Tezatların Ülkesi Lübnan'da Bir Hafta

Lübnan, sınırları daha iç içe geçmiş girift bir kültürel kontrasta sahip. Hissettiğim bu idi Beyrut sokaklarında, türlü türlü mekân ve ortamlarda dolanırken. Gerçekten nevi şahsına münhasır bir toplum/ kültür yapısı var Lübnan’da. Deniz Baran yazdı.

Tezatların Ülkesi Lübnan'da Bir Hafta

Uzun süredir seyahat planı yaptığım bir istikamet idi Lübnan, esasında Beyrut… Beyrut’ta yaşayan, orada okuyan, en azından oradan yolu geçen çok fazla dostum vardı ve en olumsuz yorumlara sahip olanı dahi içinde bir bağlılık, bir sempati hissediyordu bu şehre; bu ülkeye karşı. Bu küçük Akdeniz ülkesinin diğer Arap ülkelerinden her açıdan çok farklı olduğu herkesçe bilinen bir vakıaydı fakat bu durumu yakından görme ihtimali bana heyecan veriyordu. Sonunda nasip oldu, geçtiğimiz haftalarda Lübnan’a 1 haftalık bir seyahatte bulundum. Artık heyecanım boşa mı çıkacak yoksa yerinde mi olacak görecektim…

Bir Perşembe’yi Cuma’ya bağlayan gece Beyrut Hariri Havalimanı’na iniş yaptım. Bana seyahat boyunca yarenlik edecek Lübnanlı dostlarımdan biri havalimanından beni aldı ve otelimize doğru yol almaya başladık karanlık, bomboş Beyrut sokaklarında. Arap coğrafyasında mekik dokudum diyecek durumum olmasa da iyi kötü birkaç şehri ziyaret etmişliğim var ve bilhassa Kahire’ye sık giden biri olarak ister istemez insanın kafasında genel yargılar ve beklentiler oluşuyor. Paragrafın ortasına neden böyle alakasız bir cümle girdi derseniz alakası şu: Gece, sabaha karşı boş Beyrut sokaklarında yol alırken beklentilerimden farklı bir manzara ile karşılaştım. Şehir beklediğimden daha düzenli, daha oturaklı idi. Belli ki daha iyi hizmet görüyordu. Tersini beklemekte çok haklıydım; daha yeni sonlanan devasa çöp krizi, zaten had safhada olan mülteci mevcudiyetinin iyice artmış olması, çok uzak sayılmayacak iç savaş, son bilmem kaç yıldır cumhurbaşkanı seçemeyen; parlamentosunu düzgün işletemeyen bir siyasi sistem vs… Kafamdaki Kahire imajı da öteden bastırınca daha kaotik bir şehir bekliyordum. Ancak Beyrut kadim bir Akdeniz şehri olmanın havasını taşıyordu. Kaotik değil sakin ve iç ferahlatıcıydı. Tüm aksaklıklara ve –denilene göre- eski yıllara nazaran kötüye giden durumuna rağmen zarafetini koruyordu. Her neyse, şehrin göbeğinde yer alan havalimanından otele gitmemiz pek uzun sürmedi. Ufak bir Akdeniz havası alıp başımızı yastığa koyduk. Sabah sokağa çıktığımda ne hissedeceğimi merak ediyordum. Lübnanlı dostum merakımı daha da arttıracak sözü çıtlatmıştı kulağıma bir kez daha: “Lübnan seni şaşırtacak. Beklentilerinin ötesinde olacak birçok şey. Göreceğin tezatlıklar hayal ettiğinden fazla olacak.”

İç içe geçmiş girift bir kültürel kontrast

Sabah uyanıp dışarı adım attığımda ilk işim Beyrut’un meşhur ve güzel Akdeniz kıyısında yürümek oldu. Şehir cidden daha ilk bakışta bende büyük bir sempati uyandırmıştı. Tam tarif edemesem de olumlu bir enerji katıyordu bana. Ayrıca ilk büyük sürprizi de caddelerdeki insan profilini gözlemleyince yaşadım. Evet, Lübnan’ın ne denli seküler bir yaşantıya ev sahipliği yaptığını duyuyorduk. “Ortadoğu’nun Paris’i”nin hakikaten Paris’e selam çaktığını da… Fakat kafamdan geçirdiğim de şuydu: “Arap sekülerlerini de biliyorum, iyi kötü tanıdıklarım var. Kültürel olarak limitler bellidir yani ne kadar olabilir ki…” Yanılmışım.

