Tûba Kız Kur'an Kursunun Fiziki Yapısı ve Tûba'da Hayat

''Şu anki şahsiyetimizi, hayata bakışımızı, elde ettiğimiz dünya görüşümüzü Tuba Kız Kur'an Kursu'nda geçirdiğimiz günlere borçluyuz. Aç kalınca şikayet etmeden nefis terbiyesi yapmamız anlatıldı. İbadet ve duaların toplu olunca daha güzel ve makbul olduğu, her halde ve durumda Allah rızasından taviz verilemeyeceği beyinlerimize nakşolundu, iyi ki de oldu.'' Kerime Macit Tunçbilek Tûba Kız Kur'an Kursu'nu anlatmaya devam ediyor.

Tûba Kız Kur'an Kursunun Fiziki Yapısı ve Tûba'da Hayat

Bir önceki yazımızda Süleymaniye’deki Tûba Kız Kur’an Kursu’nun öneminden, bizlerin hayatındaki yerinden, hocalarından ve derslerinden bahsetmiştik. Bu yazıda da Tûba’nın fiziki yapısından, işleyişten, yatakhanelerden, yemeklerinden, Tûba’da özel gecelerdeki uygulamalarımızdan ve Tûba’da hocalıktan bahsedelim.

Kursta giriş çıkış kontrolleri yapılıyordu. Emniyet çok önemliydi. Girişte demirden yapılmış büyük bir kapı vardı. Tokmakla ve zille haber verilir, kapıcı amca açardı. İlk bölüm dış idareydi. Burada dış idare vakıf merkezi, muhasebe, kapıcılar ve erkek hizmetliler vardı. Erkek hocalar da teneffüslerini burada geçirirlerdi.

Girişte sağ tarafta mutfak ve aşçıların odaları vardı. Oradan iç bahçeye geçilirdi. Sol tarafta başka bir demir kapı ile dış bahçeye girilirdi. Arama ve kontroller bu iki kapıdan veya biri iptal edilerek tek kapıdan yapılırdı. Çanta aramaları nöbetçi hoca ve öğrenci tarafından yapılırdı. Annelerin ütüleyerek yerleştirdiği eşyalar bu sırada altüst olur, bazen yiyecek vs bazı yasak olan şeyler görmezden gelinirdi.

Bahçesinde asırlık çınar ağaçları vardı

Dönüşün pazar akşamı olması, nadiren pazartesi sabahı giriş yapılması istenirdi. Girilen bölüm dış bahçeydi. Ortada fıskiyeli bir havuz, sol tarafta revaklar, revakların alt gerisinde sınıflar, üst katta mescit ve yatakhaneler, karşıda da revir vardı. Sağda idare odası vardı ki burayı müdür ve yardımcıları kullanıyordu.

Bahçede asırlık çınar ağaçları ve mevsimlik çiçekler bulunur. Bu bahçeden alıp kuruttuğum birkaç çiçeği 30-40 yıldır hâlâ saklıyorum. Çınarlar maziden aldığımız ilhamımız, mevsimlik çiçekler de renkli günlerimize, sevgimize, anı değerlendirmemize ilham olmuştur.

12 numaralı Darüşşifa Medresesi

Dış bahçenin sol tarafından bir kapı ile iç bahçeye geçilir. Buranın üzeri cam levhalarla kapalı. Yağmurdan ve soğuktan korunaklı. Zemini beton bahçeyi çevreleyen üst katlar yatakhane, alt katlar sınıf olarak kullanılıyor. Kışın teneffüsler bu bahçede geçirilirdi. Sol köşede öğretmenler odası vardı ve onun yanından lavabolara geçilirdi. Sağ köşede bir sınıf vardı ki lise 3’lerin sınıfıydı. Ben de bir yıl burada okudum. Havalandırması olmayan bir sınıftı. Sadece kapısı vardı. Şikayet etmek aklımızdan bile geçmiyordu. Neyse ki sonradan burası kömürlük oldu da kurtulduk.

Lavabolar aydınlık fakat kışın çok soğuktu. Su kesintisine karşı depolar vardı fakat uzun kesintilerde bunlar da bittiği için bir bardak su ile abdest aldığımız günleri hatırlıyorum.

Tûba’da yatakhaneler

“Şeb-i yeldayı muvakkatle müneccim ne bilir/ Mübtelâyı gama sor kim geceler kaç saattir?” (Fuzuli)

Ben öğrenciyken, talebeler gece nöbeti tutardı. Sabaha kadar kursta uyumayan birileri olurdu.

