Tahran'dan geliyorum.

İsmail Türk, bizim için Tahran gezisini anlattı.

Tahran'dan geliyorum.

Hiç şüphesiz ki hepimizin önyargıları var. İnsanoğlunun olmazsa olmazıdır adeta. Ön yargıları ne kadar kötülesek de, reddetsek de bundan kaçış yok. 
 
İşte ben de Tahran’a giden uçağa binmeden evvel olumlu ve olumsuz birsürü önyargıya sahiptim. Uçağın tekerlerinin Tahran toprağına basışına kadar bunların öyle kolay kolay yıkılacağını sanmazdım. Okuduğum bölüm gereği İran’a ve İran kültürüne hep sıcak durmuşumdur. O kadar yazılıp çiziliyor, aslı astarı nedir diyerek mübarek Ramazan ayında kalktım ve kendimi Tahran’ın efil efil mazot kokan sokaklarına bıraktım. Evet buradan başlasak iyi olur sanırım. Tahran kesif bir mazot kokusuna sahip. Özellikle ilk etapta çok etkiliyor insanı ancak vakit geçtikçe alışıyorsunuz ve artık duymuyorsunuz bile. 
 
TahranHavalimanında sizi "İslam kadına değer verir siz de kendinize değer verin ve İslami usullere göre giyinin" nevinden bir yazı karşılıyor. Bu uyarıyı önceden defaatle okuyan İranlı hanımlar uçak yere iner inmez çantalarındaki eşarplarını çıkarıp öylece kafalarına bıraktılar. Saçlarının sadece yarısını örtmeleri tabii ki İslami usullere uygun değil ancak buna göz yumuluyor. İran’da hayat, biraz rejimin biraz da halkın taviz vermesiyle sürüp gidiyor. İran polisi öyle başka yerlerdeki kadar asık suratlı, çekilmez tipler değil, onu da belirteyim yeri gelmişken.

 

İran'da bir takside sahur  
 
İmam Humeyni Havalimanı şehrin biraz dışında. Taksiyle 50 dakika kadar sürüyor şehir merkezine. Çıkış kapısından daha adımımı atar atmaz taksiciler bana doğru seğirttiler. “Torki baladı?” diye sorduğum bir adam "He he gardaş, gel men seni aparım gedeceğin yere," diye mukabele etti. "Aman bak, yaptığın her alışverişte sıkı sıkıya pazarlık et" tembihlerine uyarak şoföre kaça götüreceğini sordum, istediği fiyatın biraz düşüğüne razı olup yola koyulduk. Bu arada saat sabahın dördü. Buna rağmen yollar arabalarla dolu.  
 
Tahran’a doğru ilerlerken yol boyunca gözüme çarpan tabelalar tatlı tatlı tebessümlere sebep oldu. İmam Humeyni'nin kabrine kadar 'lailahe illallah', 'Allahu ekber', 'aliyyun veliyyullah' gibi tabelalarla bezeli her taraf. Ve nihayet devrim lideri Humeyni'nin kabri tüm haşmetiyle karşımda. Dört tane minaresiyle çok güzel bir camiiyi andıran bu türbe, ışıklandırmayla birlikte cidden muhteşem gözüküyor.  
 
Aheste aheste yolumuza devam ederken bir yandan da şoförle muhabbete koyuldum. Kendisi aslen Tebrizli bir Türk. İstanbul'dan geldiğimi söyleyince hemen teybe bir cd koydu. Türkçe pop söyleyen bu arkadaşı tanımadığımı söyleyince de şaşırarak "Senin için goydum, bunun adı Berksan'dı," dedi.  
 
Takside, arka koltukta oturan iki kişi daha vardı. Onlarla Farsça benimle Türkçe muhabbet eden şoförümüz, sanırım kazanacağı parayı da düşünerek hayli keyifli bir görüntü veriyordu. Sabah ezanı vaktini sorunca "Oruç tutacahsan?" diye sorup torpido gözünden bir poşet çıkardı ve bana uzattı. "Hanımım biraz hamur işi yapmıştı, arkadaşlara götürecehtim amma madem oruç tutacahsan buyur ye," dedi. Bir Kartallı olarak verilen ikramı geri çevirmeyerek ve de aşırı tatlı olmasına bakmayarak hepsini bir güzel mideye indirdim. Arkadaki iki İranlının Ramazan'dan haberleri bile yokmuş bu arada. Belarus'ta yaşıyorlarmış. Din, iman hak getire! 
 
