Âh Endülüs vah Endülüs!

Endülüs’te raks…

İspanya deyince bazılarının aklına Real Madrid ve Barcelona gibi dünya futbolunun dev takımları gelse de benim aklıma Endülüs, Endülüs deyince de Türk şiirinin zirve isimlerinden biri olan Yahya Kemal Beyatlı’nın “Endülüs’te Raks” şiiri gelir. Bu şiir, bizi buram buram maneviyat kokan kadim İslam şehrine götürür. İşte üstadın o tılsımlı beyitleri:

Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...

Şevk akşamında Endülüs üç defa kırmızı...

Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neş’esiyle bu akşam bu zildedir.

Yelpaze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...

Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;

İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.

Alnında halka halkadır aşüfte kâkülü,

Göğsünde yosma Gırnata’nın en güzel gülü...

Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir

İspanya varlığıyla bu akşam bu güldedir.

Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;

Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...

Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...

Şeytan diyor ki, sarmalı, yüz kerre öpmeli...

Gözler kamaştıran şala, meftun eden güle,

Her kalbi dolduran zile, her sineden: Ole! (1)

Endülüs’te İslâm medeniyetinin izleri…

Endülüs, İslâm kültürünün sentezlendiği kadim bir coğrafyadır. Zulme karşı direnişin sembolüdür. O, Avrupa’da kurulmuş en büyük medeniyetlerden biridir. 711’den 1492’ye kadar İber Yarımadası’nda hüküm sürmüştür. Sekiz asır hüküm süren bu sıra dışı kadim medeniyet, çağa altın mührünü vurmuştur. Avrupa, insanî nefesleri buradan soluklanmıştır. Bugün İspanya’da Endülüs mirasının maddi ve manevî yansımalarını bütün çıplaklığıyla görürsünüz. İspanyolcadaki Arapça kelimeler, bu uygarlığın köklü izlerinin sese ve söze ait olanlarıdır. Endülüs, şahsına münhasır coğrafî, siyasî, sosyal ve kültürel hususiyetleriyle İslam tarihi içerisinde bambaşka bir yeri ve önemi olan bir bölgenin adıdır.

Endülüs demek, bize bu coğrafyanın kapılarını ardına kadar açan Târık b. Ziyâd demektir. Bu topraklarda dolaşırken Müslüman coğrafyasının doyumsuz havasıyla soluklanırsınız. Kendinizi bir Anadolu şehrindeki gibi huzurlu hissedersiniz. Zira maddi ve manevî yansımalarıyla Batı Avrupa’da bir İslam atmosferi ve huzur adası inşa edilmiştir.

Bu topraklar nice şair ve yazarlara ilham kaynağı olmuştur. Ünlü İspanyol yazar Miguel de Cervantes, anıtlaşmış eseri olan Don Kişot (Don Quixote)’u Endülüs’ün mümtaz şehirlerinden sayılan Sevilla (İşbiliye)’da yazılmıştır.

Kurtuba (Cordoba) şehri ve gözü yaşlı Kurtuba Camii…

Günümüzdeki adıyla Cordoba, nam-ı diğer Kurtuba, Madrid’e yaklaşık 400 km mesafede bir İslam şehri… Şehir, dümdüz bir araziye kurulmuş. İhtişamlı zamanlarında sekiz yüz binleri görse de, günümüzde şehrin nüfusu yarıya inmiştir. İbn Hazm, İbn Tufeyl ve İbn Rüşd gibi edebiyatçı, tarihçi, âlim ve filozoflar bu topraklarda yetişerek isimleri zamanın göbeğine yazılmıştır. Kurtuba, var oluşundan beri İslam’ın hüznünü yansıtan ayna olmuştur.

