banner17

Yükseliyor Gibiyiz Ama Belimizden Aşağısını da Hissetmiyoruz Sanki

Yirmi-otuz yıl öncesine kadar birçoğu kullanılabilir durumda olan çeşmeler de bu yok edilişten nasiplerini alıp atalete mahkûm oldular. Fırtınayı çok sayıda çeşme atlatamayıp şehri kimliksizlikten koruyan konumlarını terk etti, başka birçoğu gönülsüzce nefes alıp vermek zorunda bırakıldığı bir tahriple yaşıyor, şanslı olan azınlıksa suyunun kesilmesiyle paçayı şimdilik kurtardı. Sadullah Yıldız tarihi çeşmeleri yazmaya devam ediyor.

Yükseliyor Gibiyiz Ama Belimizden Aşağısını da Hissetmiyoruz Sanki

Baharın İstanbul’a geldiği erbabınca erguvanların açtığının ilanıyla haber alınıyor. Mor salkımlar hareketleniyor, taze yeşilli yapraklar serpiliyor. Şehrin diğer mevsimlerde de görülmesi gereken kadim bölgeleri bu zamanlarda daha bir albenili oluyor.

Ecdadımızın bizim için bırakıp çevrelerini güzelleştirdikleri eserleri seyretmek, yerlerinde keşfedip anlamlarını bilmek için de bahar bulunmaz bir fırsat; zira yazın kavurucu sıcağı veya kışın aman vermeyen soğuğu yok. İnsana dinginlik veren, yer yer tenhalarda dolaşma lüksünü kuş sesleriyle tattıran bir bahar havası tarihimizi keşfetmek için de pek iyi geliyor. Elbette icabında bazı fedakârlıklar, uykusuzluklar ve yorgunlukları bedelen vererek.

İstanbul’un tarihi uzak zamanlara giden bölgeleri arasında Aksaray’ın, iğdiş edilmek bakımından da açık ara bir rekoru elinde tuttuğu söylenebilir. Ne yazık ki işyerlerinin boğuculuğunda yok olup giden çok değerli tarihler, yoğun nüfusun eziciliğine direnmeyi bir süredir bırakmış görünüyor. Restorasyonların vaziyeti kurtarmadığı, hatta bazı eserleri yenecekseler de makyajlıyken yenme düzeyine getirmekten başka işe yaramadığı yerlerden biri Aksaray.

Kısa bir gezinti bundan on sene önce bile şimdi görülebileceklerden muhtemelen büyük oranda daha fazla ecdat yadigârını görebilmenizi sağlardı. Fakat mevcut düzeye erişen akıl almaz itiş kakış, bu hatıraların başka birçok semtte olduğu gibi burada da barınmasını imkânsızlaştırdı – bu sonucu yetkililerin görmezden gelmesi ve yetkilileri seçen vatandaşların dolaylı tercihi doğurdu.

Yirmi-otuz yıl öncesine kadar birçoğu kullanılabilir durumda olan çeşmeler de bu yok edilişten nasiplerini alıp atalete mahkûm oldular. Fırtınayı çok sayıda çeşme atlatamayıp şehri kimliksizlikten koruyan konumlarını terk etti, başka birçoğu gönülsüzce nefes alıp vermek zorunda bırakıldığı bir tahriple yaşıyor, şanslı olan azınlıksa suyunun kesilmesiyle paçayı şimdilik kurtardı. Diğerlerine (bakınız) eklenecek bu metinde işte o çeşmeleri, şehirdeki varlığımızın tapularını yerlerinde ziyaret ediyor ve mazileri kadar hâllerinden de haber vermeye çalışıyoruz.

Hayırsever bir devletlü

Madem Aksaray dedik, yürüyüşümüze burada uğramadığımız birkaç taneyi görerek başlayalım.

