Gitti savaş zenginleri geldi Covid-19 zenginleri

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra görülen ekonomik sıkıntılar, Türk toplumunu derinden etkilemiştir. Anadolu halkı, savaşa gönderdiği veya şehit düşen erkeklerden (kocalar ve oğullar) mahrum oluşun acısını en çok eve ekmek getirenin olmadığında hissetmiştir. Devletin yürüttüğü ekonomik tedbirler yetmemiş gibi savaş durumunu fırsat bilen tüccar kesimi, karaborsa (ihtikâr) yoluyla büyük kârlar peşine düşmüş ve harp zenginleri denilen bir sosyal kesim böyle doğmuştur. O dönemde de bugün olduğu gibi en çok sıkıntısı çekilen ihtiyaçlar temel gıda maddeleridir. Dönemin gazetelerinde çok keskin ifadelerle tenkit edilen bu husus roman ve hikayelere de konu olmuştur. Çünkü tam romanlık bir konu vardır ortada. Bir yanda geniş halk kitleleri açlık, kıtlık, hastalık, soğuk ve sefaletle boğuşurken diğer tarafta harp zenginlerinin vur patlasın çal oynasın hayatları vardır. Ve eserler bu çatışma üzerine kurulmuştur. Dram, trajedi örneklerini besleyen bu dönemde "Açlık nerdeyse küfür(kâfirlik) olacaktı" hadis-i şerifinin işaret ettiği toplumsal çözülmelere çokça rastlanır. Bundan en çok etkilenen kesim çocuklar ve kadınlardır. Karnını doyurmak, çocuklarını aç bırakmamak için ahlâksızlık yapmak zorunda kalan insanların dramıdır bu.

Savaş ve sosyal çöküş

Her savaş ortamında ve uzun süren savaşlarda görülen bu sosyal çöküşte; hastalıklar, hırsızlık, fuhuş, rüşvet çoğalmış ve toplum çöküşe doğru gitmiştir. Şüphesiz bu sadece bölgesel bir hadise değildir, savaşa girsin girmesin hemen bütün dünya, adı üzerinde Birinci Dünya Savaşı'nda ve İkinci Dünya Savaşı'nda benzer olaylar yaşamıştır. Savaşın meydana getirdiği yıkım ve toplumsal travma, halkı Müslüman olan ülkelerde etkisini uzun süre göstermiştir. Bir tarafta süpürge tohumunu, at ve eşek dışkısındaki arpa buğday danesini öğüterek hayatta kalmaya çalışan bir kesim vardır, diğer tarafta yediği önde yemediği arkada olan bir mutlu kesim. Ailesinde büyük anne, büyük baba olanlar hatırlayacaklardır. Birinci Dünya Savaşı’nı, onların deyimiyle Seferberlik Yıllarını yaşayanlar "Allah açlıkla imtihan etmesin" diye her daim dua ederler, yıkanmasına gerek kalmadan sofrada yemek tabağını sıyırırlar ve evde, yiyecek israfına kesinlikle izin vermezler.

Kıtlığın sebepleri

Osmanlı Devleti’nde ekonominin tarıma dayandığı, tarımı yapacak kişilerin askere alındığı, beslenme hususunda öncelik, cephedeki askerlerin olduğu gerçeği düşünülürse savaşın doğurduğu kıtlığın sebebi anlaşılabilir. Devletin uyguladığı harp ekonomisini, sadece demiryolunun gidemediği, gıda transferini yapılamadığı Anadolu halkı değil; İstanbul halkı da yaşamıştır. O dönemde Anadolu halkının hâlinden anlayan yoktur zaten. Bahsettiğimiz harp zenginleri de İstanbul'da görülmüş ve romanlara konu olmuştur. Çünkü enflasyon artmıştır, dış borç bulunamamaktadır, tarlalar ekilmemiş, ekilenlerde de sulama, gübreleme, verimi artıracak teknikler yoktur.

Romanlara konu oldular

İnsanlar mülklerini yok pahasına ellerinden çıkarmak zorunda kalmışlardır. Buna karşılık ticaret, üretim işleriyle uğraşan, gıda sevkiyatı yapan büyük ve orta ölçekteki tüccar grubu, pazara mal veren perakendeci grup zenginleşmiştir. İşte bu zenginleşen kesime "harp zengini" denmiştir. Bu sınıf, karaborsacıdır, "vagon ticareti"ni elinde tutmaktadır. Biriktirdikleri para ve zenginlikle toplum hayatında görünür olmuşlardır. İçlerinde devlet erkini kullanan bürokrasi de vardır. Az da olsa ticari kabiliyetini kullanarak dürüstlükten, haysiyetinden taviz vermeyen tüccar kesimi olsa da onlar azınlıkta kalmıştır. Servetini karaborsadan, gayrimenkulleri ucuza kapatmaktan kazanan kişiler daha çoktur.