Tahran, Azadi KulesiŞoförümüz ilk olarak o iki yolcuyu evlerine bıraktı. Onlardan benim için de bir şişe şu istedi, sağolsun. Böylelikle ilk defa takside de sahur yapmış oldum. Oruç tutmamdan mütevellit dindar olabileceğime kanaat getiren Ali Abi hemen radyoda Kuran okuyan kanalları açtı. İmsak vaktinin yaklaşması üzerine radyodaki dj hem dua etti hem de "Sabah ezanına 5 dakika kaldı," sonra biraz daha dua edip "Sabah ezanına 4 dakika kaldı" diyerek bunu ezana kadar sürdürdü. Ettiği duaların bir kısmını anladığımı gören Ali Abi, "Farisi danışırsaaan?" diye sordu şaşırarak. Evet ben Almanya'da İranşenas okuyorum diyince daha da keyiflenerek "sen Türksen, Almanda İranşenas ohursaan, garibe olaydı," dedi gevrek gevrek gülerek.

 

Ankara'ya mı benziyor burası? 
 
Nihayet otele vardık. Hemen odama girip biraz uyumaktan başka bir şey düşünmüyordum ki resepsiyon görevlisi de Türk çıktı ve 15 dakika bırakmadı beni. Bir iki muhabbetten sonra odama yerleştim. 
 
Sabah ilk yaptığım iş kendimi Tahran sokaklarına salmak oldu. Herhangi bir yerde turist informasyon bürosuna denk gelmediğim için elimde harita falan da yoktu. Öylece geziniyordum. Bu arada Tahran’a indiğim gün Cuma idi. Ve pek tabii ki İran İslam Cumhuriyeti’nde cumaları tatil. Bir de buna Ramazan eklenince kepenkleri çekilmiş dükkanlar arasında dolaştım durdum.  
 
Tahranİlk olarak İmam Humeyni meydanına gittim. Tahran’da da tıpkı Paris ve diğer birkaç Avrupa şehrinde olduğu gibi sokaklar meydanlara bağlanıyor. İster istemez de bir düzen getiriyor şehre bu durum. Humeyni meydanında ne olduğunu anlayamadığım devasa bir bina vardı, onun biraz ilersinde yine kocaman ve gri tonlardaki bankalar göze çarpıyordu. İster istemez bu taş yığınları tüm grilikleri ve soğukluklarıyla Ankara'yı hatırlattı bana! Allah’ım, bütün başkentler böyle çirkin mi olmalı?! 
 
Tahran’da gördüğüm kadarıyla her ürünün satıldığı ayrı ayrı sokaklar var. Kaldığım otelin hemen karışısında ayakkabı dükkanları vardı. Mesela Humeyni meydanının çevresi de tam bir elektronik eşya cenneti. Cep ve ev telefonları, televizyonlar, play station ve bilgisayar mağazaları ile doluydu her yer. İlk bakışta, tıpkı bizde olduğu gibi İranlılarda da bir cep telefonu çılgınlığı olduğunu anladım. Çarşaflı yaşlı teyzeler bile dakikalarca usanmadan vitrinlere bakıp kendi aralarında konuşuyorlar. Elektronik cihazlarla arası pek iyi olmayan biri olarak yavaş yavaş terk ettim orayı.  
 
İmam Humeyni meydanından adını şu anda hatırlamadığım sokaklara dalıp öylece halkı gözlemledim. En başında da dediğim gibi, önyargılarımı yıkan bir gezi oldu. Aslında orucunu yiyen insanları gördüğümde daha çok hayal kırıklığına dönüştü bu. Üstelik kimseye aldırmadan insanların gözünün içine baka baka sigara ve su içenleri görünce şoke oldum doğrusu.

Tahran

Nargile için adres: Firdevsi Meydanı 
 
Sıcaktan kavrulan ayaklarım sonunda beni ferah bir mekana attı. Yemyeşil ağaçlarıyla kocaman bir parktı burası. Tahran, irili ufaklı birçok parkla dolu. İşte bunlardan biri de, benim içine girip dinlendiğim Millet parkıydı. Her köşeden fışkıran ve kanallar vasıtasıyla birbirine bağlanan su sayesinde biraz olsun ferahlayabildim. Parkın içine girdiğimde fark ettim ki burası bir nevi oruç tutmayan İranlıların rahat rahat yemeklerini yiyebileceği, sularını içebileceği bir mekana dönüşmüş. Sanki rejimin o katı kuralları burada işlemiyor. Gerçi katı diyorum ama sokaklarda hiç de öyle anlatıldığı gibi elinde coplarla gezen besic birliklerine rastlamadım. Sadece yollarda trafiği seyrine koymak üzere görevli bol bol polis var. Eskiden bizde de çoktu bunlardan. Artık beyaz eldivenleriyle arabaları yönlendiren polis amcalar yok. Neyse, parkta dolaşırken kulağıma sürekli Türkçe çarptı. Neredeyse konuştuğum her Türk taksici Tahran’ın yarısının Türk olduğunu iddia etti. Ne kadar doğru, Allahu alem! 
 
