Gönül dağının zirvesi: Secde

İnsan girift bir varlık. Onu tanımaya, çözümlemeye çalışmak sonu olmayan bir yolculuğa çıkmak demek.  Ne kadar uğraşırsak uğraşalım ne kadar yol alırsak alalım menzile varmak mümkün gözükmüyor zira. Menzile varamasak da bize düşen yola çıkmak, yolda olmak değil mi? Bu yolculukta akıl ve gönül diyarına uğramadan geçemiyoruz. “Bu iki aslî unsur nasıl bir işleve sahip? Bu ikisi arasında nasıl bir ilişki var? İnsanın aklı ile gönlü nasıl iş tutmalı, nasıl bir ilişki kurmalı? Bizde hangisi daha baskın? Bunlardan birinin fonksiyon kaybına uğraması ne türden bir sorun çıkartır karşımıza? Modern insan bu iki unsura nasıl bir anlam yüklüyor? İslamî zaviyeden meseleye bakıldığında ne söyleyebiliriz?” türünden sorular geliveriyor insanın aklına.

Bu meseleyi farklı bir noktadan ele almaya ne dersiniz? İslam’ın direği olan namaz kanaatimce akıl-gönül ilişkisine dair bize bazı ipuçları veriyor. Burada söyleyeceklerim çok afaki belki de çok şahsi bulunabilir. Buradan bir hükme varma niyetinde değilim; maksadım yolda olmak, bize insanı gösterecek farklı bir zaviye açabilmek. Bu aynı zamanda namazı da farklı bir gözle okumak anlamına geliyor. Namaz Müslümanı anlatan, onun kimlik ve kişiliğine dair temsiller içeren bir ibadet. Namaz, Müslümanca duruşun timsali. Namaz, bir de bu gözle bakıldığında, bize neler söyler dersiniz? Yani namaz bize Müslümanı nasıl anlatır? Akıl ve gönül ilişkisi namaz üzerinden nasıl okunabilir?

Dışarıdan bakan bir göz Müslümanın namaz kılışını gözlemleyerek onun hakkında bir kanaat geliştirebilir. Müslüman dik durur, onurludur, dosdoğrudur; Müslüman yolunu yönünü kaybetmez, ruhu da bedeni de hep Hak’tan tarafa dönüktür. Müslüman Hak ve hakikati savunmak için dik durur ama Hak önünde eğilmekten de imtina etmez.

Müslüman kıyam halindedir; dışarıdan bakan onun vakarını, heybetini görür. Ayağa kalkmak anlamına gelen “kıyam” Müslümanın asaletini, kendine olan güvenini temsil eder. Müslüman kıyam halinde olmalı, onurundan izzetinden taviz vermemeli, kendi ayakları üzerinde durabilmelidir. Bu ise hiç şüphesiz aklı kullanmayı gerekli kılar. Tam bu noktada akıl ve kalp ilişkisi açısından namazın bize söyleyecekleri var sanki. Ayaktayken akıl üstte, kalp ise onun altında konumlanıyor; bu ise gönlü terk etmeden aklın baskınlığını, insanın akıllı bir varlık olduğunu temsil ediyor sanki. Kıyam biraz bu dünyaya dönük bir portre sunuyor bize. Dışarıdan bakan, Müslümanın dik duruşunu, doğruluğunu görüyor kıyam sayesinde.

Rükuda ise bu dik duruş terk edilip bir denge noktası aranıyor sanki. Akıl kalp ile aynı hizaya iniyor, birlikte iş tutmaları daha mümkün hale geliyor. İkisi arasındaki ilişki eşitlerin ilişkisine dönüşüyor. Rükû Müslümanın dengeli halini temsil ediyor biraz. Kıyamdaki dik duruş yerini vakarlı ama mütevazi bir görüntüye bırakıyor. Akıl ve gönül birbirine refakat ediyor.

Secde ise gönlün hükümranlık alanı. Secdedeki duruş göz önüne alındığında bu rahatlıkla görülebilir; kalp akıldan daha yukarıda, yere en yakın kısım alın. Bu gönlün akla galebe çalması anlamına geliyor sanki. Secde Müslümanın miracı, Allah’a en yakın olduğu zaman. İnsanın Allah’a yaklaşması akıldan ziyada gönülle, aşkla ilişkili. Akıl bir yere kadar gidiyor ama sonrasında bir başka araca ihtiyaç hasıl oluyor. Bu, gemiyle yolculuğa benziyor; gemi karaya kadar götürüyor, oraya çıktıktan sonra artık kara vasıtalarını kullanmak gerekiyor. Bugünün insanı her yere gemi ile gitmeye çalışan bir seyyaha benziyor. Aklın bu kadar öne çıkartılması aslında yol almayı zorlaştırıyor. Namaz, özellikle de secde hâli bizdeki kalbi fonksiyonel hâle getiriyor. Kıyamdaki heybet secdede muhabbete, aşka dönüşüyor. Secde akıldan çok bir gönül eylemi. Başına buyruk insanın gönlüne kulak kesildiği bir dem. Gönül dağının zirvesine secde halindeyken ulaşıyor insan. Bu tabi ki aklın yok sayılması anlamına gelmiyor.   Yaratıcıyla kurbiyyet, aklın ve gönlün birlikteliğini gerekli kılıyor. İman akılla başlıyor ama gönülle zirveye ulaşıyor.

YORUM EKLE

banner19

banner36