Zâhidlere hod sübha-i sad-dâne virilmiş

Meryem Verâ, Beyazıt Meydanı’nda o saklı köşeyi gezdi ve yazdı.

Zâhidlere hod sübha-i sad-dâne virilmiş

 

Meydan diri, taptaze nefes alıp veriyor. Bağrındaki ulu çınarların titreyen yapraklarından, kuşların bir havalanıp bir konmasından anlıyorsunuz bunu. Nefes alıp veriyor meydan, hâlâ canlı…

Simitçiler, avuçlarındaki kuş yemleriyle şen şakrak çocuklar, şadırvanda akan suyun sesi… Hepsi hızlı hızlı geçiyor önünüzden. Bu havayı solumak istiyorsunuz, biraz durmasını, sizinle kalmasını… Fakat fotoğraf karesine hapsetmek gibi değil bu, hayır bunu kastetmiyorsunuz. Yalnızca biraz yavaşlasın her şey. Hızlandıkça unutkanlığımız da artıyor çünkü. Oysa en ufak ânı hatırlamalı, iliklerimize kadar hissetmeliyiz. Zamanı israf etmeden yavaş yavaş solumalıyız.

İşte böyle bir anda yavaşlığın keyfine varmışken farkediyorum meydanın o köşesini. Meydanın içinde ama meydandan soyutlanmış. Kendi içinde bambaşka bir dünya bu köşe.

Sahhaflar Çarşısı’nın Beyazıt Meydanı’na açılan kapısının önünde sıra sıra dizili tezgâhlar... Tesbih ve daha birçok antika eşya satıcısı. ‘Ama en çok da tesbih’ diyor ve usul usul küçük tezgâhlara yaklaşıyorum. Yüzlerce çeşit ve rengârenk tesbihin sergilendiği mekân… Bir ağacın yontulup parmaklardan gönle düşecek zikir tanelerine dönüşmesi…

Ve taşlar…

Taş katıdır, canı dili yoktur diyeniniz varsa tez görsün bunları. Bir taş parmaklar arasından süzülüp nasıl can buluyor, dile geliyor. Toprağın içindeki saklı zikrini avuçların içinde sürdürüyor. Değerli ve pahalı olanlar duruşlarıyla, renkleriyle kendilerini hemen belli ediyor. Oltu, fildişi, gül ağacı, hurma çekirdeği, akik, gümüş… Envai çeşit tesbih.

Kutuyu değil ama hikâyesini atıyorum heybeme

Bir tezgâhın köşesine sinmiş kömür renkli kediyle halleşiyorum. Elleri arkalarında kenetlenmiş ya da bir eli bastonunda bir eli sırtında hacı amcalar buranın müdavimi. Büyük bir ilgiyle inceliyor, yeni bir şey gelmişse sıkı bir pazarlıkla satın alıyorlardı.

Sonra sade, kahve renkli bir tesbih ilişiyor gözüme karşıki tezgâhta. Uzanıp dokunuyorum, özenle dizilmiş her biri, bozulmasın diye dikkat ediyorum. ‘Kuka’ diyor, alıp tesbihi avuçlarıma bırakıyor başında gri kasketiyle buraya soluk katanlardan biri. Ebubekir amca. Yıllardır bu işle uğraşırmış, dokunduğu an tesbih dile geliyor sanki, anlatıyor da anlatıyor. Brezilya’dan gelen kuka meyvesinin yolculuğu bu topraklarda son bulup, nasır tutmuş ellerde ince ince işleniyor.

Bir başka tezgâha yöneliyorum. Her gelişimde eline farklı bir antika eşya geçmiş oluyor bu ağabeyin. Çarşı kapısının bitişiğindeki tezgâhında oymalı, sedefli kutular, biblolar, müzik kutuları, saatler, cezveler… Bir kutuyu gösteriyor bana. ‘Cevizden’ diyor. Şifreliymiş. Kutunun gövdesindeki birkaç parçayı itiyor, içinde küçük bir anahtar saklanan hazneyi buluyor. Hoşuma gidiyor bu, kutuyu değil ama hikâyesini atıyorum heybeme. Hiç kimse müşteri telaşında değil, o günkü nasibleri neyse ona razılar. Sohbetleri ise bitimsiz bir sevinç bırakıyor içimize.

Sonra dönüp kuka tesbihi satın alıyorum ve Mezâkî’nin beytini fısıldıyorum: “Rindân-ı sebük-rûha mey-i câm-ı mahabbet/ Zâhidlere hod sübha-i sad-dâne virilmiş.” Nasibimize düşen yüz daneli tesbihi alıp ayrılıyorum oradan. Şimdi camideki restorasyon sebebiyle her ne kadar gölgelenmiş olduysa da kendi içinde kalabalık ve bir o kadar bereketli bu köşe.

Bu küçük mekân kendi içinde sürdürdüğü o coşkuya sizi de çağırıyor.

 

Meryem Verâ yazdı

Güncelleme Tarihi: 15 Mayıs 2017, 11:13
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner7

banner6