banner17

Tefekkür ve edebiyatımızın demlendiği ocak: Üretmen Han

Neşriyat ve matbuat tarihimizin mihenk taşlarına ev sahipliği yapmış olan Üretmen Han, müdavimleri tarafından delilerin ve velilerin buluşma noktası olarak tanımlanır. Hacer Yeğin yazdı.

Tefekkür ve edebiyatımızın demlendiği ocak: Üretmen Han

Zaman ne de çabuk geçiyor Mona

Saat on ikidir, söndü lambalar

Uyu da turnalar girsin rüyana

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Sirkeci garını solunuza alıp Cağaloğlu’ndan yokuş yukarı tırmandığınızda, Babıali ile Yerebatan Sarnıcı’nın kesiştiği noktada tarihi ve kültürel hafızasıyla yıllara meydan okuyan bir yapı göz kırpar size… Yukarıdaki incelikli satırların şairi de (Sezai Karakoç) dahil edebiyat, neşriyat ve matbuat tarihimizin mihenk taşlarına ev sahipliği yapmış olan mekan Üretmen Han. Zamanın baş döndürücü hızına ve geçmişin kandillerinin birer birer sönüşüne şahit; göğe tuhaf tuhaf bakmakta… Çünkü, Anadolu’dan yükünü alıp gelmiş ve ucu bucağı olmayan hayallerini; koltuğunun altındaki bir mecmuaya sığdırmaya çalışan nice genç yazarın, nice yeni yetme şairin yokuş yukarı çıkarken sırtından akan terle akıp geçti köprülerin altından sular.

1973’e kadar apartman olan dört katlı yapının orijinal mimarisi ve kullanılış amacı o dönem satın alan ailenin girişimleri ve direnişiyle kısmen korunmakta. Cağaloğlu’ndaki kültür, sanat ve düşünce dünyamızın kalelerinin birer birer düşmesi ve otel, kebapçı gibi sırf turistlere hizmet veren genel geçer birimlere dönüşmesiyle; türünün son örneği olduğunun farkında; yalnız ama gururlu… Bir zamanlar “delilerin ve velilerin” buluşma noktası olarak tanımlanması kuşkusuz yüksek bir mefkûreye, toplumun kültürel ve siyasal gelişimine gönül vermek gibi bir hedefe koyulmakla, eleştirelliğin özgül ağırlığı içinde var olmanın paha biçilmez yüküne talip olmakla ilgiliydi.

 Üretmen Han’ın müdavimleri

Günümüzde iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda yayıncının kaldığı, çoğunlukla muhasebe ve hukuk bürolarının işgal ettiği yapının zemin katında en başta yedi büyük matbaa vardı. Akabinde Türkiye ve Milli gazetenin irtibat bürolarının açılmasıyla neşriyat dünyası için cazip hale gelirken, birinci katında yayınevleri konuşlanmış idi. Özyurt, Hamle matbaaları, Diriliş, İtibar, Kayıtlar dergileri ile Çıdam, İlim, İklim, Madve ve Selamet yayınları bunlardan sadece bir kaçıdır. Sultanahmet adliyesine yakın olması hasebiyle; diğer üç katında çoğunlukla avukat ofislerinin olduğunu öğreniyoruz.

Dini kitaplardan yöresel gazetelere, kültür, sanat ve edebiyat süreli yayınlarından faturaya kadar her türlü yazılı eserin basıldığı handa Sezai Karakoç ile İsmet Özel’in de sürekli ofisleri bulunuyordu. Daha başka kimlerin yolu düşmemiş, kimler geçmemişti ki buradan:  Şevket Eygi, Cemal Süreya, Kemal Sayar, İbrahim Kiras, hanın ilklerinden Edip Gönenç, Mustafa Kirenci, Salih Özcan, Kazım Sağlam, Cevdet Karal, Mevlana İdris, Yüksel Kanar, Necat Çavuş, Yekta Saraç, Ebubekir Eroğlu, Yusuf Ziya Cömert, Mustafa Ruhi Şirin, Kamil Öztürk, Kamil Doruk, Mustafa Kutlu, İsmail Kara, Şaban Abak, Turan Karataş, İsa Yusuf Alptekin, Hüseyin Atlansoy, Cahit Koytak, Mustafa Armağan, Birhan Keskin, Adnan Özer, Kamil Eşfak Berki, Mehmet Ocaktan, Halil İbrahim Kaymak, Ali Şükrü Çoruk, Halim Kara, Mehmet Genç, Yüksel Peker, Musa Çağıl, Tahir Yücel, Lütfullah Göktaş, Mustafa Özel…

