Tamale'de kuşak çatışması yok!

Gana, Afrika kıtasında gittiğim ikinci ülke olacaktı. 2010'un başında Mısır'a bir on günlük ziyaretim olmuştu.

Tamale'de kuşak çatışması yok!

Çöl ve okyanus arasında bir Afrika ülkesi: Gana

Bu Kurban Bayramı’nı Akdeniz’in ve Sahra’nın ötesinde gölgesi ile kendisi aynı renk olan insanların memleketinde geçirmek varmış kaderde. “Qurbani 1431” için Yeryüzü Doktorları adına Batı Afrika’nın okyanusa kıyısı olan, Afrika’nın koloniden kurtulan ilk ülkesi Gana’ya gittim. Kuzey Gana eyaletinin başşehri Tamale’de hakikaten muhtaç insanların yaşadığı dokuz köyde yüzün üzerinde büyükbaş kurban edildi ve takribi 6.000 aileye bu kurban etleri dağıtıldı elhamdülillah.

Esas maksat her ne kadar Kurban olsa da, bir hafta süresince Tamale’de çeşitli gözlemlerde bulunma imkânı elde ettim. Müsaadenizle Kurban faslını başka bir zaman ve mekâna havale ederek acemi bir seyyah gözüyle bu şehirde gördüklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Gana Tamale

Tamale’nin %95’i Müslüman

Muhatap olduğum kişilerden aldığım bilgiye göre bir milyon kişinin yaşadığı şehirde nüfusun % 95’i Müslüman’mış. Mezhepleri Maliki. Kendi yerel dillerini konuşuyorlar, fakat 1957’de kurtuldukları İngiliz koloniliğinden, dil olarak henüz tam kurtulamamışlar. Yerel dili konuşurken araya sıkça İngilizce kelimeler serpiştiriyorlar. Boğaziçi Türkçesi kıvamında bir yerel dil konuşuyorlar. Zaten ülkenin resmi dili halen İngilizce.

Ülke Sahra’nın altında olduğu için ve Tamale de kuzeyde kaldığı için gitmeden önce bir çöl iklimi ile karşılaşacağımı düşünüyordum, fakat hiç de öyle değilmiş. Mesela Arabistan’da gördüğünüz sıcaklık ve kuraklık burada asla yok. Toprak kırmızı renge yakın ve çok verimli. Ağaçlar, yeşillik ziyadesiyle mevcut. Türkiye'deki gibi sadece yukarıya doğru değil, yanlara doğru da epeyce büyüyen devasa ağaçlar görüyorsunuz. Yağmur konusunda da sıkıntı olmadığını söyledi konuştuğum kişiler. Fakat temiz su için maalesef aynı şeyi söylemek pek mümkün değil, o da altyapı ile ilgili temel bir probleme işaret ediyor.

Gana Tamale

Şehre bir haller olmuş

Yokuş bir kenara, neredeyse hiçbir engebesi olmayan bir şehir Tamale. Takribi 250 km.lik bir alanı dolaştım ve şehrin düzlükten hiç taviz vermediğine şahit oldum. Hayatı Türkiye’de ve özellikle İstanbul’da geçen birisi için pek inanılır, hayal edilebilir bir şey değil. Şehir merkezindeki küçük bir alan hariç bu düzlüğü hiçbir yapının bozmaması da başka bir ilginç durum. Hiçbir yapı bu düzlüğü bozmuyor, çünkü şehir, tabiri caizse tek katlı. Bütün evler, dükkânlar, yapılar tek katlı. Bütün bu yapılar çoğunlukla kerpiçten inşa edilmiş, bununla birlikte ahşap ev ve dükkân da görebiliyorsunuz. Bu açıdan bakacak olursak tabiatla gayet uyumlu, göze rahatsızlık vermeyen bir şehir olduğunu söyleyebiliriz Tamale’nin.