Millet Caddesi’nden Langa Bostanları’na kadar uzayan Namık Kemal Caddesi, yukarıda bahsettiğimiz keşmekeşin net olarak görülebileceği yollardan biri. Eski şehrin kalbi denebilecek böyle bir mıntıkada şimdi olduğundan çok daha fazla yapıya tesadüf etmemiz beklenirdi ama sadece beton var. Arada sırada yüzyılları aşıp gelmiş taş yapılar varsa da yalnızlıkları çok bariz. Alaiyeli Kaptan-ı Derya Ebubekir Ağa Çeşmesi gibi.

1.
2.
3.

Caddenin hemen başında, daima olduğu gibi taştan yapılmış bir sıbyan mektebinin giriş kapısı üzerindeki 1136 (1724) tarihli kitabe, “Ebû Bekrin sebîl ve mektebin makbûl ide Allâh” cümlesiyle bitiyor. “Sebil” ile kastedilen acaba birkaç adım ilerideki çeşme midir yoksa burada mektebe ilaveten bir de sebil inşa ettirilmiş miydi? Çeşmenin kitabesinde “çeşme” kelimesi geçtiğine göre herhâlde bu külliyede bir de sebil vardı. Zaten ilk kitabeyle çeşmenin kitabesi arasında bir yıllık tarih farkı var, çeşme bir sene sonra yaptırılmış.(1)

Çiçek tezyinatlı hoş bir kitabesi olan çeşmenin başka süsü yok. Zaten yol seviyesinden altta kalmış, harap manzarası göz önüne alındığında süsünün olmadığını söylemek epey lüks kaçıyor. Ayna taşı ve musluk yeri de hırpalanmış. Çeşmenin yanında, mezarlık duvarında iki küçük çeşme de yer alıyor (2-3). Bunlar da taştan ve ahı gidip vahı kalmış durumdalar.

Ebubekir Ağa, sonraları devletin zirvesine yükseldiğinde aldığı unvanla Ebubekir Paşa, burada görülebilecek mektep ve çeşmeden daha fazla hayratı olan, hayırsever bir devletlü imiş. Sevilay Tosun’un, Paşa’nın Kıbrıs’taki imar faaliyetleri hakkındaki makalesinde görenleri hayran bırakan su tesisatı inşaatının yanı sıra yedi çeşme daha yaptırdığı kaydediliyor. Çok zengin biri olan Ebubekir Paşa, aynı zamanda Sultan II. Mustafa’nın kızı Safiye Sultan’la evlenerek saraya damat olmuş.

Ne mazlum ve acıklı, perişan bir manzara!

18. asra yeniden döneceğiz ama yakınımızdaki bir tarihsizliğe göz atalım: Yol boyunca devam edip Küçük Langa Caddesi’ne çıktığımızda burada iki çeşme görebiliriz. İlkine kaldırım üzerinde rastlarsak da o aynı zamanda kaldırımın altındadır! Parke taşlarından seçebilirseniz boğulmak üzere görülen birinin son gayretle elini su yüzeyinin üstünde sallamasına benzeyen bir çaresizlikle ayna taşının iki parmak boyundaki kalıntısına bakabilirsiniz. Ne mazlum ve acıklı, perişan bir manzara.(4)

4.
5.

Düz mermerden, kitabesiz ve künyesini göremediğimiz eser önce yol altından kurtarılıp sonra da vakfedeni, yaptıranı ve macerasındaki diğer isimlerle gün yüzüne çıkarılmayı bekliyor.

Küçük Langa Caddesi’nde ilerlerken Samatya sahilinde bu kez 18. asır başına değil, sonuna tarihlenen bir çeşme görüyoruz (5). Beş satırlık kitabesinin üçüncü satırının ilk mısraında geçen “Nazperver Afîfe kim oldır” ifadesinden çeşmenin banisini, sondan birinci mısrada da baninin mesleğini öğreniyoruz: “Ayn-ı lütf hazînedâr usta.”