Hocalığa başladım. Nöbet hocalara geçti. Namaza nöbetçi hoca kaldırdı. Yatışı da o saatteki nöbetçi yapardı. Bazen sabaha kadar hiç uyumadan fakülteye gittiğim olurdu.

Yatakhaneler genelde revakların üst katlarındaydı. Revakların üst kısmına tahtadan zemin yapılıp kubbe ile olan arası yatakhane haline getirilmişti. Soba vs hiçbir ısıtıcı yoktu. Çünkü tehlike arz ediyordu. Talebeler kendi ısısıyla yetiniyordu. Ranzalar iki katlıydı. Bir ara kursa o kadar çok talebe geldi ki, ranzalar 3 katlı oldu. Türkiye’nin her yerinden rağbet vardı. Yatakhaneler öyle 5-10 kişilik değil, uç uca odaların ilavesi ile 40-50 kişilikti. Yatakhanelere ayakkabısız giriliyordu. Temizliği işçilere aitti. Yatak düzgünlüğüne çok önem verilirdi. Örtüler bembeyaz ve ütülü olmalıydı. Kontrolü nöbetçi hoca ve yatakhane başkanı yapardı. Hocalık dönemimde en düzgün yatağa ödül olarak kurdela takardım. Bu uygulama düzenli olmaya teşvik olurdu.

Yatakhane camlarından iç bahçe görülürdü. Yatış saatinden sonra kaçak sohbetler yapılıyorsa ve şikayet olmuşsa, nöbetçi hocanın merdivenlerden çıktığını görebilir ve durumunuzu düzeltebilirdiniz. Herkes yatağına geçer ve sükûnet sağlanır, hoca delil bulamadan, biraz da bulmak istemeden aşağı inerdi.

Gece ders çalışmak isteyen öğrenci yatak no, ranza no, kalmak istediği saati bir kağıda yazar, akşam yatmadan önce öğretmenler odasına verir, o kağıt panoya asılırdı. Gece nöbetçi olan hoca o talebeyi bulup ders çalışmaya kaldırırdı. Böyle bir hizmet nerede vardır?

Küçük oğlum yatılı okuyor. Bırak gece kaldırılmayı, akşam yurtta ders çalışmak isteyene bir etüt odası bile sağlanmıyor. Üstelik bir pilot okulda. Biz o tarihte kendi kurallarımızı ne güzel oluşturmuşuz. Birileri hâlâ arasın.

Bazı yatakhaneler lavabolara çok uzaktı. Sabahları yataktan kalkılır, buz gibi havada uzun yol katedilir, sular donmamışsa, akıyorsa abdest alınırdı, tabii ki sıra bekleyerek... Abdest eşyalarıyla sınıfa gelinirdi. Sınıf soğuktu. Kursun bazı bölümlerine kalorifer döşenmiş ama yeterli değildi. Çünkü bina Vakıflar’dan kiralanmıştı, çok fazla restorasyon yapılamamıştı. Rahmetli emekli Albay Kerim Bey’in kursun inşaatına çok emeği vardı. Aylarca inşaatta çalışarak bu hale getirmişti. Sınıflar sobalıydı. Soba yanmasa da hizmetli teyze gelene kadar, sobanın etrafında dikilerek psikolojik ısınma sağlanırdı. Bizim sınıfa sıra geldiğinde teyze sobayı yakar, ondan sonra ısınırdık. Mütalaa zili çalar ve herkes yerini alır, ders çalışmaya başlardık.

Soba boruları aynı zamanda ütümüzdü. Başörtülerimizi borularda ütülerdik. Ama bu sırada bazı kazalar olur ve başörtü veya önlükler yanabilirdi. “Kalan sağlar bizimdir!” deyip yanık önlüğü sene sonuna kadar hatta bir sonraki sene de giyerdik.

Sabah uyuyakalıp mütalaa için sınıfa inmeyenler yatakhaneye kilitlenir, ikaz cezası alırdı. Çoğu okulda bugün hâlâ bulunmayan diktafon ve anons sistemimiz vardı. (Diktafon: Bütün sınıfları idareye bağlayan bir dinleme ve konuşma sistemi.) İstenilen duyuru dış idare veya iç idareden bütün okula anında duyurulur, kurs çınlardı. İdare istediğinde sınıftaki konuşmaları dinler veya sınıfa hitap ederdi. Bu sistem bizim öğrenciliğimizde gece idaresince kullanıldı. Bu uygulamanın bizi pasifize ettiğine inanmışımdır. Zaten sonra kaldırıldı. Anons sistemi devam etti.