Fakat bu güzel uyum maalesef evlerin boyası ile bozuluyor ve şehir kendine has estetiğini önemli ölçüde bu boyalarla kaybediyor. Boya deyince oradaki halkın evlerini kötü boyaması, renklerin uyumsuzluğu gibi şeyler düşünülmesin. Maalesef ekonomik açıdan zayıf olan bölgede bütün evler ve dükkânlar dört cep telefonu firması tarafından rengârenk boyanmış durumda: vodafone, zain, mtn, tigo. Bunlardan sadece tigo Gana’nın gsm operatörü. Yani bizim tek katlı şirin düz şehrimizin her binası bu firmalar için dört tarafıyla mükemmel bir reklam panosu vazifesi görüyor. Neticede evleri ve dükkânları boyandığı için halk, çok geniş bir alanda reklam yapabildikleri için de gsm operatörleri mutlu. Belki tek mutlu olmayan, oradan şöyle bir geçen biz yabancılar oluyoruz.

Gana Tamale

Türkiye’nin 70’li yılları

Motosiklet ve bisiklet kullanımı çok yaygın, petrolün ucuz olması, arabanın da pahalı olması motosiklet talebini artıyor çok muhtemelen. Bisiklet zaten her düz memleketin hâkim taşıtı. Yolun iki yanı şerit halinde motosiklet ve bisikletlerle kaplı durumda. Ve bir de Türkiye’de olduğu gibi sadece dert tasa değil, meyveden sebzeye, su kovasından alışveriş tezgâhına kadar neredeyse bütün yükleri taşıyan kısa saçlı başlar. Başlarında taşıdıkları türlü türlü şeyleri gördükten sonra, bunun Allah vergisi bir kabiliyet olduğunu düşünmeye başladım. İçi yumurta dolu bir tepsinin başta taşınmasını başka nasıl izah edeceksiniz?

Bir akşam bana refakat eden arkadaşın motosikletiyle gidiyoruz. Elli altmış civarında insanın dışarıda toplanmış televizyon izlediklerini gördüm. Sebebi Türkiye’nin 70'leri ile aynı: çoğu evde tv yok, o sebeple millet toplanıp birlikte izliyor.

Gana Tamale

Kuşak çatışması mı? O ne ki!

İnsanların giydikleri kıyafetler de şehrin renginin, şeklinin ve tarzının önemli bir unsuru. Kadınlar çoğunlukla entari diyebileceğimiz şeyler giyiyorlar, ya da etek ve buluz. Pantolon giyen kadın çok nadir gördüm. Erkekler de benzer şekilde entari giyiyorlar, ama çoğunlukla pantolon giydiklerini söyleyebilirim, üstlerinde de tişört var, gömlek nadir. Çocuklar, büyükler ne giyiyorlarsa onun küçültülmüşünü giyiyorlar. Kıyafetler yıpranmış, şehrin tozundan nasibini almış. Çocuklarla büyükler arasında kıyafet konusunda bir fark göze çarpmıyor. Necip Fazıl'ın söylediği "Utanırdı burnunu göstermekten sütninem / Kızımın gösterdiği kefen bezine mahrem" mısralarının bir karşılığını Tamale'de göremedim. Dede ile erkek çocuk, nine ile kız çocuk benzer şeyleri giyiyorlar, bu bende kuşaklar arasında bir uyum olduğu hissini uyandırdı.

Şehrin görüntüsüne hareket kazandıran ilginç bir unsur da keçiler. Sokaklarda, yollarda çok sayıda keçi görmek mümkün. İşin belki de en ilginç yanı bu keçiler için hiç ağıl olmaması ve bunun hiçbir problem teşkil etmemesi. Herkes keçisini biliyor, kimse kimsenin tavuğuna kış demediği gibi keçisine de laf etmiyor ve haliyle meydan keçilere kalıyor. Başlarını sokacak bir ağılları olmasa da, hürce gezip tozdukları bazen de tostukları güzel bir şehirleri var.

Huzurun ve barışın şehri

Genel olarak sessizliğin hakim olduğu şehirde, gördüğüm kadarıyla temizlik de gayet iyiydi. Çöpler düzenli olarak toplanıyormuş.  Bu temizliğinin yanında, Tamale’de sigara içen birisine neredeyse hiç rastlamamış olmam sevindirmekten önce beni şaşırttı açıkçası. Sigara öyle tabii gördüğüm bir şey olmuş ki, varlığından öte yokluğu kendisini hissettiriyor. Bir hafta boyunca vaktin çoğunu birlikte geçirdiğimiz arkadaşıma sigara meselesini sordum, “Burası Müslüman memleketi, öyle içki sigara olmaz” dedi, hoşuma gitti.

