Topkapı Sarayı'nın Louvre'dan farkı ne?

Topkapı Sarayı’ndan Fatih’in fetihle müjdelenen yeni ordusunun çıkmasını bekliyorum.

Topkapı Sarayı'nın Louvre'dan farkı ne?

 

Bizim Topkapı Sarayı’mız, onların Louvre’u. İster istemez ikisini karşılaştırıyorum, yıllar evvelinin mukayesesi ve muhakemesiyle.

Taşa mana veren bir imanTopkapı Sarayı

Topkapı, tek kelimeyle, nevi şahsına mahsus bir âlemi olduğu hissini veren mahremiyet ve insanın gönlünü açarak deruni âlemlere kanat açmasını sağlayan ferahlık demek.

Bab-ı Hümayun yolundayım, anıt çeşmenin önünde bütün bir maziye bakıyorum. İhtişam ve asalet… Taşa mana veren bir iman, Asıl Mimar’a giden sayısız hudutsuz yollar, mesela bir ekmeğin buğusunda, bir muhafız alayında, darphane işliğinde, portakal kokusunda.

İnsanın içini karartan, ruhunu daraltan mekânsal bir genişlik var Louvre’da. Monet’in Güneş Çayırları’na uzanır gibi geziyorlar, bir yandan ölümün ağır korkusu altında hayata mersiyeler yakıyorlar, bir yandan da hiçbir şey yokmuş gibi hayatlarına devam ediyorlar, tacirleri utandıran sanatkâr duruşlarıyla.

Sanırsın ki Gouguin’in Tahitili kadın resmi çıkmış yerinden

Louvre, Napolyon Bonaparte demek. Topkapı, Fatih demek... Napolyon nerede, Fatih nerede? Kıyas-ı abes! Napolyon ihtiraslarının uşağı... Fatih şeyhlerin, mürşitlerin, âlimlerin hürmetkâr padişahı... Fatih, cömertliğiyle, cesaretiyle, ilme olan aşkıyla, sevgisiyle, ferasetiyle gönülleri fetheden “güzel komutan”. Topkapı Sarayı’nın ana girişindeyim, adımlarım pek genç, umutlarım dizginsiz koyu. Fatih ve ilk torunları atların sırtında, geçip gidiyorlar önüm sıra. Tarihî bir hayal mi sadece? Oysa avuçlarım terli, gözlerim hareli. Halkım devlet kapısında. Adalet Kulesi’ne çıkıp bütün bir ceddime bakıyorum. Hüzün ve sevinç iç içe geçiyor gözlerimin daralan boşluğunda. Bir hançer kalbime saplanacak, şahdamarım dışarıya sürecek, sürgün edecek. Sadece utanç.

İşte bir başka turist, pek Batılı, Reonoir’in Çiçek Tutan Kız’ı ile yol alıyor, satıhtan kışra. Nuh’un Gemisine benzeyen bir heykelin önünde duranlara bakıyorum. Sanırsın ki Gouguin’in Tahitili kadın resmi çıkmış yerinden, bir parça İsa kisvesi Kudüs burmalı, bir parça Musa mührü Kahire kamalı.

Louvre MüzesiBizim gibi geçmediler ki dünyadan

Bab-üs Saade’deyim, sararmış bir yaprağın ıssızlığında. Taht Odası’na kurulmuştur bütün hüsnü kuruntularım. Kahraman olmak içinse çok geç. Sağırım, dilsizim Asıl Sultan’ın huzurunda. Benim biricik mahrem dünyam, kabir sandukam. Gelip geçeriz biz ahşap sokaklardan. Hiçbir yerde kalmayız gereğinden fazla. Kök salınmayacağını biliriz dipsiz kuyulara. “Bir Yusuf’umuz var” deriz imtihan sularıyla yunulmuş kuyularda, sırra kademle yola çıkmış kervanlarda. Topkapı, gün geçtikçe değerlenen inci, gazeller diyarı, Hürrem Sultan.

Sonra kendimi Degas’ın Dansözler tablosunun önünde buluyorum, geldiğim gibi gidiyorum. Oryantalistler yine Degas’ın bu tablosu ile Topkapı’daki herhangi bir ‘harem tablosunu’ kıyaslamaya cüret ederler mi? Bizim gibi geçmediler ki dünyadan. Hiç sanmıyorum. Louvre, altın tozuna batırılmış paslı teneke, kuru, yavan tarih, entrikalar yurdu ve Marie Antoinette.

Bir parça Matisse’te soluklanıyorum, tabi buna soluklanmak denilirseLouvre Müzesi

Sarayın ahşap pavyonları hangi sonbaharın hüznünü taşıyorlar uzak zaman diliminden bugünlere? Gönlüm yangın yeri... Bahçeler terk edilmiş görünmez sahiplerine. Hiç çıkmak istemedim Revan Köşkü’nden, hiç gelmek istemedim Bağdat semalarından. Bitmesin istedim o rüya. Oysa eskisi gibi durmuyor hiç Haliç, sesinden mahrum bırakıyor Galata, bütün bir eski İstanbul. Minareler ve kubbeler pek mahzun duruyorlar. Ne Itri gözlerimdeki limanlardan yeni gemiler kaldırabilir, ne de Dede Efendi Haliç’teki martılara seslenebilir. Yüzüm yalnız yanar gayrı, güneş eksik batar. Hicaz’a Abdülhamitsiz gider şimendiferler.

Bir parça Matisse’te soluklanıyorum, tabi buna soluklanmak denilirse. Oksijen tüpüyle uzun bir zaman için suyun altında kalan bir dalgıç ne kadar soluklanırsa o kadar.

Her şeyden ‘biz’e pay çıkarmıyorum. Şimdi burada gördüğüm, baktığım her şey ne kadar kıymetli, değerli insanlara, mekânlara, hazinelere sahip olduğumuzu gösteriyor. İşte o şeylerden biri, Fransız prömiyeri, Louvre. Yeme, içme de bak. Nereye kadar! Louvre… Şaklabanlık yaptırıyorlar dünyanın her yerinden gelen turistlere. Fotoğraf çektirmekten başka bir şey yaptıkları yok, tarihî bakışların altında.

Topkapı Sarayı’ndan Fatih’in fetihle müjdelenen yeni ordusunun çıkmasını bekliyorum.

 

Faik Öcal yazdı

Güncelleme Tarihi: 21 Ağustos 2012, 09:13
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13