Ayrıca dünyaya gözlerini burada açan yayın evlerinden biri de Risale Yayınları’dır. Risale Yayınları, tam 10 yıl Üretmen Han’ın 404 ve 405 no’lu ofislerinde sürdürdü çalışmalarını. O dönemde kurulan diğer yayın evleri gibi Üretmen Han'ın bereketli ortamında hazırladı yayınlarını. 

Kaleyi terk etmeyenler

Hali hazırda çizerlerden Hasan Aycın, Gürbüz Azak ve eski adalet bakanı İsmail Müftüoğlu’nun ofislerinin kaldığı mekân için; Türkiye’nin son otuz yılının kültür, sanat ve düşünce birikiminin canlı tanığıdır diyebiliriz. İçinde kurulmuş olan dostlukların zamanla aile sıcaklığına dönüştüğü handa sükûnetli ve uyumlu bir uhuvvet ruhunun yaşatıldığını öğreniyoruz.

Her şeyin olduğu gibi kuşkusuz mekânların da bir miadı var; ‘dünya fani, ölüm ani, ahiret baki’dir, lakin genetik mirasımızın korunması ve gelecek kuşaklara aktarılması açısından duvarların dilini küçümsemek çok büyük bir gaflet olur. Çünkü kültürel hafıza geçmişte atılan tohumların zamana yayılarak yeşermesi ve bunlara ev sahipliği yapan mekânlarda mayalanmasıyla; bir göç yolu; geleceğe uzanan bir yaşam koridoru kisvesi taşır. Evvelini bilmeyen, ahirini kuramaz; anı da hakkıyla idrak edemez. Bu cihetle; bir şairin ilk şiirini yazdığı dolma kalemi, bir ressamın ufka bakıp aldığı ilk ilhamla bir şeyler çiziktirdiği eskiz defteri, bir matbaacının yeni bastığı derginin gıcır gıcır sayfalarından taze ekmek kokusuna eş değer yayılan kokudan aldığı lezzetin mümkünse pamuklara sarıp sarmalanması gerekir.

Seyahatnamelerin, külliyatların, asırlık lügatlerin, antolojilerin dolayısıyla topyekûn arşivimizin korunduğu bu mekânların dünyayla kurduğumuz ilişkideki kritik önemini fark edebilsek; o ruhu koruyup yaşatmak da bu kadar zor olmayacak belki. Dünyaya emanet aldığımız haliyle bakıp onu hafızanın ikliminde korumak; tarihin üzerimizdeki hakkı olduğu kadar; gelecek kuşakların da üzerimizdeki varlık hakkıdır. Bu; yaşadığımız coğrafyaya, üzerinde yeşerdiğimiz kültürel sınırlara, dil, din, ırk, nesep farklılıklarına bağlı olmaksızın evrensel bir sorumluluktur. Can çekişeni hatırlayıp, yaşatmak kadar; mevcut halinden daha güzel bırakmak; esasen bütün bir varlık tasavvurumuzu oluşturur.

Hacer Yeğin

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2018, 09:56
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Nevzat Yeğin
Nevzat Yeğin - 2 ay Önce

Hissetmesini bilene tadında bir servİs. . Geçmişe vefa, günümüze sefa, geleceğe cefa sunan bir tanıtım....Hissedene hissettiği ölçüde bir hoş seda...
Tebrikler ve teşekkürler hissettirdiklerin için..

banner8

banner19

banner20