Savaş esnasında bir kesim fırsatçının nasıl harp zengini olduğunu gören okur yazarlar, savaş bittikten sonra biriktirdikleri bu malzemeyi roman olarak anlatmayı denemişlerdir. Bu romanların en ilginci ve detaylısı Refik Halit Karay'ın İstanbul'un İç Yüzü (İstanbul'un Bir Yüzü) adlı eseridir. Aynı konuda Ercüment Ekrem Talu'nun "Gün Batarken", Ethem İzzet Benice'nin "Çıldıran Kadın" ve Selahattin Enis'in "Zâniyeler" adlı romanları vardır.

Refik Halit Karay, İstanbul'un İç Yüzü'nü 1920'de, “İstanbul'un Bir Yüzü” ismiyle 1939'da yayımlamıştır. Romanın konusu, öncesi ve sonrası ile II. Meşrutiyet'tir. Bu romanda, İsmet adlı bir yanaşma kız, hatıra defteri şeklinde, değişen toplum değerlerini ve insanları anlatır: Romanın konumuzla ilgili bölümü "Bir Harp Zengini" adını taşıyor. Bu bölümde İsmet'in gözünden bu türedi, ahlâken tefessüh etmiş zenginler anlatılır. Olayın kahramanı Kâni Bey önceleri beceriksiz, sümsük, çoraplarına kadar yamalı fakir biri iken harp zamanında İzmir üzerinden vagon ticareti yaparak zengin olmuştur. Bu bir ticaret değil vurgundur. Annesi "kibar dalkavuğu"dur ve Fikri Paşa'nın konağına dadanmıştır. Paşa'ya kurulan işret meclisinde saz çalar, şarkı okur, taklit yapar takımın arasına girmiş, sandıklarını doldurmuştur. Bayramda elbiseler ısmarlar, şekerlemeler yaptırır, Ramazan gelince yağından, pirincinden güllacına kadar mutfak masraflarını görür. Kocası berber iken Fikri Paşa sayesinde Rüşdiye'ye hoca olur. Konak, köşk olmuştur. Valinin bir satırlık müsaadesiyle zengin oluvermiştir. O artık bir harp zenginidir. Eskinin utangaç Kâni'si kandırdığı kızla evlenmek zorunda kalır, evli olmasına rağmen ayrı tuttuğu evlere kızlar, kadınlar götürmektedir. Paraya para dememekte altın demektedir. Haram para kazandığı için tenkit eden halkı, "harp zenginlerini kıskanıyorlar, çekemiyorlar, aleyhinde bin yalan yayıyorlar" diye şikayet etmektedir. Karısı Şayan elmaslar, inciler içinde yüzmekte kutu, kutu istif etmekte, emsali bulunmaz tek taşlı sarı pırlantalı küpeler takmaktadır. Hangisini taksam diye kasanın önünde, mücevherler eteğinde akşamları etmektedir. Mavi tilkiden mamul kürk giymekte, sansar mantodan aşağısını kullanmamaktadır. Yataklarını beşlik altın kağıtlarla örtmekte, sofralarında havyar eksik olmamakta, Tokatlıyan'da "En pahalı ne varsa ondan getir!" demektedir. Bütün bunlar önce yok denilip sonra tezgah altından çıkarılan yağdan, undan, tuzdan, şekerden kazanılan paralarla olmaktadır. Bir çivinin yirmi kuruş olduğu zamanda kırk odalı konak yaptırırken; halk, samanlı kepek ekmeği yemektedir. Rumeli'de çiftliği vardır. Milletin çocuğu gıdasızlıktan hasta olup ölürken onun kızı evde beş altı doktordan tedavi almaktadır. Halk için söylediği söz şudur: "Onlar da zengin olsun. Biz ellerini tutuyor değiliz ya. Ben yağdan para yaptımsa o da gitsin baldan yapsın. Onlar da bulsun bir Yahudi benim gibi. Belki adını duydun, Samuel. El ele tuttuk, şu iş, bu iş derken bu dereceyi bulduk, diyerek zenginliğin kaynağını açıklamaktadır. Son savunması da şöyle: "Hem kaç kişi be kuzum? Sekizi, onu geçmez. Ama yeni zenginler parayı israf ediyorlarmış, sefahat yapıyorlarmış, vur patlasın çal oynasın yapıyorlarmış. Acaba bunu diyenlerden hangisine şöyle bir piyango çıksa ömrünü hayra, hasenata, namaza, niyaza hasredip dünyadan elini, eteğini çeker, hangisi?"