Bunlarla birlikte ülkenin hem başkenti Accra’da hem de Tamale’de bizzat müşahede ettiğim bir şey beni çok etkiledi ve epey düşündürdü. Gana, Ganalıların tabiriyle “suçun işlenmediği ülke”. Normalde böyle bir iddianın ispatı için emniyet kayıtlarına bakmak gerekir önce. Fakat Accra’dan Tamale uçuşu için gittiğim iç hatlar terminali bana tek başına bunu göstermeye yetti. Gana’ya gece varmıştım ve ülkedeki ilk günümdü. Havaalanında işlerimiz erken bitti, uçağın kalkmasına takribi bir saat kadar vakit kaldı. Bana refakat eden arkadaş “Şehri biraz gezelim bu arada” dedi. Ben de “Olur, ama valizi burada bir yere emanet edelim, valizle gezmek zor olur” dedim. Valizimi aldı, terminalin ortası diyebileceğim bir yere koydu. Dedim, “Ben bunu kast etmedim, birine teslim edelim, yoksa götürürler bunu”. O gayet rahat bir edayla “Merak etme hiçbir şey olmaz, kimse çalmaz” dedi. Benim itirazlarım ve onun ısrarları sonucunda kesinlikle şaka yapmadığına ve valizi ortada bırakmaya niyetli olduğuna kani oldum. Misafir olmanın bir gereği olarak evsahibine istemeyerek de olsa itaat ettim. Takribi kırk beş dakika şehri dolaştık, geri geldik, baktım benim valiz aynen koyduğumuz yerde duruyor. Ben büyük şaşkınlık içindeyim, Gana’lı arkadaşsa tatlı tatlı gülümsüyor...

Bu hadise ve daha sonra buna benzer yaşadığım şeyler bana bu küçük Afrika ülkesinden öğrenmemiz gereken çok şeyler olduğunu gösterdi.

Gana Tamale

Takribi % 50-55 Hıristiyan, % 30-35 Müslüman nüfusu olup, bununla birlikte 40-50 ayrı kabilenin yaşadığı bir ülkede hiç iç çatışma, kavga gürültü olmaması, Müslümanların bu zamana kadar hep Hıristiyan olan devlet başkanlarından din hürriyeti konusunda hiç şikâyetçi olmaması, haçın da hilalin de aynı hastanenin duvarlarında bulunabiliyor olması, şuurların kavgaya dönüşmediği bir ülkeyi göstermesi açısından benim için çok çok önemliydi. Bugün, birlikte yaşama, çokkültürlülük, hoşgörü konularında dünyanın en özgürlükçü ülkelerinde büyük problemler yaşanırken Gana sükûneti, huzuru ve emniyeti ile bütün dünyaya en ak, kara bir örnek.

Bir hafta boyunca aldığım notlara, çektiğim resimlere bakınca şu anlattıklarımın, gördüklerimin ne kadar azı olduğunu fark ediyor ve bir miktar da şaşırıyorum. Zamanı ve mekânıyla mahdut olan dünyada, öğrenmemiz gereken en önemli şeylerden birisi zannediyorum yapıp ettiklerimizi hudutlandırmayı becerebilmek. Başta da söylediğim gibi bir acemi seyyah olarak sadece seyahatte değil, seyahati yazmada da maalesef ziyadesiyle acemiyim.

Gana, Afrika kıtasında gittiğim ikinci ülke olacaktı. 2010'un başında Mısır'a bir on günlük ziyaretim olmuştu. Gana seyahati öncesi "Bu Afrika'da gideceğin ilk ülke mi?" diye soranlara, "Hayır, daha önce Mısır'a gitmiştim" deyince yaklaşık olarak hep aynı cevabı aldım: "Orası beyaz Afrika, sahranın altına inmeden Afrika’yı görmüş sayılmazsın".