Endülüs Emevilerinin başkenti Kurtuba’da vaktiyle altı yüz cami bulunmaktaydı. Bunların en gözdesi ve ihtişamlısı Kurtuba Camii’ydi. Fakat bu cami, 1236’da katedrale çevrilmiştir. Guadalquivir(Vad’il Kebir) ırmağının kenarındaki bu cami, dünyanın en büyük ve kadim camilerinden kabul edilir. Bu mabet, en fazla sütuna sahip olmasıyla da dünyada tektir. Bu görkemli camiin at nalı şeklindeki mihrabı ve minberi görülmeye değerdir.

Kurtuba Camii bugün ne kadar görkemliyse, müminlerin secdelerine şahit olamadığı için, bir o kadar da hüzünlüdür. Elli bin cemaatin aynı anda ibadet edebileceği devasa Kurtuba Camii’nde, çan kulesine çevrilmiş minareleri görmek, insanın içini acıtıyor. A. Karakoç’un “Üşüyenler” adlı şiirindeki  “Ezanlar buz tutmuş minarelerde” dizesi, tam da bu acıklı durumu anlatıyor. Kurtuba Camii, tevhid nidalarını duyacağı kutlu asırların özlemiyle yanıp tutuşuyor.

Gırnata (Granada), Sevilla (İşbiliye) ve ötesi…

Gırnata (Granada)’da cümle varlıklar size sanki gülümser. Zira bu mütebessim şehir, 1492’ye kadar İslâm uygarlığı dairesinde kalmıştır. Bugün o cadde ve sokaklarda dolaşırken bir İslam şehri havasını doyasıya hissederek huzur bulursunuz. Buradaki İslâmî mimarî, şehrin doğu medeniyetine ait olduğunu adeta haykırmaktadır. Hüzün ve coşkuyu en iyi şekilde yansıtan Flamenko, Granada’yı da içine alan Endülüs’ün dünyaya armağanıdır.

Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’ın şu tespiti çok doğru ve yerindedir: “İspanya’nın neresine giderseniz gidin, en güzel yapıların Müslümanların egemenliği döneminde yapılmış olduğunu görürsünüz. Bu yüzden İspanya’da Hıristiyanların egemenliği ne kadar sürerse sürsün, Elhamra ve Kurtuba Camii ayakta kaldıkça, kimse Müslümanların kültür ve sanat seviyesine ulaşamayacaktır.” (Hicaz’dan Endülüs’e, s. 156)” Doğru söze ne demeli, mükemmel teşhis…

Gerçekten de Endülüs bölgesinde İslâm’ın buram buram kokusu içimize dolar. Sevilla (İşbiliye) deyince de ünlü mutasavvıf, İslâm düşünürü ve şâiri Muhyiddin İbn Arabî gelir akıllara.  Bu kıymetli ve kudretli İslâm âlimi, ilk eğitimini burada tahsil etmiş, uzun süre bu topraklarda yaşadıktan sonra Şam, Bağdat ve Mekke’ye seyahat etmiştir.

İslâm şehirleri, insan merkezli medeniyetin mücessem abideleridir. Mekke, Medine ve Kurtuba bunların en başta gelenidir. Endülüs’ün payitahtı Kurtuba, İslâm medeniyetinin görkemli izlerini üzerinde gururla taşır. Buradaki mimarî, bu medeniyetin asaletini tescil eder.

Gemileri yak(tır)an Endülüs fatihi Târık Bin Ziyâd…

“Gemileri yakmak” deyimini dilimize kazandıran hadisenin kahramanıdır Târık Bin Ziyâd… O, Emevîler zamanında, Afrika’nın fethi için vazifelendirilmiş, Mûsa bin Nusayr’ın azâdlı kölesidir. Târık bin Ziyâd, emrindeki dört gemi ve yedi bin asker ile 711 (H. 92) yılında Endülüs’e hareket etti. Askerler, İspanya’nın güneyinde gemilerden inip karaya çıktılar. Târık bin Ziyâd, bir rivayete göre bütün gemileri yaktırdı, sonra da askerlerine şöyle hitap etti: “Ey mücahit kardeşlerim! Görüyorsunuz, arkamızda deniz, önümüzde düşman var. Artık geriye dönüşümüz kalmadı. Düşmana saldırıp bu toprakları almadan başka çaremiz yoktur.”

