banner17

Trablusşam: İkinci evimiz

400 yıl boyunca Trablusşam’da adaletle hükmetmiş olan Osmanlı’nın hatırı hala saygınlığını koruyor. Anadolu çocukları ile beraber vatan savunması için Çanakkale’de, Yemen’de, Sarıkamış’ta şehit düşmüş yiğitlerin torunları hala oralarda bizi hayır dua ile anıyor. Yollarımızı gözlüyor. Yasemin Dutoğlu bizlerle Trablusşam gezi notlarını paylaştı.

Trablusşam: İkinci evimiz

Geçtiğimiz günlerde bir grup arkadaş 100 yıl öncesine kadar vatanımızın bir köşesi olan Lübnan’ı ziyaret ettik. Doğu Akdeniz’in ılıman ikliminde, halkının çeşitliliğiyle kendine has dinamikleri olan bu ülkede birbirinden güzel ve çarpıcı şehirler gördük. Fakat içlerinden biri var ki özel bir yazıyı hak ediyor. Kuzey Lübnan’ın tarihi liman şehri Trablusşam.

Trablus,  bölgenin tarihi uygarlığı Finikeliler zamanında,  Lübnan dağlarında yetişen Sedir tomruklarının başta Mısır olmak üzere diğer bölgelere gönderildiği önemli bir ticaret ve liman şehriymiş. O çağlarda başlayan birikim, sırasıyla Yunan, Roma, Arap, Haçlı, Memlük ve Osmanlı hâkimiyetleriyle katman katman zenginleşen bir tarih ve kültür şehri meydana getirmiş. Şu anda 500 bin civarında nüfusuyla Lübnan’ın ikinci büyük şehri konumunda. Eski çağlarda üç şehir anlamında Tripoli olan adı zamanla Arapça Trablus’a dönüşmüş ve Osmanlı döneminde de Libya’ da yer alan Trablus’la karışmaması içim Trablusşam diye anılır olmuş.  Bir tarafta sırtını başı karlı Lübnan dağlarına yaslamış olan şehir diğer tarafta  “Akdeniz’in mora çalan mavisi” ne yelken açıyor.        

Trablusşam hâlihazırda Memluk ve Osmanlı döneminden kalan eserlerin ağırlıklı olduğu tarihi kent merkezi, cıvıl cıvıl doğu tarzı çarşıları, camileri,  hanları, hamamları, kiliseleri  ‘zengin’ nitelemesinin bile tanımlamada eksik kalacağı muhteşem yemek kültürü ve dünyaca ünlü tatlı çeşitleriyle dikkate şayan bir şehir. Bütün bu güzellikler bir yana,  Trablus’u bizim için asıl özel kılan şey, orada tanıştığımız Türkiye dostu güzel insanları.  Bu özel ve güzel insanların ilki kıymetli dostumuz ve mihmandarımız Zaher Sultan bizi daha şehrin girişinde karşılıyor. Büyük dedelerinden biri Osmanlı döneminde Trablus kadısı olan, Çanakkale’de iki şehit vermiş bir aileye mensup olan Zaher Bey Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunu ve gayet güzel Türkçe konuşuyor. Lübnan ve Türk halkları arasında dostluk ve kardeşliği güçlendirmek amacıyla çalışmalar yürüten Lübnan Türk cemiyetinin kurucu üyelerinden birisi.

Memlük dönemi eserleri

Zaher Bey kardeşimizin mihmandarlığında El Mina denilen liman bölgesinde Memlük dönemi eseri, denizden gelen tehlikeye karşı bir gözetleme ve savunma yapısı olan Barsbay Kulesi’ni gezerek başlıyoruz Trablusşam’ı tanımaya. Memluk mimarisinin alametifarikası olan çift renkli taşlarla inşa esilmiş taç kapısıyla, iki katlı, dışa doğru daralan mazgallarıyla tipik bir savunma yapısı burası. İkinci durağımız, 1911-1975 arası kullanılmış fakat ne yazık ki, iç savaştan bu yana atıl vaziyette kalıp harap olmuş Trablusşam tren istasyonu oluyor. II. Abdülhamid’in rüyası hicaz demir yolu projesinin istasyonlarından biri burası. İstanbul’dan gelip Bekaa vadisi yoluyla Medine’ye kadar devam eden Hicaz demir yolunun Humus istasyonuna tek hatla bağlanmış. 20’ler 40’lar arasında şark ekspresinin (Orient ekspres) son istasyonu olmuş. Yıkık dökük hangarlar, çökmüş çatılar, paslanmış raylar birkaç buharlı lokomotif ve vagon insanın içine derin bir sızı bırakıyor. Yıkık dökük duvarların birine yapılmış Lübnan’da yaygın bir sanat olan grafiti de, Orient ekspres hiçbir şey olmamış gibi neşeyle buhar püskürterek ilerliyor. İç savaşın bu toplum için ne korkunç bir felaket olduğunun ve insanlar gibi yapılarında bir kaderi olduğunun derinden hissedildiği bir yer burası. Mekânın verdiği hüzün duygusunu bertaraf eden sevindirici haber Zaher Bey’den geliyor. Yaptığı hizmetlerle gururumuz ve gözbebeğimiz olan TİKA buraya el atmış, inşallah yakın bir gelecekte restore edilecekmiş.   

