Ulu Hakan'a vefamızı böyle mi ödüyoruz?

İslam Ansiklopedisi’nde yazdığına göre bu sevimli çeşme, dâhi sultanın yaptırdığı büyük Hamidiye su isale hattı ve şebekesindeki tam 148 hayrattan sadece biridir. Sadullah Yıldız yazdı.

Ulu Hakan'a vefamızı böyle mi ödüyoruz?

Güzide şehrimiz İstanbul’un tarihî eserleri arasında hem sayıca hem nitelik bakımından mühim yeri olan tarihî çeşmelerin güncel durumları başlığının içini doldurmaya çalışıyoruz bir süredir. Bunu gezerek yapıyoruz, bir gezinti havasında.

Bu bir akademik yayın değil; dolayısıyla dikkatleri ve endişeleri bakımından da o ciddiyet ve açı beklenmemeli. Zaten yolculuğun başından beri (bkz: yolculuğun başı) birlikte İstanbul’u yürüdüğümüz ve artık, hemen hemen şehrin yarısını omuz omuza arşınladığımız sevgili okur da biliyor ki pek öyle abus bir havamız yok; tarihî çeşmelerimizin iç burkan hâlini görünce somurtsak da aslında harap çeşmeler arasında mekik dokumak birçok güzellik ve keyifli an'ın da karşımıza çıkması demek, her ne kadar yazıda birçoğunun bahsi geçmiyorsa da. Okur, verilen adresleri dolaştığında zaten bu minvalde geniş bir çevreyi adımlamış oluyor.

Bu yazının amacı ciddiyetten uzak gibi anlaşılmamalı elbette. Şu an yaptığımız şey büyük ölçüde ciddi aslında. Zaten durumun kendisi ciddi: Tarihî çeşmeler. Bugün heybemizde yine şehrin biraz o yanı biraz bu yanından sokaklar ve köşe başları var.

Dışarıda hafif bir rüzgâr var; bu demektir ki deniz kokusu almak her zamankinden daha zevkli olabilir. Unkapanı Köprüsü’nden Çamlıca’yı tembel tembel seyredebilir, o arada bir yandan balıkçıların tatlı ve sabırlı telaşlarını göz ucuyla süzerken diğer yandan masmavi denize karşı fotoğraf çekilme yarışına girenlerin gelip geçişine şahit olabiliriz. Manzaranın keyfini çıkarmak isteyenlerin ise en eğlenceli uğraşları, manevra yapıp ara sıra da korna çalan vapurların çıkardığı köpüklere bakıp hayal kurmaktır. Ben o sınıftan isem de burada çok oyalanmayacağım, biraz daha deniz havası çekip bir iki martı ciyaklaması da dinledikten sonra köprüyü geçebilirim.

Hiç tahmin etmediğiniz yerde ve anda böyle çıkıverir işte İstanbul’un hayratı

İlk çeşmemiz sağda bekliyor bizi. Yer Altı Camii’nin arkasında, Kemankeş Koca Mustafa Paşa Camii duvarında bulacağız onu. İlk bakışta çok sade bir güzelliği var gibi duracak ama öyle kenardan ve ürkek bakmayın, yanına yaklaşın bakalım.

Mustafa Paşa, çeşmesine, pek de alışık olmadığımız şekilde sade bir kelime-i tevhitten ibaret kitabe koyuvermiş. Hicrî 1195/miladî 1780’de yaptırdığı bu eser, ıslahatçı ve ciddi bir devlet adamı olan Paşa gibi vakur bir tavra sahip sanki. Ama işin içinde Osmanlı varsa incelik daima aranmalı. Alındaki kocaman istiridyenin dört bir yanı yaprak-çiçek, kâse içinde meyve motifleri, keza ayna taşının sağı-solu da iki istiridyeyle birlikte yine ince desenlerle bezelidir. Bu ince işçilikleri ortaya çıkaracak bir bakıma ihtiyacı var gibi duruyor.(1)

1.
2.
3.
4.
5.

Tramvayın kestiği yolun karşısına geçelim. Geçelim ancak bilelim ki acayip bir dünyaya adım atmak üzereyiz. Henüz bıraktığımız karşı taraftaki asortik ve aristokrat hava, bu birkaç adım ötede fakir ve garip bir atmosfere tahavvül edecek. İstanbul’da uzun yıllar oturup da buraya çok sonraları gelmiş ve Fermeneciler, Makaracılar, Yelkenciler boyunca izbe ve karışık dükkânların önünden yürümüşseniz şaşırıp kalırsınız, burası da mı İstanbul’a dâhil diye. Yaşlı ve bezgin ustalar kalın gemi zincirlerini tamir ederler, bir yandan balyoz sesleri diğer yandan birbirine sürtünen demirlerin cızırtısı.

