Gönderdiğin selamı aldım!

Size ne okuyorsunuz diye sormayacağım. Zihninizi zorlamanızı istemem. Kendimden biliyorum, ben “şu an elinin altında ne var ne okuyorsunuz?” sorusu ile ne vakit karşılaşsam panik yaparım. Bir dağ kütlesi yerinden kopmuş da sanki üzerime doğru geliyor sanırım. Kitaplar yerlerinden kımıldamaya başlar. Araya sıkışmış olan yaşı ilerlemiş kitaplar “bizi unutma” dercesine huysuzlanıverir. Bu yüzden her ay okuduğum kitapları masamın üzerinden eksik etmem. Önce gözüm doysun isterim; gelip gidip kapaklarına dokunup seyrederim. Ardından zihnim doysun diye yalnızlığıma kapaklanırım. Yalnızlığımı en iyi tescil edecek şey kitaptır çünkü. Yalnızlığın bile kapağa ihtiyacı var ne garip! Üçüncü safha gönlümün doyma safhasıdır. Bir müddet daha kalır okuduğum kitaplar masamın üzerinde. Maksat onlarla biraz daha vakit geçirmektir. Sonrası malum, her bir kitabı okunmuş olduklarından tamamen emin olmuş bir şekilde raflardaki yerine karışık bir şekilde yerleştirmek.

Şimdi bana “iyi de neden karışık bir şekilde” diye sorabilirsiniz. Aynı zaman diliminde okuduğum kitaplar aynı rafa yerleştirildiğinde çok gürültü yapıyorlar da onun için. Bu sesi onlarla vakit geçirseydiniz siz de duyardınız. Okuduğum kitapları bir çırpıda sayamam, onları raflardaki gibi zihinsel sıralamaya yerleştiremem. Bir gün evvel yediğim yemeği hatırlamadığım gibi. İyi de bu ikisi aynı şey mi dediğinizi duyar gibiyim. Kitap okumayı öğünler haline getirmişseniz aşağı yukarı aynıdır. Belirgin zaman aralıklarıyla kitap okuyorsanız zihninizde okuduğunuz kitaplar hatırlanmaya hazır biçimde sıralanacaktır. Çok insana rastlarız hayatta. Kimi tesadüf, kimi iş icabı kimi de yolların kesişmesiyle. Bu insanların hepsini zaman içinde hatırlamamız mümkün değil elbette. Bir kısmına göz misafiri olmuşuzdur, gözümüz bir yerlerden ısırıyor ya da ısınıyordur. Göz nasıl ısırır, gözün dişleri mi var bahsine hiç girmeyeceğim. Bazı kitaplar vardır onlarla nerede tanıştığımızı hatırlayamasak da bize bir yerlerden tanıdık gelirler. Fikirler, düşünceler, insanlar ve de kitaplar bir unutuşa doğru akarlar. Bazıları bir ömür boyu bakışımızın ağına takılı kalır.

Masamın üstü şimdi de pazar yeri gibi. Merak ediyorsanız hangi kitaplar masadaki yerlerini aldı ve hangileri masadan kalkamadı onu da söyleyeyim. Recep Seyhan’ın haftalardır kargo şirketlerinin azizliğine uğrayıp da bana ulaştıramadığı yeni hikâye kitabı “Zongo’nun Değirmeni” masamın baş köşesinde yerini çoktan aldı. Bir müddet dinleniyor; uzak yoldan geldi ne de olsa. Ercan Yılmaz’ın yeni şiir kitabı “Kaplanın İşaretleri” Şule Yayınlarından adresime bir müjde gibi geldi. Bu kitap da aslan yatışı kıvamında masamdaki yerine alışmış gibi. Yazı dünyamızın çalışkan kalemi Yusuf Tosun Çıra Yayınlarından yeni çıkan “Anda Yaşamak” kitabı da masamın sınırları dahilinde okunmayı bekliyor. Birinci aşama neredeyse tamamlandı gibi. Zaman karşısında yaşanan endişeyi en dişe dokunur şekilde yazmış olan Yusuf Tosun’un eski kitapları da yeni baskılarla güzel kıyafetlerini giymiş bayramlık çocuklar gibi masama doluştular.  “Çetele” de onlardan biri.