“Kerime Macit, ziyaretçiniz var” veya “Kerime Macit, lütfen iç idareye, telefonunuz var!” diye bir anons duymak mümkündü. Bu hitabın muhatabı o günün en şanslısıydı tabii. Anons kursun her tarafından yalın bir şekilde anlaşılırdı. Çağırılan kişi sevinçle koşardı.

Tûba’da yemekler

Çocuğu yemek ile besleyip şişmanlatmak marifet değil. Onu ilim ile besleyip yükseltmek marifettir

Yemekler topluca yemekhanede yenirdi. İlk seneler iki bahçenin geniş bölümünde bulunan kısmında yemek yerdik. Daha sonra buraların yatakhane olması dolayısıyla mahzende yemek yemeğe başladık. Burası dik merdivenlerle inilen, yerin altında uzunca bir salondu. Dilden dile dolaşan efsaneleri vardı. Buranın çilehane olduğu, delilerin bağlandığı, tedavi edildiği yer vs olduğu şeklinde hikâyeler anlatılırdı.

Yemeklerimiz, şimdiki çocukların yemediği, beğenmediği, fakat yine şimdiki doktorların sağlıklı deyip öve öve bitiremediği yemeklerdi. İlk yıllar sıraya girer, tabldot alırdık. Sona kalan dona kalır, yemek ya biter ya da soğurdu. Sonra mahzende özellikle benim hocalık dönemimde herkesin oturduğu yer belli oldu. Masanın öğrenci listesi hemen yanıbaşında duvarda yapışıktı. Yemeğe inmeyen bilinir, aranıp bulunurdu. Yemek ortaya tencere ile gelir, nöbetçi taksimatı yapardı. Ekmek ve yemek bırakmak yasaktı. Kalan ekmekler olmuşsa, nöbetçi hoca yemekhane kapısına dikilir, birer parça geçenlere verir, nimet atılmazdı.

Yemekleri aşçılar pişirir, dağıtımı öğrenciler yapardı. Herhangi bir aksaklıkta şikayet etmek yerine çözüm üretirdik. Yemek kalmadı mı, aç mı kaldın? Aşçı teyzeden ekmek istersin. Vermezlerse çalarsın. Sınıfta soba üzerine kızartıp üzerine yağ sürer, veya Tokatlılar da varsa hep beraber çemen ziyafeti yaparsın. Neticede doyulurdu.

Sınıf ve yatakhanelerde bazen aramalar yapılırdı. Bu, öğrencilerin kabusu idi. Ne aradıklarını bilmiyorduk ama sınıf dolabında yağ ve ekmek bulununca sınıfça azar işitirdik.

Kahvaltılarımız

Kahvaltılarımız şimdiki kahvaltılar gibi değil, gayet sade idi. Ya beyaz peynirle reçel ya da zeytinle reçel olurdu. Çaylar, su ve demin bir arada olduğu, genelde kapağı kaybolmuş, üstten saplı, dışının rengi değişmiş, kocaman, tencere gibi çaydanlıklardaydı. Bardaklar önceden su bardağı idi. Dolayısıyla yıkarken kırılanlar olurdu. Kerim Bey bir gün bizi iç bahçeye topladı. Asker edasıyla “Çocuklar, size öyle bardaklar getirdim ki, birbirinize atsanız dahi kafanız kırılır, onlar kırılmaz.” dedi. O saatten sonra çelik bardaklar kullandık.

Şu anki şahsiyetimizi, hayata bakışımızı, elde ettiğimiz dünya görüşümüzü o günlere borçluyuz. Aç kalınca şikayet etmeden nefis terbiyesi yapmamız anlatıldı. İbadet ve duaların toplu olunca daha güzel ve makbul olduğu, her halde ve durumda Allah rızasından taviz verilemeyeceği beyinlerimize nakşolundu, iyi ki de oldu.