Buradan sonra aracımıza binerek şehrin iç kesiminde yer alan tarihi bölgeye doğru yola çıkıyoruz. Yine bir Memluk eseri olan El-Emir Seyfeddin Taynel Camii’ni ziyaret ediyoruz. Dışarıdan irili ufaklı 4 yeşil kubbesiyle dikkat çekiyor. İç içe iki harimden meydana gelen, devşirme roma sütunlarıyla taşınan kadim bir Memlük eseri. Burada gruba ikinci mihmandarımız Rabih Etri kardeşimiz katılıyor. O da Türkiye sevdalısı genç bir Trabluslu. Defalarca Türkiye’ye gelmiş ve paylaşımlarıyla Türkiye ilgisini diri tutmuş, Trablus’tan Türkiye’ye birçok tur düzenleyerek onlarca kişinin ülkemizi görmesine vesile olmuş. Türkçe konuşamıyor ama, güzel yeşil gözlerindeki ışıltının izini sürerek, gönül dili ile bir muhabbet kuruyoruz.

 

Hamidiye Saat Kulesi

Sultan Abdülhamid’in yadigârı olan Hamidiye Saat Kulesi’nin bulunduğu kent meydanına kadar yürüyoruz. Bu meydanı çevreleyen Osmanlının son dönemine ait vilayet sarayı başta olmak üzere pek çok kamu yapısı ne yazık ki çeşitli bahanelerle yıkılarak yok edilmiş. Neyse ki 26 m. yüksekliğinde 5 katlı saat kulesi bütün güzelliğiyle ayakta. Meydan çevresinde imparatorluğun son dönemine ait birkaç karakteristik yapı hala duruyor. Bu yapıların birinin zemin katında Zaher Bey’in ailesi tarafından üç nesildir işletilen Sultan Eczanesi’ne misafir oluyoruz. Bizleri çocukluğumuza götüren kesif ilaç kokusu genizlerimize doluyor. Birçok maddenin raflarında sıralandığı arka bölümde, hala özel karışımlarla ilaç hazırlanan tipte gerçek bir eczane burası. Trablusşam halkı için bir deva merkezi olduğu yoğun müşteri trafiğinden hissediliyor.

Buradan yürüyerek kale etrafında şekillenmiş tarihi çarşının çekirdeğine ilerliyoruz. Bazı sokaklarda asılmış Türk bayraklarını görmek bizi ayrıca heyecanlandırıyor ve çok mutlu ediyor. Trablus’un onlarca medrese, han ve hamamla dolu otantik merkezine Mansur-i Kebir Camii’ni ziyaret ederek başlıyoruz. Memlükler Haçlılardan geri aldıkları vakit yaptırmışlar bu güzel camiyi. Avlusunda bir kubbe altında insanı serinleten şadırvan karşılıyor bizi önce. Revaklı avlu şahane ışık gölge oyunları sunarken, girişin üzerinde yer alan minare bir muhafız edasıyla koruyor bu yüzlerce yıllık ibadethaneyi. İçerde ise çok daha güzel bir sürprizle karşılaşıyoruz. Trablus’un Türk dostu mühim büyüklerinden biriyle tanışıyoruz. Şeyh Ali Çelebi, görmüş geçirmiş vakur çehresini çevreleyen sakalı, krem rengi abayası ile, bastonuna dayanarak bir heybet timsali gibi oturuyor. 94 yasındaki bu zat, 200 yıl kadar önce Medine’den Trablus’a göçmüş bir aileye mensupmuş.

İTÜ mezunu bir mühendis  

1950’li yıllarda İTÜ’den mezun olmuş bir mühendis. Çok uzun zamandır pratik etme fırsatı bulamadığını özür beyanından ifade ederek, hafif aksanlı da olsa gayet anlaşılır, güzel bir Türkçe ile bizlerle sohbet ediyor. Yıllar önce Trablusşam’ı ziyarete giden merhum Ekrem Hakkı Ayverdi üstadın teşviki ile İstanbul’a okumak üzere gittiğinden, 50’lerin İstanbul’undan, eski okul hatıralarından, bir dönem hocası ve arkadaşı olmuş. Necmettin Erbakan Hoca’dan ve stajyer olarak katkı verdiği gümüş motor çalışmalarından söz ediyor ayrıca. ‘’İstanbul benim ruhum, hayatımın en güzel yıllarını orada geçirdim’’ demesi, Türkiye için içten dualar etmesi hepimizi duygulandırıyor.  Ağlayarak ‘’Bundan sonra tek arzum Türk vatandaşı olarak ölmek’’ demesi ise duygu selini zirveye çıkarıyor, bizim de gözlerimiz nemleniyor. Şeyh Ali ve onun gibi zevat Türkiye’nin Türkiye sınırlarının çok ötesinde bir anlama sahip olduğunun en canlı göstergesi olarak duruyor. Allah ona uzun, sağlıklı ve hayırlı ömürler versin. Dilerim son arzusu da en yakın zamanda gerçek olsun.

