Tebriz’e varmak gerek

Bir şehre vardığında, bir ülkeye adım attığında ne hissedersin? Heyecan, merak, tedirginlik… Bu üç his eşlik eder insana. Ama bu defa benim heyecanımın göbeğinde mutluluk, sevinç var. Elçin Ödemiş yazdı.

Tebriz’e varmak gerek

Kayseri Tebriz ü Sivas Nahcivan u Maraş Şirâz

Gönül sana Bağdat yakın ‘âlemlerde dîvândasın

(Hazreti Yunus)

Bir şehre vardığında, bir ülkeye adım attığında ne hissedersin? Heyecan, merak, tedirginlik… Bu üç his eşlik eder insana. Ama bu defa benim hislerimin arasında heyacanımın göbeğinde mutluluk, sevinç var. Neden mi? Onu sonraya bırakıp asıl nereye yolculuk demek gerek.

İran’a seyahat var.

Hiç ummadığım bir anda hiç ummadığım bir vakitte kapımı çaldı seyahat teblîgatı. Öyle teblîgat denilmesine bakılmasın, Hak seyahat emri çıkartmış, o plan program yapıp kısmet bohçasına koyuvermiş. Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin dediği gibi “Mevla’m neylerse güzel eyler”. Yunus gibi yollara düşüp kendimi aramam gerek.

İran’ı gezmemize vesîle olan Ebü Dülef İran Seyahatnâmesi’nin mütercimi akademisyen Serdar Gündoğdu oldu. Seyahat boyunca her birimizin nazına katlandığını en baştan söylemek boynumun borcu. Hele benim gibi mızmız ve huysuz birisine katlanmak kolay değildir. Yazının en başında şunu söyleyeyim ki, İran seyahatinin kattıkları sadece kültürel ve tarihî değil dostluk anlamında da üç değerli insanla tanışmama vesîle oldu. İki abi, bir kardeş edindim demem de bir sakınca olduğunu sanmıyorum. Sayın Hasan Basri Pehlivan, Erol Cihangir teşekkür ediyorum.

Hazırlıklar bir gün içinde olup bitti. Zaten bir yolculuk için ne gerekir, birkaç elbise yeter de artar. Defileye çıkmıyoruz ya, bir ülkeyi kendimiz için keşfetmeye çıkıyoruz. Çantamızı sırtladığımız gibi yola revan oluyoruz ama önce yapmam gereken bir şey var. Yol üstünde Osman Kemalî Hazretlerinin, Saltukluların Mama Hatunu’nun ve Nene Hatun’un yaşadığı, Selçukluların şehit prensi Hasan’ın düştüğü yer olan Erzurum’a uğruyorum. Orada iki soluk alıp Kutalmış ve İbrahim Yınal’ın, amcaoğlunun öcünü almak için çıktıkları seferleri ve zaferlerini düşlüyorum. Burası, Bizans’a yani batıya karşı Müslüman olduktan sonra kafa tutup kazandığımız zaferler zincirinin başlangıç noktası. Neticesinde İstanbul’umuzun -o zamanki adıyla Konstaniyye’de bulunan Arap Câmii’ne Tuğrul Bey’in ok ve yayını astırdığımız Pasinler Zaferi’nin kazanıldığı yer. 

