Yandı, yıktırıldı, yeniden yapıldı Balaban Tekkesi

Üsküdar Belediyesi'nin hazırladığı 'Balaban Tekkesi' kitabı, tekkeyi ihya edip ayağa kaldırmak kadar önemli bir işlev görüyor. Kamil Büyüker yazdı.

Yandı, yıktırıldı, yeniden yapıldı Balaban Tekkesi

Vaktiyle merhum Ahmet Yüksel Özemre hocamıza yaptığımız bir ev ziyaretinde hocamız, evinin balkonundan arka bahçeye bakan tarafta Balaban Tekkesi’ni işaret edip, mahzun halini konuşmuştu ve bizi de bu tarihi ayıbın telafisi noktasında meseleye ortak etmişti. Ne zaman Balaban Tekkesi’nin olduğu, daha doğrusu arsasının ve önünde yer alan merhum ve merhumelerin baş taşlarının yer aldığı mevkiden geçsem hayıflanır dururdum. Zira aynı durum hâlâ sessizce feryad edip inleyen nice hazireler, tekkeler için de geçerlidir. Kısa süreli bir İstanbul ayrılığından sonra gün geldi Balaban Tekkesi’nin restore edildiğini ve içinde İslam sanatlarının ihyası noktasında çalışmalar yapıldığını duydum. Tekke acaba o tekke mi derken Üsküdar Belediyesi’nin tertip ettiği 8. Üsküdar Sempozyumu'nda çantamıza konan Balaban Tekkesi kitabını görünce evet dedim, bu tekke o tekke.

Üsküdar Sempozyumu'na yetiştirilmiş Balaban Tekkesi kitabı, tekkeyi ihya edip ayağa kaldırmak kadar önemlidir bence. İşin tarihi, hafızası, belgesi olmayınca neyi, nasıl konuşacağız? Şimdi tekke de ayağa kalkmış, Tekkeyi inşa edenler, ihya edenler de kayıt altına alınmış. Ne demeli, hizmetleri, himmetleri âli olsun, emeği geçenlerin…

Boş bir arsa, küçük bir hazire ve 5 mezar taşı

Üsküdar toprağı harem toprağından sayılmakla manevi anlamda da hep bir cazibe merkezi olmuş. Tasavvuf ehli için de bir merkez olan Üsküdar’da on yedi Celveti, sekiz Nakşi, sekiz Kadiri, yedi Şabani, beş Rıfai, dört Bektaşi, dört Halveti, dört Sa’di, dört Bedevi, iki Bayrami, iki Cerrahi, bir Mevlevi ve bir Sünbüli dergâhı yer almış. Bu bilgileri nereden alıyoruz: Üsküdar Belediyesi'nin hazırladığı Balaban Tekkesi kitabından. Bedri Mermutlu, Belgin Bolu, İsmail Büyükseçgin’in hazırladığı kitapta tekkenin kuruluşu, ifa ettiği fonksiyonlar, bugünlere nasıl geldiği belgelerle ortaya konulmuş.

Balaban Tekkesi, Yağcızâde Tekkesi, İsfendiyar Tekkesi ve Sa’diler Tekkesi olarak da anılıyor. Ancak 1764 yılında yapılan tekkenin bir diğer hususiyeti ise mescid-tekke hüviyeti taşımasıdır. Tekke ilk badireyi 1829’da Üsküdar’daki büyük yangında tamamen yanarak geçirmiş. 1889 yılında tekkenin şeyhi Mehmet Aşir Efendi ve eşi Aişe Sıdıka Hanım tarafından aradan geçen altmış yıl sonra tekke yeniden inşa ettirilmiş.

Bundan sonraki darbe daha büyük olacaktır. 1925’te tekkeler kapanınca Balaban Tekkesi de kaderine terk edilmiş. Bir adı da İsfendiyar Mescidi de olan tekkede kayıtlara göre 1932 yılına kadar kadrolu imam bile varmış. 1948’de kısmen onarılmış ve mesken haline döndürülmüş. Ancak Mehmet Şevki Eygi’nin “Cami Kıyımı” kitabında 1945 yılında yıktırıldığı nakledilmektedir. Nitekim 1965 yılına gelindiğinde ortada ihata duvarları ile çevrili boş arsa, küçük bir hazire ve 5 mezar taşı bulunmaktadır. Bu durum maalesef 2000’li yıllara kadar devam etmiş. Ta ki 2007 yılında tekkeyi yeniden ayağa kaldıracak proje Anıtlar Kurulu’ndan geçene dek. Nihayet 2009 yılında Tekke Üsküdar Belediyesi’nce tekrar inşa ettirilmiş. 2012 yılında ise şu anki şeklini alarak Balaban Tekkesi Kültür Evi olarak hizmete açılmış.

Hiçbir dua-gû Hasan Hüsnü Efendi ile baş edemezdi

Kitapta tekkeden kimlerin gelip kimler geçtiğine dair kayıtlar da mevcut. Bugün bir kısmının mezar yerlerini dahi bilmiyoruz. Bunlardan Seyyid Ahmet Efendi, Yağcızâde olarak biliniyor ve tekkenin bilinen ilk şeyhidir. Tekkede vazifeli son şeyh ise çok renkli bir tasavvufi kimliğe sahip. Balabani Hasan Hüsnü Efendi olarak kayıtlarda geçen şeyh efendi, hem Nakşi, hem Şazeli, hem Kadiri, hem de Mevlevi… Tabi en önemli hususlardan birisi de tekkede Mesnevi dersleri okutması. Buradan Nakşilik ile Mevleviliğin bir dönem iç içe olduğu sonucu da çıkarılıyor.

Hasan Hüsnü Efendi, Cemalettin Server Revnakoğlu’nun kayıtlarında ve Tahirul Mevlevi’nin beyanlarında yaptığı dualar ile anılıyor. Bakın Revnakoğlu'nun anlatımıyla duadaki üslubu nasılmış: “Balabani merhum, irfanlı, dirayetli bir zat olduğu için duaları her yerde tekrar edilen muayyen sözlerden değildi. Yerine ve icabına göre duanın şeklini, girizgahını değiştirir, bir yerde ettiği duayı aradan uzun bir zaman geçmeyince başka bir yerde tekrar etmezdi. Çok defa yeniden dua tertip eder, irticalen cinaslar, telmih ve tevriyeler meydana getirir, ca’liyet-i elfaza (söz üretmeye) dair bir hayli kelime istihdam ederdi.

Son derece güzel ifadelerle süslediği gayetle tumturaklı, ahenkli, mufassal, mükemmel duaları, üslub-u beyan, tetabü-i izafet, bilhassa seci sanatları bakımından fevkalade kudretli, saltanatlı ve zamanında her veçhile emsalsizdi. Sarayda ve şehirde hiçbir dua-gû onunla baş edemiyordu. Bu yüzden Balabani Hüsnü Efendi’yi her yerde ararlar, bir an önce gelmesini hasretle, heyecanla beklerlerdi.”

Revnakoğlu’nun ifadeleri bile her türlü takdire değer. Bir de Hasan Hüsnü Efendi’yi ve dualarını dinlesek kim bilir hayranlığımız ne kadar artacak.

Bugün tarihini ve yeniden ihya sürecini okuduğumuz Balaban Tekkesi ve kitabı her türlü takdiri hak ediyor. Emeği geçenlere teşekkürler.

 

Kâmil Büyüker haber verdi

Güncelleme Tarihi: 28 Ocak 2015, 13:02
YORUM EKLE

banner19

banner13