Tarihi Olmayan Bir İstanbul'dan Tiksinmeliyiz

Hüsn-i zan için hiç yerimiz kalmadı ve yıka yıka dibine dayandığımız eserlerin elde kalanlarının önemli kısmının dikkatten kaçmadığı, bile bile görmezden gelinip değersizleştirilmeye çalışıldığı artık kesindir. Bu şehir hepimizin. Bizi yapan bu şehrin hatıralarıdır, onlarsız var olamayacağız ve olacağımız kişilerden peşinen tiksinmeliyiz. Sadullah Yıldız şehrin dört bir yanından tarihi çeşmelerin izini sürmeye devam ediyor.

Tarihi Olmayan Bir İstanbul'dan Tiksinmeliyiz

Geçtiğimiz hafta İstanbullular için her ne kadar acı soslu da olsa iyi bir şey tahakkuk etti: Uzunca zamandır peşlerinde koşup birer ikişer fotoğrafladığımız tarihî çeşmeler 50. yazıyı devirdiler ve listelediğimiz çeşme sayısı 550’ye yaklaştı.

1930’lardan sonra, hele 1950 itibariyle İstanbul’da yaşayan ve şehirdeki tarihî eserlerin ne anlama geldiğini bilerek etrafına zi-şuur gözlerle bakan insanların yaşadığı ızdırabı tahmin etmeye çalışıyorum. Ecdat yadigârı, paha biçilemez kıymetlerden her gün biri daha hâk ile yeksan olup dozer tekerlekleri altında kalırken o vefakâr insanların yapacak pek bir şeyleri yoktu. En azından bireysel ve lokal anlamda, akim çabalar dışında elden bir şey gelmiyordu ve kitlesel bilinçlenmeye mecal yoktu.

O zamanlar için geçerli durumlardan biri aynı zamanda istimlaklere bir bakıma hüsn-i zan beslenmesi olabilir. Bunca yol, yeni bina, arazi açımı belki bir şekilde ‘gerekiyor’ idi. Tarihî eserlerin yıkım hareketini gerçekleştiren devlet erki üzerinde ne milletin ne medyanın tehditkâr duyarlılığından da herhâlde söz edemeyiz. Öyleyse yıkıcı güçler istedikleri gibi at oynatmakta bir nevi özgürdüler.

Fakat günümüz için bu pozisyon daha farklı; hüsn-i zan için hiç yerimiz kalmadı ve yıka yıka dibine dayandığımız eserlerin elde kalanlarının önemli kısmının dikkatten kaçmadığı, bile bile görmezden gelinip değersizleştirilmeye çalışıldığı artık kesindir. Bu soğukkanlı ve oturaklı biçimde böylece tespit edilebilir.

Bizi yapan bu şehrin hatıralarıdır

Yukarıda bağlantısını sunduğumuz 50 yazılık dizi, günümüzden on yıllar evvel bir yerlere bir şeylerin kaydını düşerek kendi vicdan azabını hafifletmeye çalışan insanların ölümlerinden çok sonra, bıraktıklarının gıyaben kıymetlenmesi türünden bir süreç kaydı düşmeye çalıştı, bundan sonra da İstanbul çeşmeleri tükeninceye dek -biavnihi teâlâ- çalışmaya devam edecek. Böylece günümüzde şehrin çeşmelerinin ne hâlde oldukları ve sorunlarının hangi ihmal ve ihanet safhaları sebebiyle çözülmediği üzerine bir hatıra sayfası oluşturulmuş olacak.

Dileriz ki İstanbul’un hem çeşmelerine hem başka değerlerine dair böylesi sayfalar artsın. Zira illa hepten elimizden kaydığında hatırlamamız gerekmiyor: Bu şehir hepimizin. Bizi yapan bu şehrin hatıralarıdır, onlarsız var olamayacağız ve olacağımız kişilerden peşinen tiksinmeliyiz.

Şimdi bu yazının konuğu olan çeşmelerle buluşabiliriz. Yine şehrin dört bir yanında gözümüzden şimdiye dek kurtulabilmiş kaçakları toparlayacağız.