Tûba’da özel geceler

“Marifet değil kürsüye çıkıp tak tak/ Marifet gece kalkıp demek Hak Hak”

Kandiller vs gibi önemli gün ve geceler kurslarda hakikaten önemlidir. Dersler bittikten sonra mescidde toplanılır, program olurdu. İsteyen gündüzlü hocalar ve öğrenciler de kursta kalır, o gece arkadaşlarının misafiri olurdu. Günün anlam ve önemini anlatacak programı herhangi bir sınıf, hocaları ile hazırlar ve sunardı. Böyle günlerde kabiliyetler ortaya çıkar, sunumlar yapılırdı. İlahiler, şiirler, marşlar söylenir, heyecanlar doruğa çıkardı. Sene sonuna kadar hafızalarda birçok ilahi ve marş olurdu. İlk gün “anne ilahisi” ile başlar, daha sonra diğer ilahi ve marşlar ile devam ederdi. Programlarda hocalar da şiir okur, hatta hocalar okudukları o şiirle veya ilahi ile özdeşleşirdi. Mesela benim “Seccaden kumlardı”, Hemşire Havva’nın “Sakarya” şiiri, Havva B.’nin ezanı gibi... Programın bıraktığı tesire göre bazen öğrencileri yatırmak mümkün olmaz, gece namazları, ilahilerle sabahlandığı olurdu. Gündüzlü ve gececi hocalar daha samimi olurlardı.

Cuma günleri gerçekten bayram günleridir. Çünkü eve gitme günüdür. Velisi gelen anons edilir. Dışarı çıkacak olanların kulağı pürdikkat anonstadır. Çıkarken izin kartı nöbetçi hocaya imzalatılır, Herhangi bir sebeple çıkma yasağı olan bu imzayı alamaz, dolayısıyla o hafta kursta kalırdı. Fakat bu nadir gerçekleşen bir olaydı. İmza dış idare tarafından kontrol edilirdi. Öğrenci, ancak kartında resmi bulunan velisi ile çıkabilirdi. Bazen hocalar da öğrenci çıkarabilirdi. Fakat bu izin, Hababam Sınıfı’ndaki gibi olaylara sebep olabiliyordu.

Bayram ve yaz tatillerinde camili ve güllü kartpostallar adreslere postalanır, saygı ve sevgi sözcüklerini postacılar adreslere getirirdi. O kadar çok mektup ve kart atardık ki bazı hocalarımızın ve arkadaşlarımızın adreslerini ezbere bilirdik. Gelen mektup ve kartpostallarımı kırk yıldır saklıyorum. Bazen çıkarır, okur, eski arkadaşlarımı hatırlarım.

Tûba'da hocalık ve eczacılık

Allah (cc) her şeyi bizim için hayırla takdir ediyor. Tabii bizim de vazifemiz, cüz'i irademizle doğruyu tercih etmek ve dua etmek.

O yıllarda daha üniversite imtihanına girerken tercihlerimizi de aynı belgeye yapıyorduk, kaç puan alacağımızı bilmeden. Tercihimde eczacılık vardı ama sıfır puan mı, beş yüz puan mı alacağımı bilmeden yazdım. Okul nerede onu da bilmiyorum. Sadece “Allahım hayırlısı neyse o olsun” diye dua ettim. O yıllarda neticeler posta ile geliyordu. Postacı zili çaldı, kapıyı açıp zarfı aldık. Evde arkadaşlar da vardı. Zarfı açtık, bu arada komşu da koştu geldi. Onun çocukları da Fatih Kız Lisesi ve Vefa’daydı. Ben Kur’an kursunda okuduğum için kadıncağız üniversite hakkımın olup olmadığını bile tam idrak edemiyordu. Sonucu hep beraber okuduk: İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi. Çok sevinmiştik, adeta kutlama yaptık. Allahım! Okul Beyazıt’ta, Tûba’dan hocalık teklifi var ve Tûba Süleymaniye’de. O zaman bize öğretilen "Vazife istenmez, layıksan verilir" idi. Hocalığa müracaat etmek şimdi normal oldu, o zaman ukalalık sayılırdı.

Benim Süleymaniye’de hocalığım ile Eczacılık’ta öğrenciliğim aynı anda başladı. Yürüyerek beş dakika. Allah daha nasıl yardım etsin. Verdiğin nimetler için sonsuz şükürler olsun. Benim bu yolculuğum beş yıl sürdü. Dört yıl hocalık, bir yıl da idarecilikle beraber okula devam ettim. Birkaç dersten kaldığım için fakülte bir yıl uzadı.

