Gurur

Hoca Ahmet Yesevî, “Dânâ toprak, nâdanların göğsü kabarmış” diyor yüzyıllardır gönülleri mayalayan nefesiyle. Akıl ve idrak sahibi kimselerin harcının topraktan geldiğini bilmekte, kârının ise ona döneceğini her an hatırda tutmakta olduğuna işaret ediyor.

Topraktan gelme ve ona dönecek olma bilinci, insanı bir emniyet dairesinde tutar. Bu sahici bir emniyet duygusudur. Bu dairenin içinde kendini temize çekme gayretinde olanlar, hayatın hayına huyuna kapılmamayı; kalabalıkların suyuna gitmemeyi esas alırlar. Dünya, nimetle dolu; minnetle yüklüdür. Hoca Ahmet Yesevî’nin “dânâ” dediği kimseler nimete şükre gayret ettiği gibi minnet altında ezilmektense taş altında kalmayı yeğleyen bilgi ve hikmet ehli kimselerdir.

Yesevî’nin “dânâ”nın karşısında sözünü ettiği “nâdân” kimseler için kullandığı “göğsü kabarmış” ifadesi dikkatimi çekti doğrusu. Gururlanma halini ifade eden bu deyim, Yesevî’nin anlam dünyasında anlayışsız, bilgisiz kimselerin hatta hem bilmeyen hem de bilmediğini bilmeyenlerin avuntusu olarak karşılık buluyor.

Bugün bu deyim daha çok olumlu çağrışımlar yapıyor zihnimizde. Göğsümüzün kabarması, gururumuzun okşanması bizi hayata bağlayacak motivasyonların başında zikrediliyor. Kendi gücümüzün farkında olmamız, nefsimizin izzetine (!) halel getirmememiz, şahsiyet sahibi olabilmenin şartları arasında sayılıyor. Övülmek, göklere çıkarılmak ve mümkünse hep oralarda kalmak istiyoruz. Öyle ki gururumuzun kırılması, gururumuzla oynanması bizim için büyük yıkımlara sebep oluyor.

Gurur kelimesinin kökenine baktığımızda “aldatma, aldanma” anlamları çıkıyor karşımıza. Hatta “görüntü ile kandırma” açıklaması da eklenmiş sözlüklerde. İnfitar suresinde Ey insan! İhsanı bol Rabb’ine karşı seni aldatan nedir?” diye sorulurken insanı hem aldatan hem de aldanan durumuna düşüren bir hâlin ismi olarak kullanılan kelime yine gurur.

Gururun kin ve kibre; haset ve nefrete açılan kapısı var. Aynı zamanda gurur, tefrikanın yani ayrışmanın, yabancılaşmanın da tohumu. Tefrika kelimesinin fark/firak kökünden geldiği dikkate alınırsa gururun nasıl bir ayrışmaya sebep olacağı konusunda da bir düşünme imkânı doğabilir. Aile içindeki huzursuzluklar, insanî ilişkilerimizdeki tatsızlıklar, toplumsal ayrışmaların temel sebebi gurur değil mi? Ne kadar kök salar, ne kadar beslenirse kalp toprağında o kadar büyük kopuşlara sebebiyet veriyor gurur.

Gurur, çoğu zaman haksız gerekçeler ile kabarır. Evvela sahibine ağırlığını kaybettirir, insanın muvazenesini bozar, onu fevri davranmaya sevk eder. Bazen abartılı coşkun hallerin budalası yapar bazen de amansız bir bezginliğin kölesi. Gururdur, insanı vakar ve sükûnetin sıhhatli ikliminden uzaklaştıran, ağırbaşlılığın ve soyluluğun önündeki tuzak.

Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Ne yeri yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.” ( İsra-37) uyarısında dikkat çeken nedir? Yürüyüşümüzde tabii olmamızı gerektiren şey? Şayet gidişimiz Hakkı inkâr ve halkı hakir görme belirtisi taşıyorsa “aldatma ve aldanma” teşebbüsündeyiz demektir. Ancak bunun son derece geçersiz ve hiçbir neticeye varamayacak bir girişim olduğunu anlamamız çok geç olmayacak.

Bunları söylemek, öyle beylik laflar etmek dile kolay da kardeşim kim bu aldanıştan berî olmuş, kim gururunu ayaklar altına almış, nefsine dokundurmuş diye sorun lütfen. Soralım. Ancak kanımızı biraz serinletip düşünelim aynı zamanda.  Hoca Ahmet Yesevî’nin yazının başında andığım sözünden size bir “ideal insan” yontacak değilim. İnsanı idealize etmek, onu bir nevî heykelleştirme çabasıdır, orası ayrı bir hikâye. İnsanın daha iyisi vardır ama en iyisi yoktur diye bilirim.

Netice demişken sözü bağlamak istediğim yere getirip, muradıma ereyim siz de işinize gücünüze bakın.

Annemle geçenlerde şöyle bir diyalog geçti aramızda:

-İnsanı en çok yaşlandıran ne imiş biliyor musun oğlum?

-Immm. Dur, dur biliyorum tabii ki stres?

-Yok be, o da neymiş?

- Gurur, gurur.

YORUM EKLE