Şehirdeki sürekliliğimizin kesilmemesi uğruna…

Şehre yukarıdan, çok yukarıdan girelim: Bugün İstanbul sınırları içinde kalan Garipçe köyü son yıllarda Yavuz Sultan Selim Köprüsü inşaatı sebebiyle şöhrete kavuşmuş, oldukça küçük bir yerleşim mevkii. Açılan kahvaltı mekânları hafta içi sabahlarında bile müşterilerle lebaleb görülebiliyor.

1.
2.

Ancak bu civardaki yerleşimin izleri yeni yapılan köprüden daha eskiye tarihleniyor, en azından geçtiğimiz yüzyıl başına kadar olanını bilebiliyoruz: Sahilin köşesindeki lokantanın girişinde duran bir çeşmedeki üç satırlık kitabenin en üstünde Enbiya suresinin 30. ayeti, altında ise şu ifadeler yazılıdır: “Sürmene’nin Hamandoz karyesinden Amiş oğlu Hasan mahdumu Hacı Hasan Efendi’nin hayratıdır. 1326.”(1)

Hamandoz, bugün Çamburnu adıyla bilinen, Trabzon’un eski bir yerleşim yeri.

Yarım saatlik bir yolculuk bizi yine Sarıyer sınırları içindeki Rumeli Hisarı’na ulaştırır. Burada daha önce gördüğümüz çeşmelere ilaveten bir taneyi daha ziyaret etmeliyiz. Arpacı Çeşme Sokak başında duran, yanındaki banka oturup deniz havası soluma zevkini tattıktan sonra ufak bir bakış atıp yanından süzülebileceğimiz çeşmeyi sağımıza alıp yokuşu tırmanırsak biraz soluksuz kalabiliriz belki; ama yolumuz üzerinde nerdeyse üç yüzyıllık bir çeşme de göreceğiz.(2)

Bundan üç yüz tane yüz yıl önce buraya çeşme yaptırıp işini Allah’a salan İbrahim Efendi, bir gün sadaka-i cariyesinin kesileceğini hesap etmemiş olabilir. Ona bu kötü sürprizi sürdürmek ise keşke bize nasip olmasaymış. Şehrin tarihî mirasının mevcut ahvalinin özeti olarak bedava seyredilebilecek bu h. 1135 tarihli eserin ayna taşındaki bazı süslemeler bile ufak tefek seçilebilir durumda. Hemen eski yakışıklılığına kavuşturulmalı ve ihtiyacı olanların faydalanması için ya da belki kimse faydalanmasa bile sırf vefa borcumuzun yerine gelmesi, şehirdeki sürekliliğimizin kesilmemesi uğruna suyu iade edilmeli.

3.
4.
5.

Şehrin merkezî noktalarından Taksim’de, semte adını veren maksemin (şehir suyunun şebekelere taksim edildiği ana dağıtım, taksim yeri) dışında yer alan çeşme, belediyenin çeşme önüne koyduğu künyede yazdığına göre I. Mahmud Çeşmesi’dir (3). Kitabe yerinin boş olmasının bir anlamı (barbarca kazınması) olabilirse de tuğra yerinin olmaması gariptir. Maksemin kitabesi yerli yerinde ve gözlere şenliktir.

Gözlerinize yeterince şenlik geldiyse kendinizi fazla kaptırmayın çünkü maksemin başında durduğu sokaktan aşağı inerken sağınızda görecekleriniz pek de iyi olmayacaktır. Önce demir parmaklar, sonra kat kat tel örgüler, ardından koca bir tahtayla sıkı sıkı korunan bu çeşme şehrin tam göbeğinde, üzerindeki rüsvalığımızı pişkince sergilediğimiz bir değer.(4) Tabii, bu değer bizim değerimiz midir, yoksa sadece bir değer midir orası manzaranın diline kalmış.

İstiklal Caddesi’nde biraz ilerledikten sonra sağda kalan ve civardaki cuma cemaati krizlerine sebep olmasıyla meşhur (yer yetersizliği yüzünden yollar ve kaldırımlar işgal edilmek zorunda kalınıyor) Hüseyin Ağa Camii’nin Dr. Atıf Yılmaz Caddesi dış duvarındaki çeşmesi, caminin yapıldığı 16. asra değil, tamir edildiği 19. asra yakın olmalıdır. Süslemelerinin de bir parça haber verdiği bu tespit, Osmanlılar’ın çeşmeler için kullanageldikleri Enbiya suresinin 30. ayetinden ibaret kitabe altında zorlukla seçilebilen h. 1262 tarihinden anlaşılıyor.(5)

Nişinde tombul gövdeli bir küp taşıyan bu güzel mermer işçiliği mahsulünün ne yazık ki suyu kesik durumda ve kaldırım yutması vakasıyla malul.