Maksadım Erzurum’u anlatmak değil elbet ama buranın gideceğim topraklarla olan sıkı muhabbetine dikkati çekmek. Aralarında organik bir bağ olduğu muhakkak. Aslında Acem toprakları ile Anadolu toprakları arasında sıkı bir bağ olduğunu bunun hiçbir kuvvet tarafından kesilip atılamayacağı aşikâr. Kendi tarihimize sadece Anadolu’nun değil, İran (Acem-Fars) ve Balkan, Orta Asya, Arap yarımadası, Afrika’nın dâhil olduğunu bilmemiz gerekir. Bu topraklar bizim hüküm sürdüğümüz, nice devletler kurduğumuz, atlarımızın nalınların izini bıraktığı, gönüllere Yesevilik ektiği yerler. Özellikle Balkan, İran, Orta Asya ve Anadolu –ki ben buraya Suriye, Irak’ı da dâhil etme gereği duyuyorum, soydaşlarımızın yani Türk diye seslenilen milletimizin diyarları. (Batı’nın lügatteki millet karşılığı, bu Türk milleti kavramanı karşılamıyor elbette.) Buraları, sâdece tarih ve din bağı ile değil, dil ve kültür, töre bağları ile vücut bulmuş Turan diyarlarıdır. (Efendim sizin dediğiniz, Orta Asya diyenlere hüküm sürdüğümüz her yer Turandır benim için diyorum ayrıca İran’daki Türk nüfusu bunun yeterli kanıtıdır.) İran, bizimle olan kadim bağı hasebiyle gidilip görülmesi gereken bir yer özelliği taşır. İran toprağı, İlk Müslüman Türk medeniyeti Selçuklu’nun döllendiği ana rahmidir.

Büyük Selçukluların doğduğu topraklar

Gazneliler, Selçuklular İran’a hükmetmeden devletlerini bu topraklar üzerinde inşaâ etmeden önce gelip yerleşmiştir. Ondan evvel ise Samanîler tarafından çoktan Türk idâresine girmiş bulunuyorlardı. Tuğrul Bey ile birlikte Rey-İsfahan ana merkez konumuna gelmiştir. Ta ki ulular ulusu Fatih Han’ın İstanbul fethetmesine kadar. Fatihten sonra artık Müslüman Türkün ana merkezi İstanbul’dur. Elbette merkez olarak Türkiye Selçuklu devletinin başkenti Konya’yı atlamak olmaz ama İsfahan’ın rakibi o devirde Bağdat, Kahire bir de Bizans’ın elinde bulunan Konstantinopolis’tir. Bağdat ve Kahire demek ilki halifelik tahtının makamıdır diğeri ise Hristiyanların gözbebeği. Fars topraklarında Selçuklu ile birlikte demografik yapının değiştiği yoğun bir Türk nüfusunun göç ettiğini söylemek pek yanlış olmaz. Özellikle Rey, İsfahan bölgesine göçlerin arttığını Nizâmülmülk’ün kaleme aldığı Siyasetnâme’de bahsetmesinden anlayabiliriz. Bu göçlerin bir kısmı Anadolu topraklarına gelip yerleşmiş Türkmen boylarıdır. Bunlardan biri Kayı boyudur. Osmanlı Devleti de kurulmadan önce İran’ın havasını suyunu yemeğini yemiştir. İran ile olan bağımız onlarla olan ezelî rekabetimizin izini Şehnâmede görürüz. Efrasiyap (Alper Tunga) Turan’ın büyük hükümdarı İskender’den önce yaşamış ve Pers topraklarına hükmetmiştir. Firdevsî meşhur Şehnâme’sinde Turan-İran savaşları mühim bir faslını teşkil eder. Bu topraklarla olan muhabbetimiz Müslümanlıktan da önceye dayanır.

Bunun içindir ki bu seyahat benim için çok mühimdi. Kadim milletimizin en fazla temas ve temâşâ ettiği topraklar ve milletin başında geliyordu. Belki de bu yüzden Farsça denildi mi hepimizde bir tebessüm, bir hüzün, bazen ise öfke doluyor. Harput müziğini Horasan erenlerinin getirmesi, makamlarının isimlerinden ve türkülerde geçen İsfahan Şiraz, Şirvan  gibi Türklerin bulunduğu şehirler oluşu oradan geldiğimizi yüreğimizin bir kısmını orada bıraktığımızı anlatmıyor mu? “İsfahan’da han kalmadı Mısır’da sultan kalmadı, sende bende hâl kalmadı” demişiz. Acem kızı diye türkü yazmışız nihâyetinde.