Fazla detaya girmeye lüzum yok ama benim gördüğüm diğer Arap toplumlarının profilinden farklı idi buradaki insanlar. Giyim kuşamları, hâl ve hareketleri, edaları… farklıydı. Daha seküler olmak değildi mevzu sadece -elbette beklentimi hatta bazen Türkiye’yi aşan ölçüde bir “açıklık” var olmakla birlikte- bu durum ortaya çok değişik bir harman çıkarmıştı. Seküler yaşam tarzının dibine kadar yaşandığı ve fakat İslami damarın (hem de taban tabana zıt mezhepleri içeren bir spektrumda) oldukça dinamik şekilde mevcut olduğu, aynı zamanda milli kültürle bağın had safhada olduğu bir harman…

Harman diyorum çünkü Türkiye de bu saydığım kontrastlardan uzak bir ülke olmamakla birlikte burada çizgiler daha belli, “mahalleler” var; mahallelerin hudutları hissedilir… Fakat Lübnan’da benim gözlemlediğim kadarıyla bu sınırlar daha iç içe geçmiş, kontrast iki uzak kutbun salt karşı karşıya duruşundan ziyade iç içe geçmiş girift bir kültürel kontrast. Bilemiyorum ne kadar anlatabildim ama hissettiğim bu idi Beyrut sokaklarında, türlü türlü mekân ve ortamlarda dolanırken. Gerçekten nevi şahsına münhasır bir toplum/ kültür yapısı vardı Lübnan’da. Bu harmana esasında dejenerasyon dese biri çıkıp, pek de itiraz etmek mümkün değil. Ancak bana kalırsa böyle deyip geçmek, madalyonun sadece bir yüzüne değinmek olurdu. Madalyonun öbür yüzünde ise tarifi zor ve açıkçası insanı kendine çeken bir aura (herhalde doğru kelime bu) mevcut. Bilmiyorum gidenler bana katılırlar mı…

Lübnan’a yolu düşenler mutlaka gidip ziyaret etmeli

İlk günün sabahı Akdeniz kıyısında yürürken yapmadım elbette bunca gözlemi. Ancak bahsi açılmışken tezatların ülkesindeki ilk ve en büyük tezatı dilim döndüğünce anlatıp aradan çıkardım. Devam edelim… Lübnan’daki ilk sabah Lübnanlı dostumuz bizi arabası ile alıp 30-40 dakikalık bir yolculukta Beyrut’u çevreleyen dağların ardına götürdü. Bizi şaşırtan da bir not düştü: “Cebel-i Lübnan vilayetine hoşgeldiniz”. “Ben evden işe daha uzun sürede gidiyorum yahu İstanbul’da” diye düşünüp yeni bir vilayete gelmiş olmamıza şaşırdım. İstanbul’dan gelen biri için pek küçük bir başkent Beyrut, şehrin uçtan uca 30 dakika araba mesafesi olduğunu söylesem abartı olmaz. İyi bir yürüyüşçü pekala 1-2 günde Beyrut’un gezilip görülecek yerlerini bitirebilir. Sahil yolundan kuzeye veya güneye doğru gaza basıp yarım saat civarı yolculuk yaptığınızda da Lübnan’ın farklı vilayetlerine gitmiş oluyorsunuz hâliyle (zaten bir elin parmakları kadar vilayeti var bu ülkenin. Beyrut dâhil sahildeki birkaç şehir ve sahilin hinterlandı olan dağlık coğrafyadaki dağınık yerleşimlerin tümünün çatı vilayeti olan Cebel-i Lübnan). Arkadaşlarım, gece gezmesi için bazen farklı şehirlere gidip geldiklerini söylüyorlar.

Cebel-i Lübnan’da inanılmaz şirin bir Hristiyan kasabasına (Hristiyan ağırlıklı nüfusa sahip bir şehir diyelim) gittik. Her tarafın taş binalardan ve yamaçlara kurulmuş tarihi evlerden, şirin mi şirin sokaklardan oluştuğu bu kasabanın adı Der el Kamar. Lübnan’a yolu düşenin mutlaka gidip ziyaret etmesi, meydandaki lezzetli dondurmayı da tatması gerekir.

Beyrut’un ara sokaklarında gezmek güzel

Cebel-i Lübnan bölgesinde bir nevi sabah keyfi yaptıktan sonra Beyrut’a geri döndük ve kısa sürede şehrin çoğunu görebileceğimiz heyecanıyla sokaklarda turlamaya başladık. Bu tur sırasında gördüğüm mekânları bir turist gözüyle hızlıca sıralayacağım, sonra da benim için daha yazmaya değer gözlemlerime geçeceğim.

