Gül yetiştiren adam

Rasim Özdenören’i ilk gençlik çağlarımdan beri tanırım. “Mütemadiyen” gülümseyen bu insanla karşılaştığımda her zaman, “hayatı o kadar önemsememek gerektiği” duygusuna kapılmış ve içimde bir rahatlama hissetmişimdir. Yanımda taşıdığım ölçülerin ve sorunlar yumağının pek anlamı olmadığını düşünerek bu işin sırrını merak etmişimdir.

Bilemiyorum, bu işin özel bir sırrı var mıdır? Belki tümüyle insan tabiatıyla ilgili bir durum. Belki içindeki tüm ağırlıkları ve gerginlikleri gülümseme perdesiyle örtebiliyor. Sonuç olarak hiçbir hasenatı olmasa, şu gülümsemesi yeterlidir herhalde. Fazla dolambaçlı yola girmeden şunu söyleyebilirim ki Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam’ı yazacağı tâ başından belli olmalıydı. Başka kim yazabilirdi ki? İşte bu nedenle ben Gül Yetiştiren Adam dediğimde önce romanı değil Rasim Özdenören’i kastetmiş oluyorum.

Gül Yetiştiren Adam’ı çok erken zamanlarda okudum. O zaman okuduklarımı bilinen yazı kategorilerinden birine sokmaya hiç meraklı değildim. Akabe Yayınları’ndan çıkan kitaplar, “üslup ve şekil” gibi edebiyat bürokrasisinin teamüllerine adeta karşı çıkmaya çağırıyordu. Belki de gerçekten özgünlüğü olan eserlerin böyle olması gerekiyordu. Çarpılmışlar, Çözülme, Yedi Güzel Adam çıktığında çok rahatlatıcı bir özgürlükler ortamıyla karşılaşmış olduk. Edebiyat Dergisi’nden sonra Mavera ekibinin sunduğu yaklaşımın ülkemizdeki aydın geleneğine sağladığı açılımların bilmem farkında mıyız?

Kendilerine sadece muhafazakâr “üslup ve fikirler” miras kalmış olan genç insanlar, o çerçevede yetişip düşünmek zorunda kalacaktı. Önlerinde yeni yaklaşımlarla günümüz dünyasına ulaşan yollar olmayacaktı. Türkçenin gelişme evrelerinin daha geride kalan aşamalarında dolaşıp duruyor olacaklardı. Müslüman aydınların yeni bir solukla ivme kazanmasını sağlayan; onları canlı edebiyat ve düşünce ortamına taşıyan o engin ve özgün platform ortaya çıkmayacaktı. Onlardan sonra boy veren nice aydın ve yazara, kendilerine sunulan petekleri doldurmak kaldı. Duru dilin, duru düşünceye nasıl götürdüğü onlarla anlaşıldı.

Bu açılımı ilkin Sezai Karakoç’un sağladığını hepimiz biliyoruz. Nuri Pakdil’in nasıl bir ivme kazandırdığını da. Mavera mektebi adeta bu iki yolun buluştuğu yerde ortaya çıktı. Evet mektep. Eğitim, okullara kalsaydı hâlimiz nice olurdu! Fakat günümüze kadar gelen çizgide sanki meydan, kurumsallaşmış eğitim mekanları olan okullara kalıyor. Gençler arasında şöyle adam gibi bir kitapla ilk defa üniversitede karşılaşanların sayısı çok fazla. Okul dışında da kültürlenme merkezleri yok değil. Fakat bunlar özgün, insanı yetiştirici şeyle olmuyor. İnsanın ve sözcüklerin değerli olduğu o ortamlar nerelerde kaldı? Bunu eminim Rasim Özdenören’ler, Erdem Beyazıt’lar da düşünüyorlardır. Ve akıllarına hemen günümüzün moda kelimesi akın ediyordur: Konjonktür.

Aslına bakarsanız Sütçü İmam’ın torununun vefat haberini aldığımız günlerde Gül Yetiştiren Adam ayrı bir anlam taşıyor. Roman, Türk milletinin mengeneye tutulduğu katastrofik bir dönemi konu ediniyor. Ve o devrin hemen sonrasında gelen, üzerinde yaşanan acıların izleri bir bir görülen bir zaman diliminde yazılmıştı. Zaten o izler hiç silineceğe benzemiyordu. Toplumların hafızasına büyük olaylar nasıl hiç unutmamacasına yazılıyorsa, devletlerin de adeta ona benzer, kolay kolay değişmeyen gelenekleri oluyor. Hele söz konusu olan katı bir devletçi anlayışsa, onun üzerine yazılanlar adeta daha kalıcı oluyor. Sık sık kırılma noktalarıyla karşılaşmasını bu nedene bağlayabiliriz.

Romana dönecek olursak, tek parti devrinin bir Anadolu şehrinden görünüşünü vermesi açısından ayrı bir önem taşıyor. Kendisi olarak yaşamak isteyen bir adam, dışarıda olanları evine kapanarak protesto ediyor, bir pasif direniş sergiliyor. Gül’ün İslâm kültür ve sanatındaki sembolik yerini burada anlatmaya gerek yok. Yine Mavera mektebinin dilimize hediyesi olan bu “güzel adamlar” belli ki Anadolu’nun her yerinde vardılar. Bir şekilde varlıklarını sürdürmenin, kendi güllerini yetiştirmenin yolunu buldular.

Bu roman, o dönemde çıkan Akabe’nin diğer kitapları gibi şekil kalıplarına hiç uymadan yazılmış, yayımlanmıştır. Cümleler mısra gibi diziliyor, noktalama işaretlerine takılmıyordu. Harflerin büyüğü küçüğü olmuyordu. Cümleyi bitirmek için ille de nokta koymak gerekmediğini, büyük harfle başlayınca özel isimlerin büyümediğini ilkin onlardan öğrendik. Az şey mi?