Ardında yüreğimizi ve karındaşlarımızı bıraktığımız diyarlara gitmek hasret gidermek, Sultan Alparslan’ın Sencer’in Gazali kardeşlerin, Attar’ın Şems-i Tebriz’in, Şirazi’nin nefes aldığı benim için daha mühimi Tuğrul Bey ve Çağrı Beyimin at koşturduğu, devletlerini kurduğu büyüttüğü toprakları görüyor olmam büyük bir hediye idi. Her milletin ecdadına olan muhabbeti başkadır ama biz Türkler görmeden âşık olmayı beceren tek milletizdir. Bu yüzdendir ki ecdadımıza aşığızdır. Peygamber Efendimizi görmeden âşık olan da biz değil miyiz?

Bu ruh halî içinde Erzurum’dan Iğdır’a geçiyorum. Yol arkadaşlarımla burada buluşup Doğubeyazıt üstünden geçiş yapacağız. İlk kez kara yolu ile yurtdışına çıkacağım için ayrı bir heyecan içindeyim. Bir de benim için baş örtme kısmı var. İbadetler haricinde başımı örtmediğim için küçük de olsa (yol arkadaşlarımın, ailemin, küçük mü? Dediğini duyar gibiyim) kendimi kastığımı biliyorum. Önyargılarımızla birlikte sınırdan geçiyoruz. Sınırda ilk gördüğüm çay oluyor. Böylece ortak bir tarafımız daha ortaya çıkıyor.

Soluk alıyorum istediğimiz gibi çay içeceğim diyorum. Bir Türk için dış seyahattaki en önemli problem çaysız kalmaktır. İran’da çay bulmak kolay ama bizim içine muhabbeti bolca koyup demlediğimiz, bizi birleyen türden değil açıkçası. Rivâyete göre çaya olan bağlılığımız Ahmed Yesevî pirimizin duasıyla olmuş. Son dönemde bizim ülkemizde de görülen zencefilli, tarçınlı şunlu bunlu, rengini tutturamadıkları çayları yudumluyoruz. Hâlbuki çay tıpkı dostluğun saf oluşu gibi sâde olur. Ama olsun nihâyetinde elimize çay, cam bardakta geliyor. Fas’ta falan bunu da bulamıyorsunuz. Türklerin demledikleri çaya lafımız yok açıkçası, içtikçe içiyoruz.

Tebriz’e yol alıyoruz

Sınırdan sonra Tebriz’e yol alıyoruz. İran topraklarında olduğumuzu ancak levhalardan anlıyoruz. Iğdır’dan bir farkı yok yol aldığımız toprakların. Levha demişken dikkatimi çeken bir şey oluyor, “Cevat’ın yeri” “Mehmet’in yeri” gibi işyerleri adı var. Bunlar hem Türkçe hem Farsça yazılı. Gülümsüyorum bu topraklar yurdumuz sayılmaz diyenlere daha sınırdan girince küçük bir levha cevap veriyor. ”Cevat’ın yeri” bize ben sizdenim diyor. Bu levhaların bir ayrı özelliği var. Türkçe levhanın yasak olduğu söylenen İran’da sınıra yakın yerlerde bunun gözardı edildiğini yahut bir algı olduğunu anlıyoruz. Aslında Türklerin yoğun yaşadığı büyük şehirlerde gördüğümüz Türk firmaları da rahat rahat levhalarını kullanıyor. Gittiğiniz ülkede sizden bir firmanın adını görünce mutluluk duymayan yoktur. Burada da aynı oluyor yalnız değilmişiz gibi hissediyoruz demeyeceğim. Çünkü burada yabancı olduğunuzu hissetmenize neden olacak bir ortam ve sebep yok. İran’ın kuzeyi Bizim Güney Âzerbaycan diye adlandırdığımız topraklarda, nüfusun neredeyse yüzde doksanı Türk. İran Türkleri 35-40 milyonluk bir nüfusla, İran’ın kuzeybatısı, merkezi, güneyi ve kuzeydoğusunda yaşamaktalar. İran nüfusunun %30-40 Türkler oluşturmaktadır. Türklerin yoğun olduğu topraklarda elbette Türkçe hakîm. 20.yüzyıl kaynaklarında yazan bizlerde algıya sebebiyet veren Âzerîce lafını kullanmayacağım. Çünkü bu tamamen Türk milletini bölme oyununun bir parçası olduğunun farkında olacak kadar milletimi ve tarihimi biliyorum. Anayurt marşında, Mehmet Sabir Karger’in dediği gibi:

