Tarihe biraz yavaş sahip çıkalım!

Size rengârenk, kırık dökük, ne milletin vefasına ne yetkililerin teveccühüne henüz mazhar olamamış çeşmeler getirdim. Sadullah Yıldız tarihi çeşmeleri gündeme getirmeye devam ediyor.

Tarihe biraz yavaş sahip çıkalım!

Mesele ilgiden mahrum tarihî eser olunca yaz yazabildiğin kadar; herkesin yazabileceği kadar malzeme var. İki yazıyla fotoğraflayıp özetlediğimiz harabe çeşmeler dosyamıza kaldığımız yerden devam edelim.

Geçenlerde Fatih-Atikali’de halamı ziyarete gitmiştim; bulunduğumuz binanın ikinci katından dikkatli bakınca gözüken küçük kubbeciklerle dolu çatıyı sorunca oranın tarihî bir hamam olduğunu söyledi. Hamam mı? Çatıdan ağaç büyümüş! Uzun yıllardır insan eli değmeyen ve dahi kullanılmayan yapının (sokağın isminden anlaşıldığına göre Ali Paşa Hamamı) içi, denilene göre öyle bir durumdaymış ki artık haşerat ve muzır hayvanlar dahi girmekten kaçar olmuşlar. Bitişiğindeki otoparka da “tarihî hamam var” diye parmak sallayıp kullanım izni vermeyen belediye, sanki buranın park diye kullanılmasının hamama bir etkisi söz konusuymuş gibi mahallelinin her gün park sıkıntısından saç beyazlatmasını umursamaz gözüküyormuş. Hem hamama dokun/dur/muyor hem de otoparkı kullandırmıyor.

Çatısından ağaç büyüyecek kadar ihmalkârlık. Bu da var, evet. Gerçi bu kadarcık bir şeye de üzülmemek lazım. Zira hamamın bitişiğindeki camisinin vakfedeni Sadrazam Ali Paşa, buradakiyle aynı adda Çemberlitaş’ta yaptırdığı diğer Atik Ali Paşa Camisi’nin avlusuna defnedilmiş ancak Sudi Yenigün’ün “Sur İçi Camileri” eserinde verdiği bilgiye göre Divanyolu’nun açılması çalışmalarında galiba yolun bu mezardan önemli olduğuna hükmetmişiz ve artık merhum Paşa’nın mezarı yokmuş.

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.
  

Şimdi bir de hamam dosyası açmayalım; gelin çeşmelerden devam edelim biz. Size rengârenk, kırık dökük, ne milletin vefasına ne yetkililerin teveccühüne henüz mazhar olamamış çeşmeler getirdim.

Öyle seviyoruz ki bu eserleri, dokunmuyoruz bile düzeltmek için

İlk mazlumumuz bir asfalt yutması durumu. Cibali İlköğretim Okulu’nun üstünde, Kıvrım Sokak’ın köşesindeki çeşme, bağlandığı iki sokağın bütün çöplerini kucağında topluyor doğal olarak; zira yol yapılırken yer seviyesinden altta kalmış karnı (1). Oldukça kirli ve kırık bir görüntüsü var, kitabesi de nerdeyse hiç okunamıyor. Sokağın sonunun açıldığı Tahirağa Camii’nin iç avlusundaki, girişte yer alan küçük boy çeşmenin işlemeleri ise çok güzel. Diğerini gördükten sonra bununla ferahlamak iyi geldi doğrusu.

Fındıkzade’deki Molla Gürani Caddesi’nin açıldığı Nakibü’l-Eşraf Sokak güya şehrin en merkezî yerlerinden birinde ama sokaktaki küçük çeşmenin önüne iki kutu, kutuların üstü ve civarına da bilumum atıklarımızı koymuşuz. Etrafındaki eski taş duvara da dozer mi çarpmış bomba mı düşmüş belli değil ama taşları sağa sola dökülmüş. Öyle seviyoruz ki bu eserleri, dokunmuyoruz bile düzeltmek için.(2)