Yalnız yazı mı? O dönemin edebiyat çevrelerinde çıkan eleştirileri hatırlıyorum. Gül Yetiştiren Adam’ı bir yere koymakta zorlanıyorlardı. Bu bir roman mıydı, hikâye mi, yoksa “uzun hikâye” mi? Yazarının böyle bir derdi yoktu. Adeta romanın kahramanı nasıl dışarıdaki dünyaya yabancı ve protesto durumundaysa, romanın yazılımı da dışarıdaki kuralları bir kenara itiyordu. Sanırım bu “roman”la ilgili en kötü değerlendirmeler üniversitelerin “hikâye tahlilleri” derslerinde yapılmıştır. Her ne kadar yazarı ömrünü memur olarak geçirmiş ise de bu romanı edebiyatın memuru olarak ele almak “gayet” zor bir iştir. Eldeki veriler, “şekil ve üslup” araçları pek fazla işe yaramaz. İnsanın macerası, şiir, Anadolu’nun sesleri, kokuları, görüntüleri daha çok işe yarar. Fakat onları bir “eleştiri” yazısında nasıl kullanabilirsiniz?

Rasim Özdenören ve arkadaşları, Anadolu hayatındaki şiir damarını yakalamıştı. Bu yüzden onların bütün hikâyeleri biraz şiirdir. Bütün şiirleri de biraz hikâye. Bu nedenle şiire hepsinden fazla asılmış olan Cahit Zarifoğlu, hikâye yazmadan edemedi. Erdem Beyazıt da şiirlerinde insanımızın öyküsünü aradı, ilk fırsatta düz yazının deryasına daldı.

Rasim Özdenören’in hikâyelerini bütünüyle düşünürsek yitik bir cennetin sayıltıları olarak kabul edebiliriz. Hepsi de kayboluşa yakın zamanlarda yazıldı. Adeta anıların tam da şuuraltında olgunlaştığı zamanı kolladı, serbestçe ortaya çıkmasına izin verdi. Sözcüklerin yetersizliği karşısında, onları İslâm estetiğinde olduğu gibi imajın dışavurum araçları olarak, adeta izlenimci fırça darbeleri biçiminde, belki de ses tınıları şeklinde açığa çıkarmaya çalıştı. Ama bir yazar olarak bunların hepsini sözcüklerle yapmak zorundaydı. Öyle de yaptı. Yine de yeni keşfediyormuş gibi, onlara yepyeni roller ve anlamlar yüklüyormuş gibi yaptı. Ve hep verilmek istenenin yanında sözcükler galiba iğreti kaldı. Okuyucu bunu hissediyordu. Yazarın tek sığınağı insanlığın ortak macerasıydı. Psikologların deyişiyle ortak duyuşsal tepkiler. İnsanlar birbirine o kadar yabancı değildi anlayacağınız. Öyle olsa, Gül Yetiştiren Adam’ı okuyan onca insan, kendinden o kadar şey bulur muydu?

Çocukluk anılarımız, hep Yitik Cennet gibi şuuraltımızın derin kuyularında yatıyor. Onları kuşkusuz ifade ettiklerimizden çok daha fazla yaşıyoruz. Çünkü hepimiz çocukluğumuzun birer kopyasıyız. Aldığımız tavırlarda, ellerimizin hareketinde bile on yıllar öncesindeki kendimizi yakalayabiliriz. Fakat dışımızdaki dünyanın albenisi ve baskın renkleri bizi kendi hâlimize bırakmıyor, kendi duygu denizimizi keşfetmemize, gelgitlerini izlememize izin vermiyor.

Acaba Rasim Özdenören bir öykücü olarak çocukluk anılarının neden bu kadar etkisi altındaydı? Daha sonra yaşadıkları henüz bilinçaltında olgunlaşmadı da ondan mı? Öyle olduğunu sanmıyorum. Çünkü artık kendini yazının başka türlerine vermiş gibi görünüyor. Bunun insanın serüveni ve çevresiyle olan ilişkileriyle bağlantısı nedir? Yoksa eskinin o kırsal ve kasaba ortamlarında anlatılacak çok daha fazla şeyler mi vardı? Yoksa bu yazarın değil de genelde insanların bir tercihi midir? Yani modern kent ortamlarında anlatılmaya değer şeyler yok mudur? Onları duymak istemiyor muyuz? Gerçekten konusu doğa olan sanat ürünleri insana daha bir avantajlı görünüyor. Bunu tabiat özlemiyle açıklamak mümkün. Çocukluğumuzda kuşkusuz tabiata daha yakındık. Belki de tabiatın ta kendisiydik.

Bunlarla Rasim Özdenören’in hikâyeleri arasında nasıl bir ilgi var? Çok büyük bir ilgi var. Onun öyküleri her şeyden önce insanın metni kendine göre algılamasına izin veriyor. Okuyucuyu kendi hâline bırakıyor. Rasim Abi’de insanı kendi hâline bırakan bir şey vardır.

Kaynak: Yedi İklim 107-108, Şubat Mart 1999.

            

 

  

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa Coşkun
Mustafa Coşkun - 2 hafta Önce

Yazınız çok hoş ve özellikle bir ölünün arkasından methiyeden ziyade, sanki yeni kitabı çıkmış ağabey bir yazarın,kitabının ve düşüncelerinin müspet bir an analizi gibi...ayrica kullanılan cümlelerden bir edebiyat geçmişi olduguda seziliyor...

banner19

banner36