Özbek, Türkmen, Uygur, Tatar, Azer bir boydur
Karakalpak, Kırgız, Kazak bunlar bir soydur.

Tebriz’e varmadan önce Maku şehrinden geçerken sol tarafta kalan bir yer gözüme çarpıyor. Çaldıran yazıyor. Evet, Şâh İsmail ve Yavuz’un vuruştuğu yer. İki şâir sultanın kılıçlarını göğe kaldırıp kızıl şerbete boyadığı alan. Kardeşler savaşı diyorum. Safevî Türk devleti, Osmanlı Türk devleti. Safevilerde İran kültürünün etkisi oldukça büyük deniliyor. Neden olmasın, niye olmasın? Bu topraklarda nefes almışlar, nefes vermişler ama özünü kaybetmemişler. Şâh İsmail’in Hatayî mahlasıyla yazdığı saf duru Türkçe şiirler bunu bize söylüyor. Soyunu unutmamışlar. Birden kulağıma bir ses geliyor:

Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzan

Beni bir gözleri ahûya zabûn etti felek.

(Aslanlar pençemim korkusundan tir tir titrer ve gözyaşı dökerken, felek beni ceylan gözlü bir güzel ahuya düşkün etti.)

Yavuz’un sesi bu onun şiiri, birden ona karşı taraftan bir cevap geliyor:

Şah Hatayî konmuş burda
Tazece uğramış derde
Mürşitten açılır perde
Gör şimdi ey can dediler

Hatayî nâmı diğer Şâh İsmail bu seslenen. Savaş meydanı değil de şiir meydanında dövüşselerdi ne güzel olurdu. Meydanda iki orduyu görüyorum âdeta birbirlerine selâm verip gözleriyle hasret giderip kucaklaşıyorlar, helallik alıyorlar. Burada kim haklı kim haksız tartışması yapamayacağım. Bu benim mevzûm değil. Yavuz Sultan Selim de benim, Şâh İsmail de. Tarafsız olmaya çalışıyorum. Elbet Anadolulu olmak ve Osmanlı menşeli olmak insanın gönlünü bir tarafa meylettirebilir. Ama diyorum ya keşke şiir meydanında dövüş olsaydı da iki merd çıkıp beyitlerini çarpıştırsaydı. Cem Karaca rahmetli ikisini ne güzel birleştirip kardeşliği vurgulamış, birlemiş demekten alıkoyamıyorum. Sufiyan şehrine gelen kadar dilimde şah mı padişah mı ezgisi dolaşıyor. Sufilerin şehri olan bu yerde durmuyoruz küçük bir çay molası veriyoruz. Şehir belli ki Alperenlerin, Yesevî ve Hacı Bektaş Veli gibi hazretlerinin dervişlerinin, gönül yapmak için çıktıkları seyahatlerin uğrak yeri ve Anadolu’ya geçiş kapılarından biri. Hacı Bektaş Velî Hazretleri de Nişabur’da bu topraklarda doğmuş. Burada kim bilir nasıl muhabbet meclisleri olmuş, güneş gibi Hak aşkı tecelli etmiştir?

Artık, Tebriz’deyiz. Arabadan indiğim an kendimi Erzurum’a geri dönmüş gibi hissediyorum. Bayburt’u görmedim ama oraya benzeten de oluyor. Biz kokuyor burası. Ağaçlar, çiçeklerle, mimarîyle ayağımızı bastığımız an itibari ile aramızda şimşek kadar serî telâk-î nazar ediyor. Toprak bizi kucaklıyor hoş gelmişsen kavim kardaş diyor. Gurbetten kim geldi ev sâhibi kim belli değil. Sımsıcak içini ısıtan bir karşılama.