Târık Bin Ziyâd, düşmana elçi göndererek onları İslam’a davet etti. Bu teklifi kabul görmeyince, şiddetli bir savaş başladı. Târık Bin Ziyâd zorlu bir savaştan sonra, kral Doderiche’ye ulaşarak, bir kılıç darbesiyle onu yere serdi.

Endülüs fatihi Târık Bin Ziyâd, cesur, güçlü ve dirayetli bir komutandı. Aynı zamanda çok yetenekli bir hatipti. Sebte’den gemilerle İspanya’nın en güneyindeki Calpe bölgesine ulaşan Târık, karargâhını burada kurduğu için, iki kıtanın birbirine yaşlaştığı Cebelitârık, ismini ondan almıştır. Endülüs İslâm medeniyeti, bu gözü pek kahramana çok şey borçludur.

İslâm medeniyetinin şaheseri: El-Hamra Sarayı…

İspanya’da Endülüs İslâm Devletini kuran Müslümanlar, bu ülkede pek çok sanat eseri de meydana getirdiler. Bunların başında, 1232’de yapımına başlanan El-Hamra Sarayı gelmektedir. El-Hamra, İslam mimarisinin Batı dünyasında en bilinen örneğidir. Burası İslam mimarisinin gurur abidesidir. ‘Kızıl’ anlamına gelen “el-hamrâ” sıfatı, inşaatta kullanılan kil harcın kızıla çalan rengi sebebiyledir. Bu saray, tarih boyunca birçok tahribata maruz kalsa da, mevcut haliyle dimdik ayaktadır.  Avrupa’daki engizisyon zulmüne karşı, İslam’ın gülen yüzünü temsil etmektedir. Ayakta kalan İslâm saraylarının, tartışmasız, en şöhretli olanıdır.

El-Hamra Sarayı, Gırnata şehrine ve Darro Nehri’ne bakan, hâkim bir konumdadır. Arap Dünyası Enstitüsü eski Başkanı Edgar Pisani, Elhamra'yı bakın ne de güzel anlatır:

“Endülüs İslam sanatını, Müslüman İspanya tarihinden ayrı düşünmek imkânsızdır... Elhamra inşâ edilirken hiçbir şey tesadüfe bırakılmamış, her detay itina ile hesaplanmıştır. Kavislerin bölünüşünde, tek ve çift sütunların hoşa geden bir tarzda yerleştirilmelerinde, kapı ve pencere yerlerinin tespitinde bunu anlamak mümkündür. İşte bu sayede harikulâde perspektifler ortaya çıkmış, avlularla açık salonlar arasında güneş ışığı, suların akışı ve gölgelerin oyunu buluşturularak, dış âlemle inanılmaz bir uyum ve zarafet sağlanmıştır. Bu, sanki el değince kırılıp dökülecek hissi veren yüksek bir zarafettir. Elhamra’yı gerçekten anlamak için, sarayın içindeki pek çok kitabeyi anlayarak okumak gerekir. Kur’an’dan alınan ayetlerin ve İbn-i Zamrak’la diğer Müslüman şairlerin mısralarının kazınmış olduğu bu kitabeler bazı duvarları tamamen kaplamakta, kemerler, kapı çerçeveleri ve sütun tekneleri boyunca uzayıp gitmektedir. Öyle ki, bu yazıları süsleme motiflerinden ayırmak neredeyse imkânsız haldedir. Evet, Elhamra konuşur. Hem de kutsal kitabının sesiyle konuşur.” (2)

Kaynaklar:

1. Kendi Gök Kubbemiz, Yahya Kemal Beyatlı, İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları, İstanbul 1961

2. tr.wikipedia.org/wiki/El_Hamra_Sarayı

YORUM EKLE
YORUMLAR
Süleyman Malkoç
Süleyman Malkoç - 2 yıl Önce

Tebrik ederim.