Beyrut’un ara sokaklarında gezmek güzel bir his şehrin dokusunu tanımak isteyenler için. Biz de böyle başladığımız turda farklı mahallelerden geçtik. Oldukça sekteryan bir yapıda olmasıyla meşhur Beyrut’un bir caddesi Sünni, öteki Şii, öteki Hristiyan olabiliyor, bu sayede biz de kısa bir sürede farklı toplumsal kesimlere ait bölgelerden tekrar tekrar geçtik. Esasında etrafta asılı olan posterler vs. olmasa biz pek fark etmeyiz ama Beyrutlular ilk bakışta kimin hangi din veya mezhepten olduğunu anlıyor gibi. Neyse, sosyal gözlemlere sonra geçeceğiz demiştik… Evvela belirtmem gerekir ki sokaklar bir başkent için oldukça boş ve sakindi. 20 milyonluk Lübnanlı nüfusuna rağmen ülkede sadece 4 milyon kişinin yaşaması ve geri kalanların yurtdışında olması, ayrıca ülkede turizmin son yıllarda yaşanan krizler sebebiyle neredeyse durma noktasına gelmesi bunun asıl sebepleriydi.

 

Beyrut’ta nerede bir cami varsa aynı yerde kilise de var

Şehrin ara sokakları güzelce gezildikten sonra biraz daha sahile doğru inip “Downtown” denen asıl turistik merkeze yol aldık. Burada bir anda şehrin dokusu değişiyor, “Ortadoğu’nun Parisi’ne” varıyorsunuz. Hem de Beyrut’un tezatlıkların başkenti olmasına nispet yaparcasına bir anda değişiyor doku. Sadece bir üst geçidin altından karşıya geçiyorsunuz ve bambaşka bir şehir… Bu bölgeye girdiğinizde son derece güzel ve nezih bir şehir dokusuyla karşılaşıyorsunuz. Bu bölgede görülmesi gereken yerlerin başında Parlamento’nun bulunduğu ana meydan (Nimeh Meydanı) geliyor. Çöp krizi sırasındaki protestocular buraya girmeye teşebbüs ettiği için cadde şu an sadece turistlere açık. Bu hoş meydanın sahile yakın kenarlarında ise birbirinden ilgi çekici mabetler yer alıyor. Mabetler diyorum çünkü sadece camiler değil, kiliseler de bolca yer alıyor. Hatta Lübnan’daki yoğun toplumsal çatışmanın vardığı iğreti uzlaşmaları çok iyi özetleyen bir noktaya işaret edeyim “mabetler” demişken; Beyrut’ta nerede bir cami varsa aynı yerde kilise de var. Aynı cadde içerisinde birini görüyorsanız bilin ki ötekini de yakında göreceksiniz. Böyle tuhaf bir çekişme…

Neyse, konumuza dönersek burada ilk dikkat çeken yerler St.Georges Maruni Kilisesi, onun hemen yanındaki büyük Muhammed El-Emin Camii, St.Georges Yunan Ortadoks Kilisesi. Muhammed El-Emin Camii’nden aşağı doğru kazı sırasında ortaya çıkmış bir antik kentin etrafından süzülürken sağınızda büyük bir meydan göreceksiniz ki burası ortadaki sembolik heykelden ötürü “Şehitler Meydanı” olarak anılıyor. Rehberimiz olan dostumuz bu bahsi geçen şehitlerin Osmanlı yönetimine karşı direnenler olduğunu söyedi. Şehitler Anıtı denen bölgenin tam karşısında ve Muhammed El-Emin Camii’nin hemen çıkışında ise 2005 yılında suikaste kurban giden Lübnan eski Başbakanı Refik el Hariri ve onunla beraber can verenlerin yattığı mezar bulunuyor. Biz de elbette oraya kadar gitmişken burayı da ziyaret ettik.

Şehrin merkezinde görülecek yerler bunlarla da sınırlı değil. Aşağı süzülmeye devam ettiğinizde yine tarihi mabetlerle dolu bir caddeye rastlayacaksınız. Amir Assaf Camii, çok değişik ve güzel bir iç mimariye sahip olan Prens Munzir Camii, onun arkasında kalan ve adını unuttuğum küçücük fakat oldukça tarihi, taştan bir kilise… Ve hepsinden daha da dikkat çekeni: Ömeri Camii. Ömeri Camii için ayrı bir yazı yazacağım, detaya girmeme gerek yok fakat sadece belirtmek isterim ki arkadaşımın dediği kadarıyla aslen kilise olan bu yapı Hz. Ömer’in talimatı ile camiye çevrildiği için bu ismi almış.