Akşam fakülteden Tûba’ya geldiğimde vazifem başlardı. Benim hocalığa başladığım yıllarda kursta mütalaa hocalığı vardı. İstanbul Üniversitesi öğrencisi olan arkadaşlarla gece vazifeli idik, gündüz de fakültedeki boş derslerimizde kursun boş derslerine girerdik. Mütalaa hocasının sorumlu olduğu bir veya iki sınıfı olurdu. O sınıfların ders çalışmasından, sükûnetinden, yatıp kalkmasından, ödevinden, faaliyetinden, namazlarından, davranışlarından o kişi mesuldü. Talebeler mütalaa hocalarını hem çok sever hem de taklit ederdi. Sınıflar neredeyse hocalarına göre şekillenirdi. Hocalarını annelerinin yerlerine koymuş olacaklar ki sene sonunda okuldan ayrılmak istemezler, çok üzülürler, hatta giderken geldikleri günden daha çok ağlarlardı.

Esas vazifemiz kurstaki işler ama okulu da bitirmek zorundayız. Çünkü İslam’a daha iyi hizmet etmek için okuyup iyi örnek olmamız lazım. Hayallerim, enerjim, aklım fikrim hep Tûba’da idi. Okulumun dersleri, notlarım hep ikinci planda kaldı. Mesleğimi yapmayı bile düşünemiyordum. Boş derslerim olursa hemen Tûba’ya gelip derslere girerek değerlendiriyordum. Şimdiki gençler sadece okul dersleriyle uğraşırken bile sınıf geçmekten, derslerin zorluğundan şikayet ediyorlar. Benim deneyimimle biz Tûba’dayken hem okur hem çalışırdık. Üniversiteli hocalar olarak Tûba’daki öğrencilere sadece Kur’an kursu öğrencisi olmanın yanında yüksel okul hayali de kurdurmak, dış dünyaya onların da açılmalarını, haberdar olmalarını sağlamak gibi bir misyonumuz da oldu. Gündüz okulumuza gider, akşam kursta vazifemizi yapardık.

’80 darbesi ve zor yıllar: Başörtüsü direnişi, taviz verenler yüzünden başarıya ulaşamadı

Öğrenci olaylarının zirvede olduğu yıllar. Ölenler, öldürülenler, tutuklananlar... Okullardan mezun olmayıp olay çıkarmak için sınıfta kalan tipler vardı. Tûba’dan çıkıp fakülteye gidiyordum. Öğrenciler bizi her gün dualarla uğurluyorlar; dönüşte bugün de sağ salim geldik diye şükrediyorduk.

Nihayet ‘80 askeri darbesi oldu, öğrenci olayları durdu. Ama 82’de bu sefer de Kenan Evren’in başörtü yasağı ile başörtülü kız öğrenciler okullara alınmıyordu. Kapılardan asker, polis baskısıyla geri çevriliyoruz. Hakaretler, cezalar, uzaklaştırmalar... Ben 3. sınıfta olduğum için hocalar durumumuzu idare ediyordu, fakat bizim alt sınıflarda ya da başka okullarda dönem kaybedenler, ceza alanlar vardı.

Tûba’daki hocalardan birkaçı da okulu bırakmak zorunda kaldılar. Fakat yıllar sonra bazısına tamamlamak kısmet oldu ama bazısının da tahsil hayatı tamamen söndü. Bütün Türkiye’de eylemler başladı fakat bu itirazlar sağlıklı ve umuma yönelik yapılamıyordu. Çünkü Nur cemaati eylemleri deliyordu. Onlar başörtülerini çıkarmak için fetvalarını almışlardı. Bu gruplar derslere girince hocalar da “Bunlar başını açıyor da size ne oluyor?” diye baskıyı artırıyorlardı. Ben hiçbir yerden fetva alamadım ama alanlar vardı. Başörtüsü direnişi, taviz verenler yüzünden başarıya ulaşamadı. Bu günler için hazır olmadığımızı anladık. Bazı kişiler tarihin kara sahifelerine yazıldı. Kimler kimlerle iş birliği yaptıysa elbette onlarla haşrolunacaktır. Bu imtihan günlerinde herkes kendine göre çareler, çözümler üretti. Bu çözümler insan sayısı kadar çeşitli idi.

Fakat enteresandır, yasaktan sonra açık öğrencilerden örtünenler ve okulu bırakanlar çoktu. On-on iki sene sonra çoluk çocuğa karıştıktan sonra İ.Ü. Eczacılık Fakültesi’ne dönüp okul bitirenleri biliyorum.