Üsküdar’ın leziz yokuşlarından ve orada oturan arkadaşımın deyişiyle “pek de tekin olmayan” sokakları olan Selami Ali Efendi Caddesi, dizlerinizi yorabilecek iyi bir rota aslında. Sağa sola hiç sapmadan caddeyi yukarı doğru tırmanırsanız iki çeşmeye tesadüf edeceksiniz solunuzda. Birinin üzeri aynı renkten boyalarla yer yer kamufle edilmiş ve küçük küçük bir sürü delikle malül (3), diğerinin ise yoldan geçen çöpleri toplamak görevinden kurtarılması lazım. Ayna taşı ve musluk civarının, sonra da tüm çeşmenin bakıma alınması gerek. Kitabesi ise en acili. Yakında okunamaz hâle gelecek.(4)

Yazının başındaki Atikali mevkiinin yakınlarına, Karagümrük’e dönelim ve Şehit Raşit Kılıç Sokak’taki iç parçalayıcı manzaraya bakalım. Ecdat bize bırakmış ama bize vefanın değil kendi semti bile fazla geliyor anlaşılan. Ne kadar düşündürücü bir hâle sokmuşuz zavallı çeşmeyi. Asırlara dayanıp sonra da bu muameleyi görmesi için ne yaptı acaba?(5)

Mısır Çarşısı’nın başındaki güzeller güzeli çeşmeyi hepimiz biliriz ama çarşının azıcık içerisindeki -üstelik mahallenin muhtarlığının dibinde- Kuruçeşme Sokak’ta, güneş vurunca kıpkırmızı parlayan kulübe gibi şirin çeşmenin sağını solunu çizmiş, mahcup edip bırakmışız. Dükkânlar arasına sıkışmış bu munis yapıyı belki tel örgüler ardına saklamak gerekmiyordu ama taşları sosyal mesajlar vermenin de yeri değildi herhâlde. Bilhassa ayna taşı civarı oldukça tahrip görmüş.(6)

Gedikpaşa, güzel yokuşları olan ve yoğun iş hayatının da beslediği tatlı enstantanelere şahitlik edebileceğiniz iyi bir gezi rotası sunar İstanbullular’a. Çoban Çavuş Medresesi Sokak’taki bu gariban çeşmenin -anladığım kadarıyla- musluğu zorla tutup koparılmış ayna taşından. Bir iki avuç taşı da beraberinde çıkmış musluğun tutunduğu yerden. Ayrıca diğer birçok çeşmede olduğu gibi bunun da kaldırımla direkt bağlantısının kesilmesi ve seviyesinin yükseltilmesi gerekiyor(7). Karşısındaki büyük ahşap konağın da hâli pek iç açıcı değildi doğrusu.

Darbe, kırık, boya dışında hasarı olmayan çeşmeler!?

Eyüp sırtlarında, Demirkapı’da Otakçılar diye bir cadde uzanıyor. Burada mobilyacılar dizilmiş sağlı sollu. Caddenin isminden mütevellit, acaba burada mobilyacı dükkânlarının olması uzun zamandır süregelen bir âdet midir diye düşünmedim değil. Yolun üç kısma ayrıldığı tam orta yerde kulübe şeklinde bir çeşme var. Ne adı ne kitabesi var çeşmenin. Fatiha’yı kime okuyacak ve minnetimizi kime duyacağız şu hâlde?(8). Testi seti ve sekisinde kırıklar var. Biraz ileride, sokak başındaki çeşmenin de ismi cismi yok ve ayna taşı ile musluk civarında kırıklarla yol hizasından ayrılmadığı için yalağında biriken çöplerle malül(9). Esas musluğunun yanı sıra bir de minikler için şirin bir musluk taşıyan bu çeşme, Eyüp Mescidi Sokağı’nın başında bulunuyorsa da, hemen yanı başındaki munis mescidin adı Münzevi Camii’dir ve bir Koca Sinan eseridir.

10.
11.
12.
13.
14.
15.

Eyüp’ün meydanına inen Sofular Yokuşu’nda da küçük bir çeşme var. Ciddi kırık döküğü yoksa da taşlarındaki bakımsızlık izleri kendini belli ediyor ve epey de ot büyümüş sağından solundan. Ayrıca kucağında da mobilya atıkları taşıyor. Musluğu ise kayıplara karışmış.