Siyah - beyaz ikiliği ile başlayan Gana seyahatimde düşünce ve hislerimde bu ayrımın hep hâkim olduğunu gördüm. Bir şeyler kafamda hep siyah ve beyaz oluyorlar, ona göre de pozisyon alıyorlardı. En kötüsü de siyah beyaz arasında hareket edenler idi ki, net olmaktan hoşlanan kafamı sürekli karıştırıp durdular.

Gana Tamale

Türkiye’nin de zencileri var

Kendime bile net olarak beyaz ya da siyah diyemiyordum. Bir defa esmer bir tenim var, Türkiye'nin siyahlarındanım, annemin Arnavut olduğunu söyleyince kimse inanmıyor. Memleketimle ilgili tahminde bulunanlar Malatya'dan beri tarafa geçmiyorlar. Küresel olarak bakınca Müslüman olmak hasebiyle özellikle bu zamanda epey bir siyahlığımız mevzu bahis. Öte taraftan derisi hakikaten siyah olan insanların ülkesine gidiyorum, esmer de olsa bir beyazım. Türkiye gibi Avrupa ile yakınlığı bulunan Gana'ya nispeten oldukça zengin bir ülkeden geliyorum, yine beyazım. Fakir bir ülkenin fakirlerine yardım götüren İngiltere merkezli bir yardım kurumunun gönüllüsü olarak gidiyorum ki bu haliyle tam bir beyazım. Üstüne üstlük, kurumun bize verdiği kıyafetler de aksi gibi baştan aşağı bembeyaz.

Bu siyah beyaz kargaşasında kendimi bir yere oturtamasam ve bundan dolayı Gana'da bulunduğum bir hafta boyunca çeşitli sebeplerle rahatsızlık duysam da gönlümün ibresi hep siyah tarafa doğru kaydı, böylece kendimi bana benzeyen insanların beldesinde gibi hissettim daha çok. Almanya'da dört aylık Erasmus öğrenciliği döneminde kendimi o topluma, o topraklara hiç ait hissedememiş, bir soluk alabilmek için başımı kaldırıp baktığım bulutlar bile bana zindanın duvarları ve parmaklıkları gibi gelmişti. Burada o hususta çok çok rahattım, çekildiğim fotoğraflara bakmasam arkadaşlarla aramızdaki ciddi ten rengi farkının bile farkına varamayacaktım. Özellikle hepimizin Müslüman oluşu, isimlerimizin aynı, selamlaşmalarımızın Arapça oluşu kendimi oradaki insanlardan bir insan olarak hissetmeme sebep oluyordu.

Gana Tamale

Bu dünyada kölelik vardı. Hala da var!

Onların bana nasıl baktıklarını ise bir türlü tam olarak kestiremedim, kendileri gibi Müslüman olan, aradaki renk farkını görmeyen birisi olarak mı, yoksa beyaz bir batılı olarak mı? Gözlerindeki parlaklığın, kardeşliğimizden mi kaynaklandığını, yoksa beyaz adama olan öfkelerinden mi bir türlü anlayamadım. Beyaz adama bir öfkeleri var mı, ondan da tam emin değilim açıkçası.

Kurban işleri bittikten sonra bir arkadaşla beraber civardaki köylerden birine gittim. Maksadım oradaki insanlarla konuşmak, yaşadıkları şartları görmek ve bir Müslüman kardeşleri olarak onlarla muhabbet etmekti. Köyde yaklaşık bir saat kaldım, benim açımdan gayet güzel bir ziyaret oldu. On kadar kişi ile çeşitli mevzulardan konuşuyorduk. Söz köleliğe geldi. Aramızda 1957 öncesinde, yani İngiliz sömürgesi zamanında, hayatta olan bir amca vardı. Ona sorduk, o da anlattı. Eliyle çevreyi işaret ederek "İşte şuralardan bizim arkadaşlarımızı, kabilemizden insanları kaçırıp köle yapıyorlardı" dedi. Daha önce kölelikle ilgili bir ders almış ve bazıları bizzat kölelikten kaçanlar tarafından yazılmış bir kaç kitap da okumuştum. Muhabbet esnasında içlerinden birisi "Bundan altmış sene kadar önce beyazlar, bizim bugün tahayyül dahi edemeyeceğimiz bir barbarlıkla, canlı insanları yakalayıp köle yapıyorlarmış" dedi. Gana'nın bir köyünde, daha evvel İngilizlerin köle yapmak üzere insan kaçırdıkları bir toprakta, o kaçırılanların bir torunu olan bir siyah tarafından böyle bir cümleyi duymak okuduğum onca şeyden çok daha etkileyici geldi bana.