Tebriz İran’ın siyasî hayatında da önemli bir yerde

Tebrizliler, 1054 yılında Sultan Tuğrul’un Âzerbaycan diyarına geldiğinde itaatini bildiriyor, Revvâdîler’den Ebu Nasr Memlân’ın isyanı yüzünden ertesi yıl Tebriz’i kuşatan Tuğrul bey başarılı olamadıysa da 454’te (1062) şehri yeniden Selçuklu topraklarına katıyor. Dedim ya burası Tuğrul Bey’in ayak bastığı yerler. Çağrı Bey’in de ilk Anadolu akınlarında duraklarından olma ihtimali var. Melik Şah döneminden sonra başlayan iç çekişme neticesinde Tapar’a kalan Tebriz, Irak Selçukluların en önemli merkezlerinden biri oluyor. İldenizliler döneminde ise Âzerbaycan’ın merkezi haline geliyor. İldenizlilerden sonra Harezmşahlar hâkimiyetine giriyor ve burayı merkez haline getiriyorlar. Sonrası Moğol işgali, Hülâgû Han tahtı diye nitelendiriliyor; idarî-siyasî merkez oluyor. Abaka Han’ın İlhanlı başşehri yaptığı Tebriz en parlak günlerini şehri îmar eden Gāzân Han devrinde (1295-1304) yaşıyor. İlhanlı, Altın Orda, Timur’dan sonra Uzun Hasan Akkoyunlu devletinin başkenti yapıyor. 1502’de Uzun Hasan’ın torunu kızının oğlu olan Şâh İsmail tarafından Safevî başkenti oluyor ve 1514 yılında Yavuz Sultan Selim Han tarafından Osmanlı topraklarına katılan şehir gel gitlerle birlikte 1603 yılında Safevîlerin tekrar hâkîmiyetine giriyor. Buraya Safevî Devleti’nin gözde ve nadide şehirlerinden demek doğru olur. Rus işgaline uğrayan şehir Türkmençay Antlaşması’yla geri alınıyor (Şubat 1828). Bu şehri Kâzım Karabekir’in İngiliz işgalinden 1918 yılında kurtardığını da söylemek gerekir. Bu atlanmayacak önemli bir olaydır.

Tebriz İran’ın siyasî hayatında da önemli bir yerde. Birbirine zıt gibi görünen iki devrim Tebriz’den çıkıyor. 1905 yılındaki Meşrûtiyet hareketi (anayasacılık) ve diğeri son devrim olan 1979’daki, bugünkü rejimi getiren hareket merkezlerinin başında geliyor. 1946 yılında ise Âzerbaycan Özerk Cumhuriyeti’ne İran hükümeti müdahâle edip son veriyor. Selçuklunun, İldenizlilerin, Safevîlerin göz nuruyla kurduğu önemli ticaret merkezini kızağa çeker ve gelişimini engellemeye çalışır, onu bölüp parçalara ayırır ama bu Türkleri asla durdurmuyor. Bir futbol takımıyla seslerini dünyaya duyuruyorlar: Tarxtor Sazi. Tebriz’in dünyaya açılan çığlığını duyuran gözü kulağı. Bir futbol takımından çok Türklerin kimlik savaşının ana öznesi haline gelmiş. Bugün dünyanın en çok seyircisi olan takım 100.000 dev korosu ile haklarını aramakta ve dünyanın dört ucundan sesini duyuran dostlara sâhip. Futbolun gücüne, hak aramanın şiddetsiz nasıl olduğuna en güzel örneklerden biri Tarxtor takımı. Kısaca Tarxtor sadece Tarxtor değildir.