Genç öğrenciler için zor bir imtihandı. Bir yanda ailesi, tahsili, emeği; diğer yanda inancı. İnsanların bu ikilemde psikolojileri bozuldu. İkna odalarına alındılar, başörtüleri çekildi, hakaretlere uğradılar, aileleri ile araları açıldı, okulları yarım kaldı, bursları kesildi. Tıp Fakültesi son sınıfta okulu bırakanı biliyorum. Bu çocuklara ailesinden ve milletinden bir bütçe harcanmıştı, emek verilmişti ama hepsi heba ediliyordu. O zor günlerde bir yerlerden beslenenler, desteklenenler, benim gibi Tûba ile tanışanlar kararlarında hiç tereddüt yaşamadı. Ne yapacaklarını biliyorlardı. Gerekirse okul bırakılacaktı ve de bıraktılar.

Çok şükür Allah bize bu zulmün sonunu da gösterdi. Tahsili yarıda kalanlar yasak kalktıktan sonra okullarına döndüler, mezun oldular, yurt dışına gittiler, çok güzel yerlere geldiler. Mezun olup ülkelerine döndüler, üniversitelerde kürsüler kurdular, siyasete atıldılar. Aynı zamanda bu yasağı koyanlardan hesap soruldu, yargılandılar, rezil rüsva oldular. Onların planlarının üzerinde bir plan vardı.

Tûba, başörtüsü yasağında da görevini icra etti. Kurstan bir grup üniversite öğrencisi Ankara’ya gittik. Bakanların odalarına girip konuştuk, yasağa itiraz ettik. Fakat aldığımız cevap, emrin Kenan Evren’den geldiği, kendilerinin insiyatifinde olmadığı idi. O karanlık dönemde gencecik kızların yaptığı itirazın, mücadelenin binde birini cemaat liderleri ve hocalar da yapsaydı Hesap Günü sorguda verilecek cevapları olurdu, tarihe ona göre yazılırlar ve hafızalarımıza da ona göre kazınırlardı. Allah bir daha o günleri göstermesin.

Tûba Tûbalıktan çıkarken…

Bu baskılı yıllardan Tûba’nın eğitimi de nasibini aldı, hem de en ağır şekilde. Süleymaniye Tûba’yı kapattılar. Ben idareciydim. Müftülük ve Milli Eğitim ani teftişler yaptılar. Yatılı okula önceden haber verilmeden erkekler giriveriyordu. Alışmadığımız denetimler... Arapça ve kültür dersleri verildiği tespit edildiği için 1983 eğitim yılında kursu kapattılar. Hafızları ve yurt dışı öğrencilerimizi diğer şubemiz Karagümrük Tûba Kız Kuran Kursu’na taşıdık. Süleymaniye müdiresiydim ama Karagümrük’teyiz. Çok zor günlerdi. Aynı yıl yaşı 15’ten büyük öğrencilerin eğitimini ve kursta bulunmasını yasakladılar.

Ortaokul ve lise mezunlarına özel ihtisas sınıflarımız vardı. O sene çocukları evlerine geri gönderdik. Eğitim olmadı. Sonra şartları yerine getirdikten sonra kursu açtılar ama Tûba Tûbalıktan çıkmıştı. Kültür sınıfları, ihtisas sınıfları kapatılmış, Arapça dersleri kaldırılmıştı. Bizim, yani Fatih İlim ve Kültür Vakfı’nın hocaları çıkarılıp müftülüğün gönderdiği erkek hocalar ders vermeye başladı. Hocalar emekli ve yaşlı idi veya imamlık görevleri vardı. Otorite kuramadılar. Verimsiz bir dönem geçirdik. Sonraki 3 ders yılı Kur’an Kursu müfredatına devam edildi. Fakat ortaokul ve lise öğrencilerimiz dağıldı. Çoğunun tahsil hayatı sona erdi.

Kültür derslerini ve Arapçayı yasaklamışlardı. Çünkü icra ettiği görevi fark etmişlerdi. Her yıl onlarca mezun veriyorduk. Çok fazla hazırlık sınıfı okutuyorduk. Lise mezunlarına hızlandırılmış eğitim sınıfları açtık. Bir yılda üç sınıf Arapça ve diğer meslek derslerini okuttuk. O öğrencilerimizden birçoğu Türkiye’nin her tarafına dağılıp öğretmen oldular. Hâlâ nerede bir STK toplantısına gitsem bir Tûba mezunu görürüm hamdolsun. Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir Tûba öğrencisine rastladığımda “Tûbalı olmak bir ayrıcalıktır” sözünü bir daha tekrar ederim.

