banner17

Yaralıyken Susuzluktan Şehit Olan Rasim Bey'in Ruhuna Çeşme

İstanbul’un tarihî varlığı, trajik biçimde bir bakıma adeta sahipsiz vaziyettedir. Sahiplenmenin abartıldığı noktalarda ise işin içine bir de kahrolmak ile komedi arası garabetler dâhil olmaktadır ki insana, ortalığa fütursuzca savrulan tarihsel aidiyet ve devamlılık nutuklarının samimiyetini sorgulatır. Sadullah Yıldız yazdı.

Yaralıyken Susuzluktan Şehit Olan Rasim Bey'in Ruhuna Çeşme

Ülkemizin geri kalanıyla hatta başka ülkelerin de toptan kültürel mirasıyla nicelik bakımından cesurca yarışabilecek kadar bol tarihî mirasa sahip İstanbul’un bu devasa sorumluluğunun altından kalkabiliyor muyuz?

Cevabı her nasıl vermeyi düşündüyseniz ilk etapta acele bir hüküm olacaktır. Çünkü mirası koruduğumuzu düşünüyorsanız bu fazlasıyla safça bir varsayım olur, korumadığımızı düşünüyorsanız da düşündüğünüzden çok daha fazlasını korumadığımızı keşfetmek için yalnızca biraz zamana ihtiyacınız vardır.

Şuna şüphe yok ki İstanbul’un tarihî varlığı, trajik biçimde bir bakıma adeta sahipsiz vaziyettedir. Sahiplenmenin abartıldığı noktalarda ise işin içine bir de kahrolmak ile komedi arası garabetler dâhil olmaktadır ki insana, ortalığa fütursuzca savrulan tarihsel aidiyet ve devamlılık nutuklarının samimiyetini sorgulatır. Mezarlıklar ve türbelerin fotoğraflarını çekmenin yasak oluşu, hemen hiçbir cami haziresinin ziyarete açık olmayışı ve Osmanlı bürokrasisini yöneten çok önemli mevkideki devlet adamlarının kabirlerinin bulunduğu yapıların kapısında kilit bulunması, bu çok yönlü garipliklerden birkaçıdır.

Manzaranın mühim bölümlerinden birini oluşturan tarihî çeşmelerin de bu garipliklerden nasibini aldığını kolaylıkla tespit edebiliriz. Bu yazının devamı olduğu önceki metinlerin ortaya koyduğu bariz gerçeklerden biri de bu. Fakat yine de her çeşme terk edilmiş ve atıl durumda değil. İçlerinde böylelerin sayıca çokluğu göze çarpmakla birlikte hâlâ sokakların süsü olarak izlenebilecekleri de var.

“Ali-i Murtaza’nın destinden içe Kevser”

Biraz oradan biraz buradan, İstanbul’un tarihî çeşmelerini keşfe çıktığımız yolculuğumuzun yeni bir halkasındayken aynı zamanda hangisinin ne sorunu olduğunu da zikretmeye çalışarak güncel bir doküman oluşturmaya çalışacağız.

1.
2.

İlk çeşmemizi Eyüp’ten misafir edeceğiz. Şimdiye kadar süren serüvenimizin önümüze getirdiği en eski çeşmelerden biri olabilir bu: H. 1015/m. 1606 tarihini taşıyor (1). Aslında o tarihler için cennet temsili meyve süslemeleri pek görülmez ama nişinde Kapıağası Mustafa Ağa’nın hayrı olduğu yazan çeşme için bu açıdan bir ayrıcalıktan söz edilebilir.

Hem ayna taşında hem kurnasının iç bölümünde -ki bu bölümün ön tarafına bir taş duvar çekilmiş ve bu nefis motifler böylece korunmuştur- süslemeler ve biraz da meyve taşıyan çeşme yakın tarihte iki defa onarımdan geçmiş: 1995’te Muhammet ve Şaziment Külünk, 2010’da ise Eyüp Belediyesi çeşmeyi restore ettirmiş.

Kitabe ilk bakışta zarar görmüş gibi duruyorsa da yalnızca zemindeki yeşil boya dökülmüş ve harfler sağlam vaziyetteler. Biraz karışıkça yazılmış kitabedeki ifadelerden birinde çeşmenin yaptıranı için söylenen cümle, Osmanlı toplumunda çeşme yaptırmanın insiyaklerinden birini yansıtır: “Ali-i Murtaza’nın destinden içe Kevser.”

Yine Eyüp’ten bir başka çeşmeyi bu sefer Türkiye Anıt Çevre Turizm Değerlerini Koruma Vakfı (TAÇ) onarmış: Rayet Keşan Kalfa Çeşmesi.(2)

Vakfın internet sitesinde yazdığına göre onarıldığı 1985 (sitede 1986 denmiş ama çeşme kitabesi tarihi böyle) tarihinde aynı zamanda su bağlantısı da sağlanan çeşme bugün yine akar durumda değil. Esasen ilk yapılışı 16. asra uzanan banisinin İdris-i Bitlisî olduğu yazılı fakat 1858’de Rayet Keşan Kalfa çeşmeyi herhâlde öyle yıkık vaziyetten kurtarmış olmalıdır ki onun adıyla anılıyor. Rayet Keşan Kalfa, Sultan Abdülaziz’in bir cariyesi. Biliyorsunuz, Osmanlı’da cariyeler dahi toplumun her kesiminden insanlar gibi hayır-hasenat meraklısıydılar, Tıfli Gül Hanım gibi.

