banner17

Yanlış anlamayın, bayanlara düşman değilim!

Faik Öcal, Şems’in türbesine gitti, kendi olarak gelen ve yine kendisi olarak dönen insanları ve kendisini gözlemledi.

Yanlış anlamayın, bayanlara düşman değilim!

 

Bir gün bizim de yolumuz düşer elbette, Şemseddin-i Perende’nin yurduna. Yaralardan bir yara, yârânlardan bir yârân olur muyuz acep? Güneş olanca ihtişamıyla doğar mı üzerimize Konya ovasından? İnsan olduğumuzu hatırlayıp gözyaşlarına boğulur muyuz Tebriz-Konya yolunda. Secde etmek nasip olur mu aşkın şehidiyle? Vurduk kendimizi yollara, bulduk kendimizi Şems-i Tebrizî’nin türbesinde.

‘Düğün Gecesi’ni bir ömre yaymak gerek

Şems’in mekânındayım. Neredesin ey Şems? İnsanlar sen burada olduğun için duaya geliyorlar, Kur’an-ı Kerim okuyorlar, senin vesilenle Allah’tan af ve mağfiret diliyorlar. Sır da kaybolursa, kendini yitirirsen, sırda ne olduğunu bilmezsen, sırda ne olduğunu bilmek mümkün değil, bilsen dahi müşriklikle yaftalanabilirsin, Hallac-ı Mansur misali.Şems-i Tebrizi Zaviyesi ve Türbesi

Müminler seni vesileci kılıyor. Kendinden geçmeyenlere Allah geçit vermiyor. Başını önüne eğip Kur’an okuyan adam, sağ elini de türbenin tahtasına atıyor. Pek manidar. Müminlerin bir kısmı da şükür namazı kılıyor. Sonra herkes bir başına ölüyor, tek başına sonuna gidiyor. Kimse bir başkasının kabrine giremez, kimse bir başkasının yerine ölemez. Yaşamı ölümle doldurmak gerekir. Hayatı şeb-i arus diye şereflendirmek gerekir, düğün gecesini bütün bir ömre yaymak gerekir. Allah’a mutlak surette teslim olanların hakkı bir hayatın akışına kendini bırakmak… İçinde zerre kadar şüphe olanlar zelil olurlar, boğulurlar, çıkamazlar akıştan, başını kaldıramazlar yokluktan.

Sınırlı olmak, sınırlarını bilmek, insan olmanın gereğidir. İnsan olan sınırlı, kısıtlı, aciz olduğunu bilir. Bunu bilen güç kudret azim cesaret sahibi olur. Yaratılış mevzuunda tasarrufta bulunma imkânına sahip olur. Açılır, genişler, sınırları aşar, ebediyetin kapısında bulur kendini. Dâr-ı beka olur işte, hiç yok’tan.

Kendini daha iyi hissetmek. Nasıl? Fotoğraf çekerek…

Ablamız kalktı, Türbenin önünde poz verdi, fotoğrafını çektirdi, burada görüldüğünü tescilletti ve manevi açıdan da kendini ‘garantiye’ aldı, rahatladı; çünkü arka fonda Şems’in türbesi duruyordu. Kendini daha iyi, huzurlu, mutlu hissediyordu. Artık memleketine geri dönebilir, çektirdiği fotoğraflarla yakınlarına burada olduğunu kanıtlayabilir. –Güvensizlik ve suçluluk durumundan kaynaklanan bir kanıtlama!-  Sonra hayata daha güzel devam edebilir; çünkü Şems’in adını almıştır arkasına. Kazalardan, belalardan, dertlerden, sorunlardan daha uzak hissediyordur kendini. Buraya geliş gayesi bu değil miydi? Kendini daha iyi hissetmek, fotoğraflarla, isimlerle... İşte bu Şems Hazretleri, onun manevi huzurundayken. Bununla yetinmiyor ablamız. Makinesiyle türbeyi ayrıca tek bir kare içine alıyor. Mahremiyet ve mülkiyet... Bu iki hali bir fotoğraf enstantanesine yerleştirmek için bir hayli uğraşıyor, değişik bakış açıları yakalamaya çalışıyor, pozisyonunu değiştiriyor, eğiliyor bükülüyor, makinenin ayarlarıyla oynuyor. Başardı mı, başarmadı mı bilemiyorum; ama modernliğin insanlar üzerindeki tahribatını ve tahakkümünü seyrediyorum.

Şems-i Tebrizi Zaviyesi ve TürbesiGüneş gözlüklü ve daracık kot giymiş bir başka tesettürlü bayan sahneye çıkıyor. Neyse ki telefonu çalıyor, çıkıp gidiyor. Şems Hazretleri zaten burada duruyor, bir yere gittiği yok. Ama arayan kişi önemli bir şey için arıyor olabilir. Annesi son anda aklına gelen hediyelik bir eşya için kızını arıyor olabilir ya da yeni keşfettiği bir yemek tarifinin heyecanını kızıyla paylaşmak istiyor olabilir. Belki de bir arkadaşı arıyordur, dünyalık bir kaygının pençesindeyken. Her şey olabilir. Ama Şems Hazretleri hiçbir yere gitmiyordur, orada duruyordur.