500 yaşındaki çeşmeler

Fatih’in sahile yakın mıntıkalarında üç çeşme göreceğiz. İçlerinden biri ustalıkla saklanmış, diğeri gizlenmese de gözden uzak durmayı başarmış ve sonuncusu ise köşesinde bekleyip pek meydana çıkmamasıyla şimdiye dek elimizden kurtulmuştur.

6.

Birincisi Sultanahmet’teki At Meydanı’nın Kadırga cihetine ilerlerken sonundaki Terzihane Sokak dibinde, yer seviyesi altında duran çukur çeşmelerdir (6). Üzerlerindeki taş duvarda duran boşluk büyük ihtimalle bir kitabe yuvası ama yerinde yeller esiyor. Bir merdivenle yanlarına inilen bu çeşmeler hakkında Semavi Eyice, Kanunî’nin yaptırdığı kırk çeşmeler külliyatından (hatırlayalım) olduğu tespitini yapmaktadır.

Yani burada gördüğümüz ve inşaat molozlarını atmak ya da ne bileyim, üst seviyeden itibaren tahta çakıp alt tarafı görünmez kılmak gibi fantezilerimize henüz maruz kalmamış çeşmeler -dile kolay- beş yüz yıla yaklaşan bir yaştadırlar. Bazı ülkelerin kültür mirasının toplam tarihi bile bu sürenin yarısına yaklaşamazken bizim bu çeşmeleri sadece atıl vaziyette bırakmamız da epey insaflı hareket.

Şimdilerde Türk Edebiyatı dergisinin binası ve Hafız Mustafa tatlılarının satıldığı bir kafe olarak da kullanılan Cevri Kalfa Sıbyan Mektebi -ki bunun önünden geçip de tuğra ve kitabe yerlerinde boşluklar olduğunu görüp her seferinde yüreğim sızlamaktadır- içinde hizmet veren çeşme-şadırvan, mektebin dışındaki kaldırıma batmış çeşmeyle birlikte buradaki ikinci su kaynağıdır.

7.
8.

Mektebin Cevri Kalfa’nın ruhu için h. 1235/m. 1819’da yapıldığı bilindiğine göre bu çeşmenin 1305’te, mektep yarım asırdan fazla hizmet verdikten sonra eklendiği anlaşılıyor (7). Üç satırdaki dört şatırda geçen hem Nuriye Hanım hem Bidar Hanım isimleri birinin çeşmenin banisi, diğerinin de baninin yakını olduğu ihtimalini akla getiriyor. Munis bir dille yazılmış metinde her ikisi için de suyundan istifade edenlerden dua isteniyor.

Son çeşmemizi Sirkeci’deki Sultan I. Abdülhamid ve Sultan IV. Mustafa türbelerinin bulunduğu hazirede göreceğiz (8). Son dönem eserlerinin üslubunu taşıdığı söylenebilecek eserin kitabesi ve tarihi bulunmuyorsa da hatırasının şırıl şırıl sesini duyabileceğiniz şekilde sağlam ve çalışır durumdadır.

Alttaki esas musluk yeri olduğu anlaşılabilecek boşluk sonradan doldurulmuş ve yukarıdan başka bir musluk yeri açılmış. Belki de baştan beri iki musluk yeri vardı ve şimdi biri yerinde duruyordur.

 

Sadullah Yıldız

Yayın Tarihi: 12 Mayıs 2017 Cuma 15:05 Güncelleme Tarihi: 15 Mayıs 2017, 17:10
YORUM EKLE
YORUMLAR
Yorumcu
Yorumcu - 6 yıl Önce

Allah razı olsun. Sizin sayenizde bizim de tarihî kalıntılara karşı hürmetimiz artıyor.

banner19

banner36