1207 (1793) tarihinde, Sultan III. Selim’in hazinedar ustası yani kalfalarından biri olan Nazperver Afife Hatun tarafından şimdi de uzaktan bile şirin bir endamla görenleri tebessüm ettiren taş mektebin altına inşa ettirilmiş. İkisi yanlarda, toplam üç cepheli çeşmenin sadece ortadaki musluğu yerinde. Maalesef biraz pejmürde görünüyorsa da kitabesinin yerinde olması, saray erbabından birinin yaptırdığı eserdeki süslemelerden devre hâkim Batı etkisinin görülebileceği bariz tarih bilgisi için tatlı bir numune olarak tezyinatını izleyebiliyor olmamız ve hele suyunun akması güzel teselliler. Bununla birlikte bakımının da ihmal edilmemesi tabii ki nûru’n-alâ nûr olur.

Bir de sondan ilk satırda adı geçen, kitabenin şairi ve müverrihi Sürurî’nin de önemli bir isim olduğunu ekleyelim. Zaten tarih düşürmeleriyle meşhur olan bu âlim zat, kazaskerlik dâhil bazı ilmiye rütbelerini de taşımakla beraber şiirleriyle tanınagelmiş. Bu kitabeye de iki ayrı tarihi birden düşürdüğü görülüyor.

Yarısından çoğu yer altında kalan bir ecdat yadigârı

Org. Abdurrahman Nafiz Gürman Caddesi’ni takip ederek Cambaziye Mektebi Sokak’tan içeri, Milli Müdafaa Caddesi’ne varan kısa güzergâhı izlersek Abdi Çelebi Camii’nin bu cadde üzerindeki dış duvarında, motiflerinde sıra dışılık barındırdığı söylenebilecek küçük bir çeşme görebiliriz (6). Süslerinin genel olarak fizikî sağlamlığına karşın bizim vefalı davrandığımız ise söylenemez.

6.
7.

İstanbul çeşmelerinin sorunları arasında ilk sırayı zorlayacak ‘kaldırım yutması’na kurban giden kurnasıyla beraber bizatihi kendisi, o hesap edilmeden girişilen imar işleri sebebiyle yol üstünde kalmış durumda. Kitabesi olmayan çeşmenin musluğu da yerinde değil. Civar sakinlerinin söylediğine göre bir zamanlar bunun birkaç metre altında başka bir çeşme daha buraları şenlendiriyormuşsa da ortalıkta ne izi ne hikâyesine rastlayabiliyoruz.

İçeriye doğru ileri, Kumkapı tarafına gidelim ve hakkında kırıntı kabilinden serüveninin ipucunu bulabileceğiniz yok olma eşiğindeki kitabesiyle son bir çeşmeyi görelim. Önceleri bu yazı silsilesinde görüp ziyaret ettiğimiz Mabeyinci Yokuşu’ndaki Sultan III. Selim çeşmesi ile yakınındaki Arapzade Abdurrahman Efendi çeşmesinin hemen dibinde sayılacak bir mahalde, meğer Star Emniyet Otopark’ı çevreleyen duvarda, yol üzerinde bir gariban çeşme daha varmış.(7)

Fotoğrafı hemen her şeyi anlatıyormuş gibi duran ama sanki uzun uzun konuşmadan da bir şey fehmedemeyeceğimiz hissi veren perişanlığı, çeşmenin burada hâlâ saygı duyuyormuşuz gibi neden tutulduğunun Doğu’ya has anlamsızlığıyla bütünleşiyor. Yarın, belki yarından da yakın bir zamanda kitabesi hepten okunamaz hâle gelecek gibi ancak şimdilik zar zor da olsa kelimeler seçilebiliyor. 1322 (1904) tarihini taşıyan kitabesi, alttaki daha büyük yuvada ikinci bir asıl kitabe olduğunu anlatıyor. Hatice Hanım çeşmenin yaptıranı değil, sonradan vefa göstereniymiş: “Bani-i sanisi Hadice Rana Hanım’ın ruhuna Fatiha.”

Yarısından çoğu yer altında kalan bu ecdat yadigârı hatıraya reva gördüğümüz zillet, aslında kendimize reva gördüğümüzden başka şey değil. Yalnızca bunu anlamamız için doğru yöne doğru gitmiyoruz, hepsi bu.

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 05 Haziran 2018, 17:45
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20