Tüm bu bölgeyi güzel bir öğlen yemeği arası verdikten sonra gezdikten sonra da Beyrut’un meşhur alışveriş bölgesi olan (eminim ki 10 yıl önce çok daha popülerdi) Beirut Souks’a gittik. Oranın sıradan bir AVM olmayıp sokaklarla bütünleşik bir yapıda olması oldukça hoştu.

İlk günkü Beyrut gezimiz de burada sonlanacaktı zira kuzeyde bir kent olan Jonaih’e doğru dostlarımızla seyahate çıkacaktık. Bizi götürmek istedikleri bir yer vardı. Nitekim vardığımızda neden apar topar Beyrut’u bırakıp akşam yemeği için buraya geldiğimizi anladım. Jonaih’in sırtını verdiği dağlara çıkmıştık ve tüm şehre, adeta tüm Akdeniz’e hâkim olan bir tepedeydik. Harika Lübnan kahvaltılıklarından oluşan bir sofra bizi bekliyordu. Börek ile bazlama arası bir tür hamur işi yiyecekleri vardı ki peynirli, zahterli, çikolatalı vs. çeşitleri derken “biz aç değiliz” dediğimiz hâlde tabak tabak yedik. Oldukça keyifli bir gece geçirdiğimiz bu mekânın adını maalesef hatırlayamıyorum ama “Manazer” olabilir.  Burada geç bir vakte kadar oturup lafladıktan sonra ikinci günümüze kadar enerji toplamak için otelimize döndük.

Sabra ve Şatilla’nın lokal bir özerklikleri var denebilir

İkinci günün sabahına yine bir sahil yürüyüşü ile başladık. “Raouche” denen bir kayalık var meşhur. Adettendir deyip orada bir fotoğraf çektirdik, daha sonra davetli olduğumuz evde nefis Lübnan yemeklerinin tadına baktık ki yemek mevzusunu sona bırakıyorum. O güzel yemeklerden sonra gün boyu gezip Beyrut’u tamamlama niyetimiz vardı ki sanıyorum bunu başardık. Bazı Şii mahallelerinden geçtik mesela benim özel isteğim üzerine, etrafta Hafız Esed ve tabii Hasan Nasrallah fotoğrafları boy gösteriyordu. Başbakanlık konutunun olduğu yere gittik ki pek mütevazı bir bölgede olması beni şaşırttı.

Ancak günün asıl ilgi çekici durağı normalde Lübnanlı dostumuzun pek götürmek istemediği ama bizim ısrarımızla içine daldığımız meşhur Filistin mülteci kampları Sabra ve Şatilla’ydı. Biz Şatilla’yı uzaktan görüp daha çok Sabra’nın içinden geçtik. Bambaşka, inanılmaz bir dünya gibiydi… Fotoğraf çekmememi tembih ettikleri için maalesef burada sizlere gösteremiyorum ancak bir anda Beyrut’un ortasında başka bir dünyaya girmiş gibi olduk denebilir. Nitekim Beyrutlular da bu kampları böyle görüyormuş, hatta bir kısmında polis vb. hizmetler dahi yokuş; lokal bir özerklikleri var denebilir.

Kamp deyince bizim aklımıza çadır kentler geliyor tabii ama buradaki kamplar birer gettoya dönüşmüş durumda. Nihayetinde on yıllardır orada var olan bir yapıdan bahsediyoruz, aklımızdaki imajın saçmalığı bu olgudan dahi belliydi. Ama görmek farklı oluyor. Müthiş bir kalabalık ve kaosun içinde kendi düzenini oturtmuş Filistinliler. Sefil ve viran duran birçok yapı, çarşı, pazar… Ama bir o kadar da dinamik bir kalabalık. Sanırım bu durum Filistinlilerin karakteri olmuş artık… Kamplara dair son bir not: Etrafta sıkça Filistin bayrağı, Arafat resimleri görüyorduk elbette ancak bu kadar bol Kral Selman (Suudi Kralı) posteri vb. görmek beni şaşırttı. Lübnanlı dostum ayrıca Refik el Hariri ve Recep Tayyip Erdoğan’ın da popüler figürler olduğunu söyledi.