Bulunduğumuz şehir için söylenecek sözler sadece bunlar değil. Tebriz denince siyaset, tarih, ticaret, değil bir şâir hatta şâirler akla gelir. Şehriyar bunların en başındadır. Şehre gelenin onun evini gezmeden, kabrini ziyaret etmeden gitmesi düşünülemez. “Kim bu Şehriyar?” diyenler vardır ülkemde. Ne yazık ki ülkemde yeterince tanınmayan, İran’daki Türklerin hüzün dolu yüreğinin şiirini kâğıda dökmüş büyük şâir. Denir ki Farsça şiir yazdığı için annesi tarafından uyarılıp senin yazdığını anlamıyorum dediği için Türkçe yazmaya, dilini yüceltmeye gönül vermiş. Meşhur bir aşk hikâyesine sâhip, ayrıca Türkiye’ye gelmek için yanıp tutuşmuş ama gelememiş. Kıymetini de zaten vefat ettikten sonra ancak farkına varmış güzel ülkem. Tebriz ve tüm İran, şairlerine sâhip çıkmada bizden kat be kat üstünler. Hepsi adına görkemli müzeler anıtlar dikmeyi şiirlerini dört bir yanda okumaya görev biliyorlar. Bizim niye yok böyle bir şairler anıtımız? Yahya Kemâl, Mehmet Âkif, Nâmık Kemâl, Şeyh Galip, Ârif Nihat için böyle bir anıtımız olsa ne güzel olur diyoruz. Heykel İran’da bol bol var. Şirazi, İbn-i Sina kimi ararsanız heykelini bulabiliyorsunuz. Bunlardan bir diğeri Hakanî Şirvânî. Selçuklu dönemine ait şâirin heykeli Gök Mescid’in hemen yanında bulunan Hakanî parkının içinde yer alıyor. Bu büyük şâirin çileli hayatı Tebrizde son buluyor ve Sürhâb adı verilen yerde bulunan Makberetüşşuarâ’da defnediliyor. Evet, Şehriyar’ın da kabrinin bulunduğu 1971 büyük depremde yıkılan 400 şairin ruhlarının gönül meşveretlerinin bulunduğu devasa anıt. Burası Şehriyar için yapılıyor. Onun için bir kültür sitesi açılıyor. Bu, vefanın devlette vücut bulmuş halidir. Ah birde menşesi Türk olan birçok bilgine bizim demeseler. İbn-i Sina bunun başında geliyor.

Büyüleyici Gök Mescid

Tebriz’in tarihî eserlerinden biri Mescid-i Kabud veya Gök Mescid. İçindeki ve dışındaki çiniler yüzünden “İslâm’ın Turkuazı” denilmekte. Gök denmesinin nedenlerinden biri de aynı sebepten, 1780 yılında büyük depremde harabe haline geliyor. Günümüze sadece câminin ana girişi ve bodrum katları kalmış. Türk tarzı ve çatılı bir câmi olma özelliği ile diğer İran câmilerinden ayrılıyor.

Şehirde bir başka durağımız süslenmiş, her gittiğiniz yerde bulunan devasa kalpli Tebriz yazısı ile karşınıza dikilen akşam olmasına rağmen cıvıl cıvıl olan Oli Gölü parkı oluyor. Kaçar Hanedanlığı devrinde yazlık saray olarak kullanılmış. 12 metre derinliğinde bir yapay gölü ve bir saray bulunan park açıkçası beni yapı olarak etkilemeyen yer oldu. Ankara Göksu parkı ile aralarında fark göremedim ama önyargılarımızın yıkıldığı bir yer olduğu da çıktı. Sarayı bundan muaf tutuyorum. Tarihî bir yer ne de olsa. Denilenlerin aksine İran’da halk ailesi ile rahat rahat gezip eğlenebiliyordu. Bizim parklarımızda ne oluyorsa burada da vardı. Lokanta yerine parklarda, yolda yer sofrası serilmiş, yemek yiyen aileleri görmek tabii bir hale geliyor zamanla. Bir yer hakkında en iyi malumat yerinde görmek diye boşuna dememişler. Amerikan filmlerinin “Kızım Olmadan Asla” varyasyonları ile beynimizi yıkadığı aşikârdı. Dıştan gözlemlerimiz kadınların en azından Türklerin yaşadığı bölgede rahat olduğu yönünde oldu. Elbette özgürlüklerinde kısıtlamalar vardır ama açıkçası halkta rejim hakkında rahatsız olduklarına dâhil bir işarette göremedik. Allah’tan Said Edward’ın Medyada İslâm kitabını okumuş küçükte olsa bilgi sahibi olmuştum. Beklediğimin bir tık üstündeydi kadınlar. Bisiklete de biniyorlar parklarda voleybolda oynayabiliyorlar. Gölde bisiklet sefası yapılabiliyorlardı.