Burası çoktan unutulmuş, ufak bir müdahalede bütün karmaşık ve uzun düzeneği aksayacak ancak dokunmazsanız kendiliğinden mucizevî biçimde sürüp gidecek devasa bir çorba gibi. Unutulmak birçok ayrıntı için de geçerli; sizi Galata istikametine ulaştıracak yollardan biri olan Perşembe Pazarı Caddesi’ndeki bu sevimli şey gibi (2). Hemen her ayrıntısı mahvolmuş bu çeşmeyi kurtarmak için belki de çok geç kalınmış. Söz edilecek pek bir durumu da yok gibi. Sanki yapılmasından razı olacağı tek şey, bir an evvel orayı terk etmem gibi bakıyordu.

Eğer çok aceleniz yoksa şehrin orijinal camilerinden birini, Arap Camii’ni görelim de öyle yola revan olalım. Pek tatlı bir planı olan bu yapının arka girişindeki aralıkta bir çeyiz sandığı gibi yanı başındaki ahşap dolabın dibinde duran iki ağızlı kutu şeklinde mermer çeşmeye merhaba deyin bu vesileyle (3). Hiç tahmin etmediğiniz yerde ve anda böyle çıkıverir işte İstanbul’un hayratı. İki musluk izi arasında manolya benzeri bir yaprak motifi dışında süslemesi olmayan bu güzelin keşke musluklarını sökmesek ve berbat etmeseymişiz şirin görüntüsünü. Hayırsever Paşalızade Hasan Subhi Bey’e de vefamız sürseymiş.

Duvarda asılı altın yaldızla mektup kitabe ise başka bir sebile ait ve Ali Paşa tarafından yaptırılmış. Herhâlde biz yok etmeden önce bu civarda idi ki çeşme kaybolup geriye sadece kitabesi kalınca onu da kardeş çeşmesinin yanına getirmişiz. Bir hayli de eski. 1695 tarihli.

Caminin yanından tırmanan Abdussalah Sokak sonunda acı bir manzara bekliyor gözlerimizi (4). Arkası açılarak ve tepesine kat çıkarak, ön yüzünden de olabildiğince fazla aşağılanarak dört bir yandan kuşatılan bu çeşme artık yok hükmüne geçmiş. Dikdörtgen boşlukta kuvvetle muhtemel ki kimin vakfiyesi olduğunu söyler bir kitabesi varmış. Yarıya kadar asfalta gömülmüş ve kalan yarıyı görmeyelim diye çöpler bırakıyoruz önüne. Taş cephesinin hâli ise içler acısı.

Bu mabedin inşaatında çalışanlara alın terleri kurumadan ücretleri ödendiği için...

Yolun sonundaki Dik Sokak’tan yukarı tırmanmaya başlar başlamaz çıkacağınız küçük meydancık, İstanbul’da neyi ne zaman göreceğinizin hiç belli olmadığının kanıtlarından biridir. Burada sizi yarı yıkılmış binalar ve köhnemiş, cepheleri resimler ve grafitilerle donatılmış bir alan karşılar. İnsan bir anda kendi kendine sorular sormaya başlar ve lezzetli biçimde salaklaşır. Birbiri ardına, birbiriyle alakası olmayan sürprizler geliverir: Süleymaniye’nin hiç de fena olmayan bir manzarası, yeni yapılan Haliç köprüsünün düz bir görüntüsü, neye ait olduğunu bilemeyeceğiniz yüzlerce yıllık bir taş cephenin herhangi bir kıymeti yokmuş gibi çöplük içinde duruşu… şu köşede de kedinin biri güvercine yaklaşıyor sinsi sinsi, buralarda insan görmeyi bile beklemezken bir zenci yanıma yanaşıp bol aksanlı bir İngilizce’yle “yardımcı olabilir miyim?” demesin mi… Çok garip ama ilgi çekici enstantaneler.

Daha garibi için yokuşu bitirin ve Emek Yemez Camisi’nin küçücük haziresine göz atın. Toplam üç mezarın toplam üç mezar taşının toplam üçünün de sağlam olmaması bizim geçmişimize saygımızın bol bulunur örneklerinden biridir. Bu mabedin inşaatında çalışanlara alın terleri kurumadan ücretleri ödendiği için böyle sevimli bir ad konmuş camiye. 1590’da yaptırılmış. O insanların -mezar taşı küçüklüğünde bir mirasa dahi özenememiş- halefleri olmak bize birkaç gömlek büyük geliyor.

Bu arkadaşımız da böyle farklı görünmeyi seviyor

Dik Sokak’ın bittiği kavşakta önünüze düşecek çeşmenin de harap hâli içler acısı (5). Teknesi ve nişinde bol kırık ve çatlak, pislik olan bu hayır membaının neyse ki kitabesi sağlam ve tek parça kalabilmiş. Ancak tek başına mutluluk eskilerin eşyalarına bile yakışmıyor. Anca beraber kanca beraber. Ayna taşı muhtemelen kurtarılamayacak; ama her neresinden ümit varsa oradan çalışmaya bir an evvel başlayıp bu güzeli eski mesut zamanlarına döndürmek lazım.