Ayşegül Genç romanını okumaya niyet ettim, masamın görünür bir tarafına yerleştirdim. Fırsat olmadı. Çünkü kitapta romancı şansı var. Genelde en geç değerlendirme yapılan eserler kapsamları itibariyle romancılara ait olandır. “İç bir şey” bir roman için naif bir başlık olsa da ben hâlâ düşen ya da yerinde sürülen “h” harfini arıyorum. Sinan Terzi “Derdimize Çare Bir Çiçek” demişti, çekmeceme değil masaya yerleştirdim onu da. İkinci safhasını yaşıyor masanda geçirdiği günlerin. Yasemin Karahüseyin “Kör Nokta”yı çıkaralı çok oldu. Kaynamasın diye masamın en güvenli yerine yerleştirdim kitabı. Ah onda da romancı şansı var. Masamdaki sırasını sabırla bekliyor. Yunus Nadir Eraslan’la kitabı vasıtasıyla tanışmak istemiştim, kitap geldi ve beni buldu. Bir süre birlikte yolculuk bile yaptık kitapta, sonra masamın kenar bir noktasında sessizliği tercih etti. Çok yakında onu da konuşturacağımdan eminim. Aynı şeyi Gülçin Durman’ın “Dergâh” yayınlarından çıkan “Başıma Gelenler Hep Senin Yüzünden” hikâye kitabı için de söyleyebilirim. Neredeyse yarısına kadar okudum Gülçin Hanım’ın kitabını. Nasıl olduysa araya gayri edebi gündemler girdi. Kitap sağlam yerde, kalemime çok yakın mesafede bekliyor.

Yunus Develi’den “Akşam Yazıları” isimli roman sıcak bir selam gibi geldi hanemize. Uzun uzun kapağını seyrettim. Pruva Yayınlarına dua ettim. Yahya Kurtkaya’yı andım. Kitap sanki dokunsam okunacak. John Robertson’un “Aydınlanma-Kısa Bir Giriş” kitabı Mustafa Kemal Sağlam tarafından tercüme edilmiş, masamda ona da uygun bir yer seçtim. Bir ara görüşürüz diye ayrıldım yanından. İranlı öykücü Mustafa Mestur’un Ertuğrul Ertekin tarafından tercüme edilen öykülerine bismillah dedim. Bu hikayelerin beni çok güzel bir dünyaya getirip götüreceğine inancım tam. Bitirince görüşürüz. Mustafa Kutlu ne yazsa okurum. Futbol yazıları dahil. “Kalbin Sesi” denemeleri ne zamandır masamda. Okuduğumu tekrar okuyorum, okudukça çoğalan bir şeyler var. Masam buna şahit. Özkan Gözel eskimeyen dostlarımdan. Akademisyenliğinin yanında sivil özgür ve derinlikli düşünen bir yazar. “Kelimeler İçindeyim” onun bu özgün iyi dokunmuş eserlerinden sonuncusu ve en yenisi. Şule Yayınlarından çıktı. Okuyorum okuyorum bitmiyor. Geriye dönme ihtiyacı hissediyorum. Masamdaki yerinden hayli memnun olmalı. Yine Şule Yayınlarından bana gelen Ela Korgan’ın “Beni Biri Merak Etti” isimli öykü kitabı okunmayı bekliyor. Oturduğum yere yakın bir yere çektim kitabı. Güzel bir başlangıç gibi duruyor.

Seyithan Aydemir “Kutsal Kitapların Sümer Ve Babil’deki Yansımaları” başlıklı inceleme kitabını göndermiş bana. Birkaç ay oluyor. Gözümün önünde, hiçbir yere kaçmayacağından eminim. Masam geçit vermez. Salah Birsel’i en az Şeref Bilsel kadar severim. Bu yüzden “Kurutulmuş Felsefe Bahçesi”ni kurusun diye masama serdim. Kurur kurumaz okuyacağım. Salah Birsel hiç merak etmesin. Masamın kenarından düştü düşecek bir kitap, son hamle ile kurtarıyorum onu: Doğu Perinçek’in Kaynak Yayınlarından çıkan Hz. Muhammed isimli kitabı. Yan başlığı: “Silahlı Peygamberin Medeniyet Devrimi”.  Türkiye’de son on yılda çok şeyler değişti; en çok da zihinler. Durumu yerinde görmek için bu kitabı önce karıştırdım, sonra masama alıştırdım. Hiç yaramazlık yapmadı.

Kitaplar ne güzeldir! Onları bağrımıza basar gibi masamızın üzerine dizip kütüphanelerimize yaslarız. Hele kargo poşetini açarken ki heyecan bambaşkadır. Uzaktan gelen selam, kuş kanadında saklı bir tebessüm, güvercin gagasında bir haber gibi. Ben onları biriktirmiyorum, onlar avuçlarımızda ve dudak uçlarımızda birikiyorlar. Birikmek de nasıl olsa “b r k”den gelmiyor mu berekete tanıklık etmek için.

YORUM EKLE