Bir başka insan ileri geri sallanarak Kur’an-ı Kerim okuyor. Sırtı bana dönük, yüzünü görmüş değilim. Saklanıyor mu? Dış dünya ile bağlantısını hepten mi kesmek istiyor? Belki de cennete uzanma çabası içindedir. Yüzünü görebilseydim, gözlerindeki manayı okuyabilirdim. Ama kapalılık ve belirsizlik hâkim bu insanda.

Gelenler yine kendileri olarak gidiyorlar

Birden genç bir adam önümde peydahlanıyor. Şems’e olan hürmetinden dolayı ellerini önüne bağlı tutarak arka arka dışarı çıkıyor. Kendisine bakıyorum, tepeden tırnağa süzüyorum. Ağaçlarım kuruyor içimde, çorak bir ülkeye dönüşüyor gönül bağım. Genç adam, diye haykırsam, duyar mı sesimi. O çekip gidiyor, arkasına bakmadan. Mana nerede bu enstantanede? Mana arayıcıyım ben, Şems ile kalakalıyorum yine. Şems’i almak için gelenler, neden sadece kendileriyle gidiyorlar buradan? Aydınlık nerede? Şems, gerçekten görüyor musun bütün bunları? Orada mısın? Seninle çocukluğumdan kalan bir oyun oynasak, elma dersem… Gariptir ki gördüğüm insanların büyük bir kısmı, türbeye arkasını dönmeden çıkıyor. Tek tük gafil var arkasını dönüp giden…

İhtiyar adam, Şems’ten daha fazla pay almak, nemalanmak için, türbenin hemen önünde namaz kılıyor, imkânı olsa türbenin içinde namaz kılacak. Sebeplere sarılanlar beni kara kara düşündürüyor. Bir hulm yolcusu muyduk hep, nerde düştük, nerede yolumuzu yitirdik. Oysa ilahi hüküm hep belli ve aşikâr: Sırat-i müstakim.

Kızlarıyla gelen göbekli adam bir türlü uygun açıyı yakalayamıyor. Şimdi de türbeyi uzaktan alıyor. Kızı kapri giymiş, başında da süs niyetine kullanıldığı her halinden belli olan bir eşarp var. Başını örtmek gibi bir kaygısı yok, lakin çok geçmiyor çıkarıyor da. Modernlik ne hale getirmiş bizleri. Karşımdaki “modern Müslüman aile” aklıma Mehmet Akif’in modernlik karşındaki Müslümanca kaygılarını getiriyor. Esef ediyorum.

İhtiyar adam yorulmuş olacak ki ya da kıldığı namazı kâfi görmüş olacak ki, şimdi de tespih çekiyor.  Yine başını önüne eğmiş, gözlerini kapatmış, dünyayla alakasını kesmiş. Tefekkürün yakın çekimde dünyanın toynaklarından geçirilmiş hali.

Cami görevlisi geldi tam da önümde namaz kılmaya başladı. Bu kadar yakınımda durması tuhafıma gitmiyor. Bilakis hoşuma gidiyor, beğeniyorum. Bütün bu modernlikler içinde onun bu hareketi içimi ısıtıyor; bana Müslüman olduğumuzu, kardeşlikten gelen yakınlığımızı ve hakkaniyete, adalete ve merhamete dayanan hukukumuzu, bir olan kıblemizi, dahası Şems’in manevi mirasını hatırlatıyor. İçim sevinçle doluyor, bir nebze de olsa ferahlıyorum, kendime geliyorum.

Sonra modern kıyafetleri içinde tesettürlü genç bir bayan, içeriye girer girmez makinesini çıkarıp fotoğraf çekmeye başlıyor. Geldiği gibi, aynı süratle çıkıp gidiyor. Daha önce de burada mıydı, bu kadar acele edecek ne var, diye düşünmeden edemiyorum.

Nedir bu modernlikten çektiğimiz, diye hayıflanıyorum. Biz Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’i yaşamasak, sünnet-i seniyyeye sahip çıkmasak, olacağı bu. Modern gariplikler alıp başını gitmiş olacak, hem de Şemseddin-i Perende’nin yurdunda. Bense başkalarını gözlemleyip beğenmeyip duruyorum, bilmiyorum ki bu eleştirdiklerimden kimisinin içi, işi, hali belki de çok güzel... Hayfa bize ki, hayfa!

 

Faik Öcal türbeden dersler aktardı

Güncelleme Tarihi: 09 Mart 2012, 08:05
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20