Lübnan’ın gerçekten güzel ve yeşil bir doğası var

Kampların akabinde yine Beyrut’un dışına yol aldık ve tepelerde yer alan bir tarihi manastıra gittik. Manastırda günbatımını izlemekti amacımız ve harika bir konumda olan bu huzurlu manastırda günbatımını yakalayabildik. Ziyarette bulunacakların yolunu buraya, tam da günbatımı vaktinde düşürmesini şiddetle tavsiye ederim. Kamplar vs. derken hareketli geçen günümüzü sahildeki Zeytuna Bay denen marina tarzı bölgedeki kafelerde, meşhur Hamra Caddesi’nde ve şehrin en ünlü restoranlarından Babel’de (oldukça pahalı ama oldukça lezzetli, ne yapıp edip gidilmeli) noktaladık. “Lübnan=Yemek” denklemi her geçen öğünde daha da fazla kafamızda yer ediyordu.

Sonraki gün Beyrut’tan iki gün ayrılacak ve önce Byblos adlı meşhur, şirin, tarihi şehre gidecek, sonra da 2 gün konaklayacağımız, Cebel-i Lübnan’ın kuzey taraflarında yer alan dağ evlerine ulaşacaktık. Byblos’a özel bir yazı yazmak istediğim için burada bahsetmeyeceğim, bu güzel şehri bir sonraki yazıya bırakıyorum. Dağ evlerine dair de tekrarlayabileceğim tek şey, Lübnan’ın gerçekten güzel ve yeşil bir doğası var birçok Arap ülkesinin aksine; bunu daha iyi anladım oradayken. Ola ki yolu düşüp de neymiş bu dağ evleri diye merak eden olursa bana özel olarak sorabilir. Ve bir not daha, tam unutuyordum: O dağ evlerine doğru yol alırken Jeita Grotto denilen dünyaca ünlü mağaralara uğradık. Sakın siz de Lübnan gezinizi onlara uğramadan bitirmeyin. Tabi doğa harikalarına benim gibi meraklıysanız.

Gençler çözümü birbirinin mahallesinden geçerken politika konuşmamakta buluyor

Peki, gezip görülecek yerleri uzun uzun anlattım fakat sosyal açıdan nasıl bir yerdi Lübnan? Öncelikle geçmişin izlerini önü alınamaz bir gerilimle taşıyan bir toplum Lübnan halkı. İsrail işgalleri, Suriye ile olan tarihi çıkmazlar, iç savaş, Hizbullah’ın ülke içindeki işgali (işgal denilen şey Hizbullah’ın silahlarla sokağa çıkıp belli bölgeleri kontrolü altına alması ki o zamandan bugüne Sünni kesimin nefretini çeken Hizbullah oldukça etkili), Hariri suikasti ve sokaklara dökülen milyonlar, akabinde kendine gelemeyen idari sistem ve Arap Baharı, Suriye iç savaşı… Hepsinin bir sembolü olarak hâlâ duvarlarda olan kurşun izleri… Halkın ortalama yüzde 30’u Sünni, 30’u Şii, 30’u Hristiyan (o da kendi içinde ikiye ayrılıyor) ve 10’u Dürzi. Şimdilik bir sıkıntı yok belki ama bir benzin varili gibi Lübnan. Ateşe de hiç uzak değil… En basitinden Suriye’deki ateşin bu varile temas etmesi durumunda alev alev yanması kaçınılmaz. Kaldı ki yakın geçmişteki en büyük toplumsal kamplaşmalar hep Suriye’nin bu ülke yönetiminde ne denli söz sahibi olacağı üzerinden dönmüş. Olay öyle basit bir Şii-Sünni veya Müslüman-Hristiyan çatışması da değil. Bu kesimler dahi kendi içinde bölünmüş ve diğer kesimin kendisine yakın kısmıyla konjonktürel ittifaklara girer hâlde.

Tüm bunların üstüne de yıllarca Filistin’den sürülenlerle süregelen, şimdi de Suriyeliler ile pekişen devasa bir mülteci meselesi var ki mülteciler bu ülke nüfusunun yarısı olma yolunda gidiyor. Bu da yukarıdaki sekteryan, dini yahut politik ayrımların yanına bir de sınıfsal bir ayrım çıkarabiliyor.