Trablusşam’ın daracık sokaklarda, sağlı sollu sıralanmış, çeşit çeşit kokular yayılan rengârenk ürünlerle dolu küçük dükkânlardan oluşan şark usulü çarşılarından geçerek biraz da yokuş sokaklarını tırmanarak kaleye varıyoruz. Zaher Sultan dostumuzun alıp hepimize ikram ettiği şehrin meşhur tatlılarından biri olan kaymaklı lokumlarını afiyetle yiyip lezzetine hayran kalıyoruz. Kale’de, bir başka Türk dostu zat bizi beklemekte. Mimar Sinan Üniversitesi’nde mimarlık eğitimi almış, şu anda Lübnan Üniversitesi’nde hoca olan Prof. Haled Tadmori Bey, bir seyahatten yeni dönmüş ve rahatsız olmasına rağmen büyük bir alicenaplık göstererek gezimizin sonraki bölümlerinde gönüllü rehberliğimizi yapıyor. Bir memluk dönemi kapısının ardından, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılmış kitabesi de mevcut kapıdan geçerek kaleyi gezmeye başlıyoruz. Oldukça büyük ve sağlam bir yapı. En önemli kısımlarını ve içindeki müzeyi geziyoruz. Şehri kuşbaşısı olarak izleme fırsatı buluyoruz. Arka taraftaki dere boyunda yer alan, Türk kültürünün şehre en güzel armağanlarından biri olan bembeyaz kubbesiyle bulunduğu yere bir güvercin edasıyla kondurulmuş ve yine yakın zamanda TİKA tarafından onarılmış Mevlevihanemizi karşıdan izliyoruz.

Sonra, etrafı surlarla çevrili olmayan Trablusşam’da bir anlamda savunma amacıyla yapılmış, adeta bir kale şehir görünümündeki daracık tarihi sokaklara dalıyoruz. Birbirinden güzel Memlük sanatıyla süslü taç kapılarıyla medreseler, iki tanesinin içine girdiğimiz gayet büyük ve tam teşekküllü Türk hamamları, çeşitli zanaatların sürdürüldüğü taş hanlar dikkat çekici. Kemerli, Abbaralı sokaklar, müşrefiyeli cepheler şehirde bir Arap etkisi hissettirirken, yeşil ve mavi ahşap kepenkli pencereleriyle bazı binalar sanki Akdeniz’in öte kıyılarından, güney Fransa ve İtalya‘dan esintiler taşıyor. Şehrin sokaklarında dolaşırken atıştırmalığı olarak her yerinde karşımıza çıkan, bizim simidimizi andıran susamlı küçük pideciklerin içine sumak koydurarak tadıyoruz. Esnafın kahir ekseriyeti Türkiye’den geldiğimizi öğrenince “Ehlen ve sehlen” diyerek sevgi gösteriyor.

 

Sabun Han’ı Hürrem Sultan yaptırmış

Sabunlarıyla meşhur Trablus’ta halen geleneksel yöntemlerle envai çeşit renk, koku ve biçimde sabunlar yapılıyor. Sabun atölyelerinin yer aldığı Sabun Han, Hürrem Sultan tarafından yaptırılmış ve gelirleri de Kudüs’te Mescid- i Aksa’ya vakfedilmiş. Yine terzi esnafının halen faaliyet gösterdiği terziler çarşısı da şehrin dikkat çeken bölümlerinden. Kalenin arka tarafında bir vadide yer alan mahalleler ortadan geçen Ebu Ali deresinin 1950’lerde yol açtığı su baskınıyla yazık ki harp olmuş. Yine de bu bölgede ayakta kalmış birkaç güzel yapı var. Kemerler üzerine oturtulmuş ilginç minaresinin altından geçilerek girilen Bertasi Camii dikkatimizi çekiyor. Üzerinde Sultan Abdülmecid’in tuğrasını taşıyan Han el-Askar’ı ve  burada yaşayan Hıristiyan nüfusun ibadethanelerinden biri olan Saint Georges Katedrali’ni ziyaret ediyor ve bu yapının da  Sultan Abdülmecid tarafından verilen izinle inşa edildiğini öğreniyoruz.