Şair Ziya Paşa Caddesi’ndeki Laleli Çeşme, alışık olmadığımız bir biçim ve düzenlemeye sahip (6). Her çeşmenin ziyaretçilerine bir merhaba deme şekli var. Bu arkadaşımız da böyle farklı görünmeyi seviyor. Saçak biçiminde iki yuvarlak kemer, niş boyunca sıra sıra inen rozetler, saçak altında ise kilise orgunun manzarasına benzer çizgi kabartmalar.

6.
7.
8.
9.
10.

Bu orijinal çeşmeyi daha bir şevkle himaye etmemiz gerekirken taşı üzerindeki rutubet, karalamalar, yalaktaki kırıklar, çöp bırakmalar vesair yollarla önünü kapatıp onu da görünmez ve fark edilmez kılmayı başarmışız.

Daha sağa, Galata’daki keşmekeşi -ki buradaki insan tipleri tüm İstanbul’da görülebilecek en tahmin edilemez biçimlere ve içeriğe sahiptirler, uzun uzun anlatılasıdır- geçip Lüleci Hendek Caddesi’ne gelirken sanki az evvel şehrin en kalabalık mevkiinde değilmişsiniz gibi bir sükûnet içinden geçersiniz. Sağlı sollu ilginç sokaklara dalmak içinizden geçmez çünkü bu sessizliğin bozulabileceği ihtimali insanı yeterince korkutur.

Hoca Ali Sokak dibindeki Mihrişah Kadın Çeşmesi, bu sessizliği yırtan bir çığlık gibi durmaktadır. Heh şöyle! Çevresine illa böyle korkuluklar koyarak koruyacaksanız bizden bu çeşmeleri, icabında böyle de koruyun tabii; ama garibanları hem bizim vahşetimizden kurtarıp hem de böyle yola gömerseniz kaş yaparken göz çıkıyor (7). Neyse ki tam gömülmeyip sadece yol seviyesinden aşağıda bıraktığımız bir örnek bu. Ancak en iyimser tahmin sahibi bile yakında bu zavallının bel hizasından itibaren parke taşlarını seyredeceğimiz ihtimali karşısında elini çenesine şöyle bir götürecektir.

Ayna taşındaki bir iki kırık dökük ve taşındaki çürükler dışında pek derdi yok bu güzelin. En sevimli tarafı ise mermer yalağının iç kısmının da süslemelerinin olması.

Boğazkesen Caddesi üzerindeki süslemesiz ve sade çeşme, şimdi ilan panosu diye kullanılan gövdesindeki boşlukta bir kitabe barındırıyormuş vaktinde (8). Nasıl diyeyim sevgili okur, insan bir garip oluyor; bu çeşmeyi fakir fukara su içsin ve mezarımda da sevabım kesilmesin niyetiyle hicrî 1285 yılında Pirinççi Tahir Efendi yaptırmış. Gül Baba’nın türbedarlığını da yapan bu amcanın ardından harap hâle gelen yapıyı oğlu Pirinççi İbrahim Efendi yeniden inşa ettirmiş. Tek yapmamız gereken bu insanların bıraktıkları şey için gözlerini açık komamaktı.

Demirle yetinmeyip dikenli telle güçlendirip çevrelediğimiz şirinlik ve medeniyet zirvesi eser

Az ilerideki Tomton Kaptan Camii’nin yanı başında adsız ve kitabesini kaybettiğimiz bir çeşme daha var. En üstte, saçağın da üzerindeki süslemenin içinin boş olmasının oradaki tuğranın kaybolmasından değil de süsün biçiminin öyle düşünülmesinden kaynaklandığını varsayalım da kendimizi rahatlatalım. Böyle safdillikler yapmazsak İstanbul’da tarihî eser gezilmez, insan kafayı oynatır.(9)

Parke taşları tekneyi azar azar yutmaya başlamış bile. Boyumuz yetseydi henüz kirletmediğimiz yerleri de bir güzel karalarmışız ama şimdilik bu kadarla kalmış.

Yeni Çarşı Caddesi’ni bitirip İstiklal Caddesi’ne çıkmadan hemen önce sağında bir kafes göreceksin sevgili okur. Demirle yetinmeyip dikenli telle güçlendirip çevrelediğimiz bu şirinlik ve medeniyet zirvesi eser de geçmişimize gösterdiğimiz merhamet numuneleri cümlesindendir.(10)

Onu böyle kolay aşağılayabildiğimize aldanma. Alnında gördüğün tuğra Sultan II. Abdülhamid Han’a aittir ve ince bir oymayla Hamidiye Çeşmesi yazar yanlarda. Teknesi ve sağ yüzü kırılmış, kafese alınana kadar da pislik içinde bırakılmış.

İslam Ansiklopedisi’nde yazdığına göre bu sevimli çeşme, dâhi sultanın yaptırdığı büyük Hamidiye su isale hattı ve şebekesindeki tam 148 hayrattan sadece biridir. Şimdi gözlerini kapat ve bir daha bu muazzam hünkârın adını mırıldan sevgili okur, sonra da ruhuna bir Fatiha hediye ediver.

 

Resimleri büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Sadullah Yıldız, hüzün ve minnetle yazdı.

Güncelleme Tarihi: 09 Şubat 2016, 16:40
banner12
YORUM EKLE

banner19