Günümüzde çeşmenin esas kitabesi hâlâ ortalarda yok ve testi seti de kırılmış. Ancak genel itibarla sağlam gözüküyor ve gölgelenmek için ideal bir seçim gibi duruyor.

En kaba insanı bile bir anlığına yontup el pençe divan edebilen çeşme

3.
4.

Fatih sınırları içinde kalan İstanbul Manifaturacılar Çarşısı’nda (İMÇ) hemen önü otopark olarak kullanılan bir çeşme vardır (3). Kitabesi önünden her geçişimde bir kuyumcunun önünden geçiyormuş gibi hissediyorum; sıra sıra bilezikler, rana küpeler, ince kolyeler gibi insicamla dizilmiş harfleri en kaba insanı bile bir anlığına yontup el pençe divan edebilir.

Alttaki esas kitabesi 1157 (m. 1744) tarihini taşıyor ve yapım hatırasını hikâye ediyor. Üstteki kitabe ise 1343 gibi bize çok daha yakın bir tarihte eklenmiştir ve kendince ayrı bir hikâyesi var. Alttaki celi sülüs yazıya mukabil bu dört satırlık kitabe talik hat ile yazılmış ve çeşmenin yapımından hemen hemen iki asır sonra eklenmiş. Demek ki iki yüz yıl sonra olduğu gibi o yıllar içinde de çeşmeye olan ilgi ve vefa sürmüş ki ayakta kalabilmiş.

Çeşmeyi tamir ettiren Necibe Hanım, Rasim Bey adında birinin annesi. Oğlunun -savaş meydanında olsa gerek- yaralandıktan sonra içecek su bulamayarak şehit olması üzerine böyle bir vefa ve hatıra yöntemi düşünüyor. Böylece oğlunun çektiği o menhus illetten kimse çekmesin istiyor. “Ânın rûhuna bu çeşme harâbken selsebil oldu” denen tamir kitabesinde Necibe Hanım’ın oğlu için bir de şefkatli temennisi var: “Şehîd-i Kerbelâ ervâhına lâhık ola rûhu.”

Yine Fatih’ten bir çeşme daha Eski Ali Paşa Caddesi’nde durmaktadır (4). Onu bu kadar unutabilmiş ve sıradanlaştırmış olmamıza aldanmamalıyız; kendisi Sineperver Valide Sultan’ın eseridir. Yani Sultan I. Abdülhamid’in eşlerinden birinin ve Sultan 4. Mustafa’nın annesinin.

Bir kısmı parke taşlarına feda edilmiş bu güzel hatıranın sağı solu ve üstü başından da otlar-dallar fışkırmıştır. Ortasındaki esas musluğun yer aldığı niş haricinde sağdaki boşluklardan da anlamaktayız ki aslında çeşmenin yapıldığı zaman birden fazla gözü vardır.

Maalesef üzeri hoyratça mahalle sicil defterine çevrilmiş

5.
6.
7.
8.
9.
10.

İlk adımlarımızı geçenlerde attığımız Sarıyer’e birkaç çeşme için tekrar uğrayalım şimdi ve ilk olarak Şirin Sokak’taki Reşid Paşa Çeşmesi’ne göz atalım. Maalesef üzeri hoyratça mahalle sicil defterine çevrilmiş bu 19. yüzyıl eserinin dört yüzündeki ikişer satırlık dört kitabesi haricinde her yeri böyle! (5-6-7-8) Fakat şükür ki kitabeler zarardan ucuz kurtulmuşlar.

Kitabelerin söylediğine göre Reşid Paşa’nın vefatının ardından evlad u ıyali bu meydan çeşmesini babalarının mezarda sevap defterinin açık kalması temennisiyle, “celb-i rahmet eylesünler rûz u şeb ol âsafa” diye yapmışlardır. Şayet gerekli saygıyı gösterir ve onu yolun ortasında durmasına rağmen yolda değilmiş gibi görmekten vazgeçersek sıcak havalarda suyunu içenlerden ve yanı başındaki camiye yetişmek için abdest alanlardan bir temennisi var çeşme banilerinin: “Ansın ol sadr-ı Reşîd’i hayır ile âbın içen.”

İstinye tarafında, Çayır Sokağı’ndaki çeşmenin de dört yüzü vardır ancak iki yüzünde muslukları duruyor. Bu muslukların faal olması sevindiricidir zira demek ki iki defa yenilenen hayır sahiplerinin sevabı kesilmeksizin akıyor. İlk yaptıranın kitabesi ise çeşmede bulunmuyor. İki ayet kitabesi iki yüzde durmakta ve biri baştan inşa olmak üzere iki de tamir kitabesi var.(9)

Birincisi h. 1341 tarihini taşıyor, yani henüz bir asırlık: “Bu defa ashab-ı hayırlar tarafından tecdiden inşa olunmuştur.”

1926 tarihli ve hicrî tarih taşımayan ikinci kitabe ise çeşmenin Hacı Terandil Şeminur Hanım tarafından su yollarıyla birlikte onarıldığını söylüyor.

Yine İstinye’den bir çeşmeyle hemen hemen aynı döneme, Sultan II. Abdülhamid devrine tarihlenen bu Rizeli Hacı Bayram Kaptan eseriyle bitirelim.(10) İki sütunu arasında şerit olarak çekilmiş sivri yaprakları ve altta bir çiçeği ortalayan kıvrımlarıyla bakımsızlığına rağmen hâlâ göz alıcı tarafları yok değil. Ama elbette Hacı Bayram Kaptan da her hayır sahibi kimse gibi eserinin daha insan içine çıkabilir bir elbiseyle durmasını isterdi.

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 28 Mart 2017, 16:30
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20