Akşamüzeri ziyaretine gideceğimiz önemli bir hanımefendi var Trablusşam’da. Sultan II. Abdülhamid’in 4. kuşaktan torunu Selma Sibai Hanım büyük bir nezaket göstererek bizi evinde kabul ediyor. Bir apartmanın en üst katında oldukça büyük, zevkle döşenmiş ve birçok aile yadigârını da saklayan salonunda bizi büyük bir zarafet ve misafirperverlikle ağırlıyor. Türkiye’den misafir gelmesine çok memnun olduğunu her zaman kapısının açık olduğunu ifade ediyor. Sultan Abdülhamid’in torunu Emine Nemika Hanım sultan olan anneannesi ve o vakitler 12 yaşında olan annesi 1924 ‘te İstanbul’dan ayrıldıktan sonra önce bir müddet Paris’te yaşamışlar. Sonra Şam’a yerleşmişler. Selma Hanım 1937 yılında Şam’da dünyaya gelmiş. Annesinden öğrendiği mis gibi bir İstanbul Türkçesiyle konuşuyor. Kendisi daha sonra Şamlı bir beyle evlenerek Trablus’a yerleşmiş. Şu anda yalnızca ikisi hayatta olan dört evlat sahibi olmuşlar. Evlatlarına Türkçe öğretmesi mümkün olmamış fakat şimdi torununun Türkçe kurslarına devam ettiğini ve kendisi ile de pratik yaptığını anlatıyor. Bize birbirinden nefis Trablusşam tatlıları ve 40 yıl unutulmayacak lezzette bir Türk kahvesi ikram ediyor. Allah sağlıklı ve uzun ömürler versin.

Hediye şeker torbaları

Selma Hanımefendi’nin evinden ayrıldıktan sonra, yaşadığımız bu güzel günün dolu dolu hatıralarını sindirmek ve biraz dinlenip Lübnan mutfağının tadına bakmak üzere lokantaya doğru giderken günün son sürprizi bizi bekliyor. Trablusşam’da bulunduğumuzu öğrenen Kerim Bey adında Türk dostu bir şekerci kardeşimiz, hediye vermek için bizleri davet ediyor. Son derece güzel ve zevkle düzenlenmiş bir şekerci dükkânına giriyoruz. 20 kusur kişi olduğumuz halde her birimiz için ayrı ayrı şık torbacıklar içine konmuş çeşitli çikolata ve şekerlemeden oluşan hediyelerimizi alıyoruz. Üstelik Kerim Bey kendisi Türkçe bilmediği halde, her bir hediye paketinin üzerine Türkçe olarak şu cümleyi yazdırmış: ‘’İkinci evinize hoş geldiniz.’’ Büyük bir mahcubiyet ve şaşkınlıkla anlıyoruz ki, sıradan bir gezgin grubunu bile böyle içtenlikle ağırlayan bu kardeşlerimizle aramızda kopmaz bir gönül bağı var. Siyasi sınırlar bizi ayırmış olabilir ama gönül beraberliği engel tanımıyor.

400 yıl boyunca buralarda adaletle hükmetmiş olan Osmanlı’nın hatırı hala saygınlığını koruyor. Anadolu çocukları ile beraber vatan savunması için, Çanakkale’de Yemen’de Sarıkamış’ta şehit düşmüş yiğitlerin torunları hala oralarda bizi hayır dua ile anıyor. Yollarımızı gözlüyor. Gördüğümüz bu içten ilgi ve sevgiye layık olabilmemizi diliyorum. Trablusşam’da unutulmaz bir gün yaşamamıza neden olan kıymetli dostlarımız Zaher Sultan ve Haled Tadmori beyefendilere, değerli büyüklerimiz Şeyh Ali Çelebi ve Selma hanımefendiye, sevgili kardeşimiz Rabih Etri’ye, soyadını bile bilemediğim şekerci kardeşimiz, ismiyle müsemma Kerim Bey’e en kalbi duygularla teşekkür ediyorum. Ömrünüz müzdat olsun. İyi ki varsınız. İyi ki oradayken kendimizi ikinci evimizde gibi hissettiğimiz Trablusşam var… Fazla uzakta değil, oralarda bir yerlerde, Lübnan’ın kuzeyinde 1 saatlik uçuş mesafesinde, Doğu Akdeniz’in mora çalan maviliğinde…

Yasemin Dutoğlu

Güncelleme Tarihi: 14 Kasım 2018, 18:14
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Aktaş
Mehmet Aktaş - 1 gün Önce

Eline, yüreğine, gönlüne sağlık... Mükemmel bir seyahat yazısı olmuş, tebrik ederim. Başarılarınızın ve seyahatlerinizin devamını diliyorum.

banner8

banner19

banner20