Tamale'ye her ne kadar bir vazife icra etmek için gitmiş olsam da, aynı zamanda orada bir misafirdim. Afrika'nın bu küçük ülkesinde insanlar ziyadesiyle misafirperverler. Tabiri caizse, ellerinden gelse elimi sıcak sudan soğuk suya sokturmayacaklar. İzzet, ikram, hürmet en ziyadesinden... Kafamda hep malum siyah-beyaz ayrımı olduğundan bu hizmet edilme durumu açıkçası çok rahatsız etti beni. Zaten yardım götüren bir beyaz olduğum için "ezen" tarafta olanlarla çok ciddi bir ortak yanım var, bir de siyah adam sana her türlü hizmet ediyor. Yani hadiseyi ev sahibi - misafir münasebetinden daha farklı telakki ettim. Ve bu "hizmet edilen" olmaktan orada bulunduğum müddetçe hiç hazzetmedim.

Gana Tamale

Fotoğraf çekerken “an”ı kaçırmak

Beyaz tenim ve beyaz kıyafetimi tamamlayan en önemli unsur elimdeki fotoğraf makinesiydi. Mümkün mertebe kendisini cebime koymaya çalışsam da, maksadım fotoğraf çekmek olduğundan haliyle makine her zaman cebimde durmuyordu. Bu halimle tam olarak yerlileri inceleyen beyaz adam oluyordum ki, bu hakikaten içine girilmesi, kabullenilmesi çok zor bir durumdu. Karşınızdaki kişiyi "bulunduğu ortamda, doğal halinde" resmederek ona resmen eşya muamelesi yapmış oluyorsunuz. Bir yandan bunları düşünürken, diğer yandan da gittiğim gördüğüm yerleri kaydetmek, daha sonra bakmak, hatırlamak ve başkalarına göstermek istiyordum. Fotoğraf konusunda da yine arada kalmıştım, bir yanım siyah bir yanım beyazdı.

Bir hafta boyunca pek çok fotoğraf çektim. Her çekme anında pozisyonumu kontrol ediyordum. Bunun neticesinde birçok, çok güzel "o an"ları kaçırdım, çekemedim. Her şey hazırdı, kameram cebimdeydi ve açıktı, ama siyahın karşısında beyaz olmaktansa "o an"lar yaşansın ve gitsin istedim. Öyle de oldu, yaşandılar ve gittiler çekilmeden. Resimlerin çoğunu araba ile giderken çektim, arabalar beyazlığımı kamuflede iyi bir araç oldular. Bununla birlikte Yeryüzü Doktorları'nın iki büyük yan cepli yeleği, makinemi saklamamda çok işimi gördüler.

Tamale'de hayat standartları bizimkine göre çok çok düşük. Çokça dillendirildiği üzre, aramızdaki mekân farkı olan insanlarla aslında farklı zamanlarda yaşıyoruz sanki. Aramızdaki bütün farklar, önce verilen son nefesle kalkacak, sonra da Sûr'a üfürülmesiyle bütün bu farklar hesap olarak karşımıza çıkacak. Artık kimse "siyah", kimse de "beyaz" olmayacak.  Tenleri siyah kardeşlerimle beraberken, hepimizin bir meydanda toplanacağı o anı ve orada kimin ak kimin kara olarak muamele göreceğini düşündüm ve korktum. Allah cümlemizi gönülleri ak olanlardan eylesin inşallah.



Muhammed Habib Saçmalı’nın yüreğinde Afrika tozu

Güncelleme Tarihi: 24 Şubat 2011, 03:03
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
neriman doğanbey
neriman doğanbey - 9 yıl Önce

Güzel bir yazı, teşekkürler, fakat yazıyı sonuna kadar okumama rağmen keçilere ne dendiğini öğrenemedim. Oysa başlık beni cezbetmişti.

banner19

banner13

banner26