Hocalığımız sırasıda iyi bir örnek olmak için elimizden geleni yaptık

Hocalık ve Fakülte beraber zordu. Fakat bir o kadar mutluluk vericiydi. Tûba’da hocaların gece nöbeti vardı. Sabaha kadar üç devre nöbetçi değişirdi. Bazen sabaha kadar hiç uyumadan okula giderdim. Ayakta mikroskop başında, laboratuvarda uyuyup rüya gördüğümü biliyorum. Ayaktayım ama rüya görüyorum. Olmaz ama oluyor, defalarca yaşadım. Ertesi gün yine aynı, yine aynı. Severek ve isteyerek sabaha kadar otururduk. Öğretmenler odasında hükümet yıkar, hükümet kurardık. Hayallerimiz sonsuzdu. İslamcılık, milliyetçilik, çevrecilik, hepsi vardı bizde. Hararetli tartışmalarla sabahı ederdik.

İdareci olduğum yıllarda talebeleri sabah namazına ilahilerle kaldırırdım. İdare odasından açtığım ilahi sesiyle bütün okul çınlardı. Yatakhanelerden çıkıp abdestini alan öğrencilerin bembeyaz namaz örtüleri ile akın akın mescide gitmeleri, yıllar sonra gördüğüm Arafat’tan Müzdelife’ye, oradan da şeytan taşlamaya giden hacılar gibiydi. Teheccüd namazını anlattığımız günün gecesi, ellerinde namaz eşyalarıyla uyanmış mescide giden öğrenciler, melek gibi görünürdü gözüme.

Şimdi yıllar sonra hocalık anılarımın muhasebesini yaparken vicdan azabı duyduğum husus, hafta sonu öğrencilerin özel ihtiyaçları için gerekli şartları onlara temin edememiş olmamızdır. Bu istenmeyen durum bizim tecrübesizliğimiz, kursun binasının yetersizliği ve maddi imkânsızlıklardan kaynaklanıyordu.

Kendi adıma sevindiğim hususlardan birincisi, iyi bir örnek olmak için elimden geleni yapmak. İkincisi, öğrencilere kendilerini yetiştirmeleri için özel araştırma ödevleri vermek, gerek kültür dersi, gerekse meslek derslerinden sordukları sorulara cevap vermek, hiçbirini yarı yolda bırakmamaktır. Bütün hocalık yapan arkadaşlar da aynı şekilde ellerinden geleni yaptılar. Şunu hep hatırladık, hiç unutmadık: "İşlediğimiz suçlar kadar işlenen suçlara karşı tavır almadığımızdan, yaptığımız kötülükler kadar yapmadığımız iyiliklerden dolayı suçluyuz."

Ve yıllar sonra, Tûbalılar Tûba’da…

Otuz yıla yakın zamandır Tûba Süleymaniye’den içeri girmemiştim. Zaten 2002’den beri medrese kapalıydı. Yıllarca restorasyon yapıldığını duyuyorduk. Deneyenler olmuştu ama içeri girememişlerdi.9 Nisan 2016’da kısmet oldu, sosyal medyadan haberleşen yaklaşık 30 Tûbalı Süleymaniye Tûba’ya girdik.

Öğlen namazından önce Süleymaniye Camii’nde buluştuk. Otuz-otuz beş yıldır birbirini görmeyenler vardı. Önce hasret giderildi. Sonra da Kur’an okundu. Dua yaptık. Öğle namazını cemaatle kıldıktan sonra hep beraber Şifahane Sokak’taki eski mekânımıza doğru yürüdük. Kapılar kilitliydi. Biraz bekleştik. Orta kapıya bir tabela asılmıştı. Tuba artık yazma eserler ile ilgili bir kurumun merkezi olarak kullanılacaktı. Kısa bir koşturmacadan sonra becerikli öğrencilerimizden bir grup, güvenlik görevlisiyle birlikte yetkililerden anahtarı almayı başardı. Hep beraber orta kapıdan içeri girdik ama gördüğümüz manzaradan hiç memnun kalamadık. Rüyada gibiydim. Zaten birkaç hafta önce de rüyamda bu şekilde görmüştüm. Kursun sonradan ilave olarak yapılan bütün bölümleri yıkılmış, medrese, aslına uygun olarak restore ediliyordu. Sadece orjinalinde olan hazırlık sınıfları, öğretmenler odası ve mahzen yemekhanemiz yerindeydi.

Duygulandık, üzüldük. Bol bol fotoğraf çektik. Kurs günlerinden hiçbir hatıra ve materyal kalmamıştı. Tarihi medrese ve çınar ağaçları ile poz verdik. O sınıfta okuyan öğrenciler meslek sınıfının ne kadar küçük olduğunu fark ettiler. Buraya o kadar kişi nasıl sığıyorduk diye hayret ettiler.