Tebriz’e gelmişken Âzerbaycan müzesine uğramadan geçmezdik. Tarihin sayfalarından çıkıp gelmiş nice eser bize bakıyordu. 1958 yılında açılmış, Âzerbaycan bölgesinde çıkan İslâm öncesi ve sonrasına ait birçok eser üç salonda sergilenmekte. Binanın giriş kapısının her iki tarafında Karakoyunlu ya da Akkoyunlu dönemlerinden kalma iki adet mezar taşı (balbal) olduğu düşünülen koç figürü bulunuyor.  Birçok balbal heykeli de giriş katında sergilenmekte, çivi yazısı bile bulunuyor. Kütüphâne kısmındaki elyazması eserlerin sayısının 2500 civarında olduğu söyleniyor. Aşağı katında ise bir kitapçı bulunmakta. Kitapçı deyince Şehriyar kabrinin olduğu yer Makberetüşşuarâ da bir kitapçı var. Şehriyarın Sadık Hidayet, Firdevsî vb. yazarların eserleri satılmakta ama ilginç olanı ise Prof Dr. Osman Turan’ın Selçuklular Medeniyeti’nin Farsça çevirisinin burada satılıyor olmasıydı. Her ne kadar fotoğraf çektirmeseler de hafızalarımıza resmini kaydetmiş olduk. En dikkat çekici eserlerden biri bütün halinde oyularak yapılmış “Bismillah taşı” hemen onun sağ yanında Sasani döneminden kalmış birbirine bakan bir kadın biri erkek iskeleti. Bu halde bulundukları için “Âşıklar” adıyla anılıyorlar. Sevdiğinle birlikte soluk alıp vermek dedikleri bu olsa gerek. Bunlar benim ilgimi çekiyor çekmesine de en çok heyecanlandığım yer sikkeler katı oluyor. Bütün Türk devletlerine ait paralar mevcut. Sultan Alparslan’dan Sultan Sencer’e Yavuz Sultan Selime hepsi var. Tebriz bu sikkelerle kendi tarihini sözsüz anlatıyor. Kimler geldi, kimler gitti. Ben dimdik ayakta durdum diyor.

