden seslendirerek yolunu açıyor.

“Toplum dışık ve aptallıkla etiketlenerek, buranın salt dünyalığından; alışılmadık, karşı koyuşu zorlaştıran ‘farklı şeylerden’ bahsetmesi sebebiyle ‘şair’ diye anılan Cevamiü’l-kelim [Kelam’ın Efendisi] Resuli Zişan Efendimiz, belki de işte böyle bir zamanda zevk ve şevkle ‘Cennetliklerin çoğu eblehler [saf aptallar]dır.” buyurmuşlardır. Zevkle ve şevkle, aynı hakikati aidiyetle aptallığı ve bu aptallığın getireceği bütün kötülükleri üstlenerek diyoruz ki:

“Şairler edebiyat kamusunun Çingenesi’dir. Ve şiir, aptalların işidir.”

“Kulağınız varsa kalbiniz korkudan duracak.
Kalbi olan girebilir!”

Ali Ömer Akbulut, kalbi olanları bir yolculuğa çağırıyor. Kimin nefesi yeterse, kimin şiiri sırtına bir vebal gibi duruyorsa buyursun gelsin. Ne de olsa hepimiz iflah olmaz komşularız bir dizenin ardına düşen.    

YORUM EKLE