Yıllar önceki hatıralarıma dair o gün kursta bir şey göremedim, ama ölmeden önce bir defa olsun Tûba’da bulunmuş olmaktan dolayı çok sevindim ve Allah’a şükrettim. Arkadaşlarım ve öğrenciler de vaktimizin dolduğunu söylediler, dışarı çıktık ve demir kapı tekrar dışarıdan kilitlendi. Bu ecdadın emaneti güzel yapı inşallah güzel hizmetler için kullanılır.

 

Kerime Macit Tunçbilek

Güncelleme Tarihi: 04 Kasım 2017, 12:19
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ayşe menteşe
Ayşe menteşe - 2 yıl Önce

Ömrüne bereket,vücuduna sıhhat,kalemine kuvvet,arkadaşım.Beni benden aldı götürdü.Yıllar yıllar Rabbim ne büyük nimetler nasib etmiş bizlere.Nasıl şükretsek bilmem.İyiki yazmışsın.Geçmişten geleceğe belge bırakmak köprü olabilmek.Bu da bir başka hizmet.Allah razı olsun.

Hatice
Hatice - 1 yıl Önce

96 yilinda tugbada hazirlik ogrencisiydim 22 yildir orada gecirdigim guzel gunleri hic unutmadim arkadasliklari acik bahcedeki havuzun etrafinda cay saatinde ilahiler soylerdik yatakhane sohbetlerimiz hocayi gordugumuz an yorganin altina girdigimiz kisin kislik bagcede arkadaslarla kol kola sohbetlerimiz hala gozumun onunde oyle guzel bir atmosferi vardiki oranin siz anlattikca kendimi orada gibi hissettim tugbali olmak ayricaliktir

Ayşe
Ayşe - 2 yıl Önce

Ayrıca bize bu güzel anıları anma fırsatı veren dunyabizim.com sitesi idarecilerinede teşekkür ederim.

Mualla sönmez
Mualla sönmez - 2 yıl Önce

2003 de kerime hanımla,Filistin yararına düzenlenen bir kermeste tanıştım.telefonunu aldım,benimkinide ona verdimBirkaç ay sonra telefon çaldı ,ben eczacı Kerime Bir grup arkadaşla tefsir dersi başlatmak istiyorum sizde katılır mısınız dedi.okadar çok mutlu oldumki,sanki dünya bana bahşedilmişti.İşte O günden sonra kendisinden hiç ayrılmadım Ve hayatım değişti Güzel ahlaklı ,imanlı, ince düşünceli , fedakar Ve muhteşem bir DOST . KERİME =TUĞBA = insan gibi insan kelimesinin tam karşılığı ‼️

BHAR BAYRAKTAR
BHAR BAYRAKTAR - 2 yıl Önce

TUĞBALI Olmak kesinlikle bir ayrıcalık

Sümeyye buyruk
Sümeyye buyruk - 2 yıl Önce

Gerçekten yeniden yaşadım o günleri hocamı arkadaşlarımı çok aradım ama hiç bulamadım hocam Meryem eroğlu ydu bulursam çok mutlu olurum

Yasemin
Yasemin - 2 yıl Önce

Kerime hanım elinize sağlık gerçekten o ylları çok güzel yazmışsınız. Ben de bir ay Süleymaniye tuba da okumuş sonra karagümrük tuba da devam etmiştim. Çok güzel günler ve güzel arkadaşlıklar kurarak ve dediğiniz gibi ağlayarak kursa veda etmiştik . İnşallah hac günlerinizide yazarsınız. Teşekkürler

Fatmanur kaynak onbaşı
Fatmanur kaynak onbaşı - 2 yıl Önce

Ben o yıllarda okuyan biri olarak o zor olmasına rağmen o günlerim aklıma geldiğinde burnumun direği sızlıyor zor şartlarda olsada çok güzeldi dinimi kuranımı çok güzel öğrendim bizde emeği geçen tüm hocalarıma saygı ve sevgilerimi sunuyorum hepsinden allah razı olsun vefat eden varsa Allah rahmet etsin yıllar sonra yaşım ilerlediği halde eğitime devam ettim şimdi ilahiyat okuyorum bu sevgiyi onlar ektiler o zaman çocukla kıymet bilemedik belki ama keşke o yıllar geri gelse


banner19

banner13