İpekyolu üzerinde bir çarşı

Ve meşhur Tebriz Kapalıçarşı’dayız. Bizim İstanbul Kapalıçarşı’sı gibi ama daha büyük. Dünyanın en büyük çarşılarından biri yaklaşık bin yıllık mâzîsi var. İpekyolu üstünde olan bir şehrin çarşısının bu kadar büyük olması çok normal. 24 kervansaray ve 7350 dükkân mevcut ve yollarının uzunluğunun 3,5 km olduğu söyleniyor. Gez gez bitmiyor buraya en az sabahtan akşama kadar vâkit ayırmanız gerekiyor. Halıcılar, baharatçılar, kuyumcular, züccaciye aklınıza ne gelirse burada mevcût. Bir şey dikkatimi çekiyor el arabasıyla yolda gidenler önünde çekilmeniz için “Ya Ali” diye bağırıyorlar. Ne güzel bir sesleniş çekil yerine Allah’ın aslanını anmak hoşuma gidiyor. Cümle eksik olabilir benim aklımda kalan “Ya Ali” kısmı, Hz. Ali’yi (doğrusu Hulefa-i Raşidin devrini tamamı benim için özeldir) çok sevmemden olsa gerek gerçi kim Hz. Ali’yi sevmez ki! Çarşının içinde bir dükkân da Kur’an mukabelesi yapan amcalar dikkatimi çekti. Bir de köşe başlarında çaycılar var. Dükkân şeklinde değil seyyar çaycı âdeta. Köşe başında ocakta pişirip tabure yahut Antep ağzıyla kürsüde çay içiyorsunuz. Amca beyler oturmuş çayını içerken muhabbeti koyulaştırmışlar. Bir Türk, çay olan yerde muhabbeti eksik etmez. Çay demek biraz da muhabbet demektir. Tebriz Kapalıçarşı’dan kimler gelip geçmiş düşünüyorum. Şah İsmail aklıma geliyor acaba o da burada çay içip alışveriş yapmış mıdır? Yahut Selçuklu Tuğrul Bey geldiğine çarşıda durup ipeklere bakmış mıdır? Bize yurt bırakmak, Kızılelma’mız İlayı Kelimetullah için varını yoğunu vermiş ecdadın nefes aldığı adım attığı çarşının içinde geziyor olmak ne büyük bir lütuf benim için.

Tebriz de en son durak Cuma Mescidi oluyor. Karşısında medrese var, câminin taşına oturmuş bir molla gözümüze çarpıyor Serdar hoca karizmatik mollanın fotoğrafını çekmeden duramıyor. Câminin içi sâde ama görkemli, İran’da hemen hemen bütün câmilerde rastladığımız ışık oyunu burada mevcut. Bu coğrafyada cami pencereleri vitray sanatının en güzel örnekleriyle dolu. Büyük Selçuklu döneminin izleri içerdeki sütun ve duvarda bize göz kırpmakta. Caminin içinde huzur buluyoruz. Acaba hangi Selçuklu beyleri burada Cuma namazını kılmıştır? Erdem Bey, Savtekin, Erbasan Bey. Kimler secdeye varıp gözyaşları içinde yalvarmış tövbe etmiştir? Sıva işleri İlhanlılar dönemine ait, kubbe ise Akkoyunlulara. Burası, hangi tarihten alırsan al “Men Türküm, özüm sözüm Türk’tür menim” diyor. Şâh İsmail burada durup etrafındakilere ne demiştir? Uzun Hasan Fatih’in karşısına çıkmadan önce buraya uğramış nasıl bir niyazda bulunmuştur? Kaç âlim bu büyük külliyeden çıkıp Hakk’ın ışığını yaymıştır?

Aslında tüm Tebriz bağırıyor ben Türkün öz yurduyum, benim aslımda benim neslimde Türk’tür diyor. Buradan ayrılmak istemiyoruz ama artık ülkeye dönüş vakti.

Şemsi Tebriz’in, Şehriyar’ın Hakanî’nin Anadolu’ya şekil veren dervişlerin Alperenlerin durağı Tebriz’e veda ediyoruz. İçimizde bir hüzün var birbirimizden gözlerimiz yaşlı ayrılıyor. Boynumuz bükük, sılaya selâm söyleyin diyen kardeşlerimize görüşmek üzere diyoruz. Söz sana ecdadımın güzel toprağı, kavim kardeşimin yurdu seni yalnız bırakmayacağız diyor yola koyuluyoruz. Şehriyarı duyuyorum ardımda

Bu darıhdıran duman ayrılıg
Başa sovrulan saman ayrılıg
Aman ayrılıg, aman ayrılıg
Aman ayrılıg, aman ayrılıg.

Elçin Ödemiş yazdı.

Güncelleme Tarihi: 27 Kasım 2019, 11:03
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmigül Dereli
İsmigül Dereli - 9 ay Önce

Yüreğine, kalemine sağlık güzel insan. Çok güzel yazmışsın. Adeta senin gözlerinle gördüm, senin yüreğinle seyrettim. Allaha emanet ol.

banner19

banner13

banner26