Zal Mahmut Paşa Camii’nin olduğu Zalpaşa Caddesi’nden Ayvansaray istikametinde yürürken yol hizasından altta kalmış bir çeşme daha var (10). Yakında sıradan taş duvar zannedilecek derecede bakımsız görünüyor ve bir iki yerine spreyler sıkılmaya da başlanmış bile. Elbette musluk kayıp ve ayna taşında lekeler bulunuyor. Sağından solundan da otlar büyümüş. Sokağa da adını vermiştir, Cezri Kasım Akar Çeşme’dir ancak ortalıkta akan hatta musluğu olan bir çeşme dahi yoktur. Az ilerde, soldan Ayvansaray’a bağlanacağınız Arpacı Hayrettin Sokak’ın sonunda tesadüf edeceğiniz isimsiz ve kitabesiz çeşme ise İstanbul standartlarında oldukça sağlam örneklerden biridir. Nişteki birkaç darbe, kırık izi ve bünyedeki kireçle örtülmüş boyalar dışında hasarı yok gözüküyor.

Ayvansaray Caddesi üzerinde seki ve kurnası zarar görmüş, kitabesi yakında okunamaz hâle gelecek ve çeşitli darbelerin yanı sıra bir kısmı duvar boyasıyla badana edilmiş küçük bir çeşme var (11). Devam edip sağınızda Panayia Vlaherna Ayazması’nın olduğu Ayvansaray Kuyusu Sokağı’na geldiğinizde sokak başında bir küçük çeşme daha karşılıyor sizi ve bunun hâli diğerinden de feci (12). Kitabesi yok ancak kimliğini okumanıza yardımcı olacak bir ay yıldız taşıyor alnında. -Önceden muhtemelen kitabesinin bulunduğu- sökülmüş bölmeden başka, üzerinde büyüyen otlardan da kurtarılması gerekiyor ve yolla birleşmiş yalak kısmı yeniden yapılarak kaldırımla direkt bağlantısı kesilmeli.

Abdülezelpaşa Caddesi’nin bitip Mürselpaşa Caddesi’nin başladığı araba yolunda ilerlerken tam iki caddenin sınırında asfalta ta boğazına kadar kurban edilmiş bir güzel var (13). Kaldırım yutması durumunun hazin bir örneği. Bu nasıl olur, bunu yapacak elde hiç mi insaf yoktur, orası başka ama şu manzara tek başına çok şey düşündürtür insana. Az ileride Haliç Caddesi başlamadan hemen köşede kırmızı tuğla kenarlıkları olan ve kitabesini iki ay yıldızın süslediği çeşmenin de her gün yanından kim bilir kaç yetkili geçiyor olmasına rağmen ilgi ve hürmetten nasibi çıkmamış (14). Taşları kırılmış ve musluğu yok çeşmenin. Boydan boya da çatlağı var. Fatıma hanım adına vakfedilmiş bu “çeşme-i latif” artık o kadar da latif değil. Vakfedenin adı ise silindiğinden okunamıyor.

Köşeyi dönüp Fatih’e çıkan caddeye başladığınızda hemen sağınızdaki çeşmenin de musluk bölümü civarında nerdeyse çürümeye varan kirlilik ve kırıklar var.

Vefa’ya doğru gidelim biraz da. Vefa, İstanbul’u gezmeyi bir ihtiyaç hâline getirmiş olanların epey sevdiği güzergâhlara sahiptir; karışık ve salaş. Maalesef bu durum tarihî eserleri istisna etmemiştir. Vefa Bozacısı ile BİSAV arasından aşağı inen sokakta, yolun dörde bölündüğü kavşakta duran ve yıllardır aynı harabe duruşuyla kendini acındıran bir çeşme var (15). Bu gariban epey zamandır böyle ve dikkat çekiyor. Ancak birkaç adım arkasında, bunun sırtını verdiği bir çeşme daha var. Çeşme olduğunu sadece ayna taşını seçerseniz ve musluk izinden anlayabilirsiniz. Onu çeşme yapacak ayırt edici görüntüsünü kaybedecek kadar yorulmuştur. Adeta bir duvar gibi durur. Bu iki arkadaş çektikleri acının son bulacağı günü bekliyorlar. Biraz da vefa bekliyorlar mı bilemiyorum.

Sorsanız tarihe dört kolla sarılmış, kimselere bırakmıyoruz hudutsuz muhabbetimizi. O da tekelimizde yani. Aman, biraz yavaş sahip çıkalım efendim, şu hâlde yeterince incitiyoruz zaten.

Fotoğrafları büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Sadullah Yıldız, mahcub mahcup gezdi

Güncelleme Tarihi: 17 Aralık 2015, 17:04
banner12
YORUM EKLE

banner19