Lübnan’ın küçük ve nüfusu az bir ülke olduğunu da düşünürsek günlük politika hemen herkesin hayatına doğrudan etkili, herkes iç içe; mahalleler dahi gettolaşamamış pek fazla, tüm mahalleler hem iç içe hem ayrı ayrı… Bir ülke için taşıması zor bir ayrım, zor bir gerilim bu. Ülkeyi ılıman ve çatışmasız götürmeye çabalayan gençler mesela çözümü birbirinin mahallesinden geçerken politika konuşmamakta, birbirinin mahallesinde fotoğraf çekmemekte, ekstra birçok bunun gibi şeye dikkat etmekte buluyor. Hem de bunu bir cepheli değil çok cepheli bir hassasiyet sarmalında yürütmek durumundalar. Bizler için gerçekten algılaması zor bir durum. Şimdi daha önceleri izlediğim Lübnan filmi “Şimdi Nereye Gideriz”i daha iyi anlıyorum. Görünürde her şey iyiyken dahi yıkılması zor duvarlar, çıkarılamayacak zırhlar, bir köşede duran çatışma ihtimali… Zor.

Ancak tüm bu gerilime ve son birkaç yılda, esasında Hariri suikastinden ve Hizbullah’ın ülke yönetiminde daha fazla pay sahibi olması, belli yerleri kontrol altına almasından sonra, bir kriz içinde bulunan idari sisteme rağmen gördüğüm en düzenli Arap ülkelerinden biri Lübnan. Son büyük çöp krizi olmadan evvel daha da güzelmiş, 10 yıl önce daha daha güzel… Tezat işte, Lübnan’ın huyu… Herhalde kendine has koşulları ve kültürü bunu sağlıyor (mesela Lübnanlılar’ın büyük çoğunluğunun yurtdışında olması ve iş dünyasında da başarılı konumlarda bulunması). Tam olarak sebebini bilemiyorum ama Lübnanlıların “oturaklı bir devlete” sahip olmadıkları zamanlarda dahi iyi kötü düzeni sağladığını gözlemledim. Beyrut’un özellikle “Downtown” denen kısmı, sahili ve Hamra Caddesi etrafı baz alınırsa –mimarideki ve toplumsal hayattaki Avrupai esintinin de etkisiyle- “Ortadoğu’nun Paris”i sıfatını hâlâ iyi kötü koruduğunu söylemek mümkün.

Lübnan’a dair bir gezi yazısı yazılacaksa ilk yazılacak şey yemek olmalı

Yazı bitmek bilmedi farkındayım. Ancak en sona sakladığım, en önemli şeyle bitiriyorum: Yemek. Amacım kimseyi özendirmek değil ama Lübnan’a dair bir gezi yazısı yazılacaksa Hizbullahmış, Haririymiş, mezheplermiş bir yana; ilk yazılacak şey yemek olmalı. Kahvaltılıklarından sokak yemeklerine, tatlısından tuzlusuna, modern yemeğinden geleneksel yemeklerine kadar her şey mükemmel. Tabi bir bilenle gezmenin avantajıyla biz en iyi yerlere gittik belki ama bu kadar fazla iyi yer olması ve hepsinde lezzetin had safhada olması büyük bir gösterge. Kısa bir liste yapmak gerekirse şunları tadın: Tabi ki kubbah yani içli köfte, künefe, daouk adlı bir tatlı, birbirinden leziz pilav çeşitleri, kibbah denen özel bir tip köfte, falafel, kuru baklava, Babel gibi iyi restaurantlardaki soslu ızgaralar, fattoush denen özel salata, vişneli et, nar ekşili ciğer ve bulabildiğiniz her türlü kahvaltılık… Ben gerçekten hayatımın geri kalanında Lübnan kadar lezzeti bol bir ülkeye gideceğimi sanmıyorum.

Yemek deyip yazıyı noktalarken birkaç şeyi de not etmeliyim. Öncelikle maalesef Lübnan pahalı bir yer. Para biriktirip gitmek önemli. Ancak bütçe kısıtlaması varsa da kısa kalıp konaklama parasını yemeğe yatırmak hiç mantıksız olmaz. Böylece hızlı hızlı gezer, yediklerinizi de yakarsınız. Para olarak da Amerikan doları ülkenin para birimi gibi, her yerde geçiyor. Diğer bir not ise, maalesef ve maalesef hemen her yerde alkol var. Alkol satışının İstanbul’dan dahi daha yaygın olduğunu söyleyebiliriz. “Bu mekanda da yoktur herhalde” deyip yemek için gittiğiniz birçok yerde dahi böyle bir duruma şahit olabilirsiniz. Ben dondurmacıda gördüm mesela… Tezat işte. Özetle böyle bir yerdi Lübnan.

Fotoğrafları büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Deniz Baran

Güncelleme Tarihi: 29 Nisan 2016, 14:01
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13