'Yabancı ayağı'

Ercüment Ekrem Talu'nun Hulki'si bundan aşağı değildir. Üç kuruşa aldığı unu orduya altmış kuruşa verir, Nevşehir'den ucuza kapattığı altınları İstanbul'da kat be kat satar, savaş zengini olur. Onun iş ortağı, Rum Prodromos'tur. Ondan rüşvet yemeyi öğrenmiştir. Vs. Bu işler yabancı ayaksız olmaz. Yazarlar da her iki eserde "yabancı ayağı" Samuel ve Prodromos üzerinden ima ediyor.

Birinci Dünya Savaşı dönemine ait bu romanlardaki gerçekliğin ahlâki olarak kısmen devam ettiğini gördüğüm için yazının başlığını "Kovid-19 zenginleri" koydum. Çünkü o dönemde savaşı zenginliğe vesile kılanlar nasıl varsa günümüzde de Kovid-19'dan hastalık zenginleri var. Hastasına üzüleceğine, hastayı müşteri olarak görüp ellerini ovuşturan doktorların olduğunu söyler bazı romanlar. Tıpkı onlar gibi salgın ortaya çıkınca artık üçü otuz yapıyoruz diyen iş adamları dönemine girdik. Sadece bütün dünyada görülen enerji sıkıntısından, petrol yokluğundan bahsetmiyorum. İlaçtan tutunuz market ürünlerine, temel gıdaya, temizlik maddelerine, ev kirasından, konut alım satımına, dövizden altına, tohumdan bebek bezine kadar hemen her alana yayılmış zam furyasının başka bir izahı yok. Kovid-19'un ilk yayılım aylarında görülen sokağa çıkma yasaklarının başlangıcındaki stoklamalarla işe başlayan bu savaş zenginlerinin en temel gerekçesi üretimdeki daralma, iklim değişikliği ile baş gösteren kuraklık, artan nüfus vs. oldu. Bu hususlar doğrudur fakat doğrunun tamamı değildir. Bunu şuradan da anlıyoruz ki fiyatların artışını girdi artışlarına dolar ve yuro'nun yükselişine bağlayan AVM zincirleri, dolar ve yuro'nun düşüşünden sonra aynı hızla ve aynı oranda etiket indirimine gitmemişlerdir. Hükûmete olan muarızlıklarını halka ödetmeye çalışmaktadırlar, zor zamanı fırsat olarak görmektedirler. Bu ahlâka sahip olanların savaş zenginlerinin ahlâkından farkı yoktur.

Şükür ki Müslümanız. Bütün bunlara rağmen milletimiz zekât, sadaka, yardım gibi dayanışma usullerini devreye sokmakta, vakıflar ve yardım kuruluşları vasıtasıyla yetiminden öksüzüne, yaşlısından hastasına kadar birçok kesime hizmet götürmektedir. Hükûmetin tarımdan sanata, küçük esnaftan sanayiciye kadar birçok kesime destek vermesi, borçları ertelemesi, kdv'leri düşürmesi, asgari ücrette yaptığı iyileştirmeler, üretime olan teşvikler de olmasa ülkede yeni savaş zenginlerinin türeyeceği açıktır. Çünkü muhalefet, toplumsal kargaşanın çıkmasını beklemekle kalmayıp tahrik ettiğine göre avm zincirleri, tröstler ve kartellerle aynı düzlemde buluşuyor. Amaç Kovid-19'dan zenginlik çıkarmaksa bunu en iyi dünya ilaç sektörleri yapıyor zaten.

Kara gün kararıp kalmaz

Elbet kara gün kararıp kalmaz. Bir gün bu hastalıklar biter. Takke düşer kel görünür ve biz, yeni dönemin savaş zenginlerini de öğreniriz. Birinci Dünya Harbi'nden sonra savaş zenginlerini romanlarda okuduk. İsimleri, ticari metaları farklı olsa da ahlâkları, para karşısındaki tutumları, millete olan uzaklıkları ve sadece kendilerini düşünmeleri bakımından ortak olan bu anlayışı anlatacak romanlar yazılacak, filmler de çekilecektir. İşte o zaman öğreneceğiz günümüzün Kâni Bey'lerini, Hulki Bey'lerini, Samuel ve Prodromos'larını. Ve o günler uzak değildir.

Kaynak: Star Gazetesi/Açıkgörüş

YORUM EKLE
YORUMLAR
Hatice Ünal
Hatice Ünal - 4 ay Önce

Refik Halit'in adı geçen romanını okumamıştım. Bize bir iş daha çıktı.

Zehra atak
Zehra atak - 4 ay Önce

Çok güzel zihninize sağlık

banner19

banner26