TahranParktan çıkıp biraz ilerlediğimde Türk büyükelçiliğinin önünde buldum kendimi. Hemen yanında Alman, karşısında İngiliz büyükelçiliği var ki, bir sonraki gün taksiyle önünden geçtiğimde yine Türk olan şoför Esmael (böyle diyorlar orada) Abi "Burası da gıblegah-i İraniyan," dedi. Güldük geçtik. İran’ın İngiliz muhalifliği konusuna girip canını sıkmak istemedim adaşımın. Neyse efendim, işte Türk büyükelçiliği önüne gelince gitmek istediğim yeri sorduğum bir İran askeri gayet seri ve güzel bir İngilizceyle "Gideceğin yeri ben bilmiyorum ama gel ilerideki arkadaşıma bir soralım, o kesin biliyordur,” dedi. Alman elçiliği önünde bekleyen askere doğru ilerlerken "Siz Türkleri anlamıyorum, neden İngilizce öğrenmiyorsunuz? Buraya gelenlerin yüzde doksanı İngilizce bilmiyor. Bak bana, ben bir İran askeriyim ama İngilizce biliyorum," dedi ve şahsımda Türk eğitim sistemine ince göndermelerde bulundu. 
 
Eh, epey gezdik. İftar vakti geldi çattı. Ama o da ne, ezan sesi duyulmuyor! İkinci şok. Halbuki insan, davudi seslerle Tahran’ı gümbür gümbür inleten müezzinler bekliyor. Neyse efendim, orucumu bir restoranda açtıktan sonra otelimin yakınındaki Firdevsi Meydanına vardım. Daha önceden bu meydanda çok güzel bir çayhanenin olduğunu işitmiştim. Tahran’a gideceklere kesinlikle tavsiye ediyorum Firdevsi çayhanesini. Bünyesinde iki tane de Türk çalışıyor. Cafer ve Nezir Abiler. Bir yandan nargile, bir yandan harika İran çayı, eh bir de Cafer Abi’nin tatlı sohbeti, keyfim iyice yerine gelmişti. Bu arada laf açılmışken, benim gibi iflah olmaz bir nargile tutkunuysanız ve Tahran’a giderseniz muhakkak bu çayhanede nargile için. Buradan Tophaneli nargile ustalarına sesleniyorum! İranlı meslektaşlarınızdan öğreneceğiniz çok şey var! Firdevsi çayevi Tahran’ın en eski çayhanelerinden biriymiş. Ben gelmeden birkaç gün önce bir filmin birkaç sahnesi de burada çekilmiş. Övüne övüne anlatıyordu Cafer Abi. Bu arada bu mekanın işletmecisi de bir Türk. Tabii sürekli Türklerden bahsediyorum ama Türkiyeli Türkler değil bunlar. İran rejiminin "Siz Azerisiniz yani İrani bir halksınız" demelerine karşılık olarak "Hayır biz Türküz, Azeri değiliz," diyen insanlar. Söylenene bakılırsa İran’da 30 milyona yakın Türk varmış.  
Cafer Abi çok sıcak kanlı bir insan. İşinden fırsat buldukça gelip benimle muhabbet etti. Hatta ikinci gün beraber Bazar-i Bozorg'a gidip nargile ve fıstık aldık. Sağolsun epey gezdirdi beni. Halasının oğluyla da tanıştık. Hapisten yeni çıkmış kendisi. Bir ay içerde kalmış bu son olaylardan ötürü. Hem o, hem Cafer abi Müsavici. İran ve siyaseti üzerine de bol bol konuştuk. Oysa rejimden ötürü insanların korkup bu tip konuları konuşmak istemediğini duymuştum İstanbul'da. Eh artık yazımın Cafer Abi kısmını bitirip yaptığım gözlemlere geçmek istiyorum.

 

TahranTahran'da akşam saatleri 
 
Evvela şunu belirtmeliyim ki Tahran çok güvenli bir yer havası veriyor. Öyle ki gece geç saatlerde bile bayanlar yalnız başlarına sokaklarda gezebiliyorlar. İranlı gençler (erkek ve bayan ayırmaksızın) Türkiyeli akranlarına göre oldukça bakımlılar. Giyimlerine ve süslenmeye epey ehemmiyet veriyorlar. Özellikle İranlı bayanlar başlarından bir tutam dahi olsa saç gösterebildiklerinde bunu rejime karşı atılmış bir gol olarak değerlendiriyorlar gibi geldi bana. 
 
Tahran sözcüğünün anlamı sıcak yer demekmiş. Adının hakkını verir cinsten bir yer hakikaten. Ancak garip bir şekilde İstanbul'daki kadar rahatsız etmiyor bu sıcaklık. Tahran, akşamları kesinlikle daha güzel ve çekilir bir yer haline geliyor. Hem akşam serinliği çöküyor hem de trafik rahatlıyor. Hayatımda en çok motosikleti burada gördüm sanırım. Ayrıca motorcular taksicilik de yapıyor. Hatta arabalardan daha çok para istiyorlarmış, sıkışık trafikte aralardan sıvışarak hızlıca ilerledikleri için. 
 
Kaldığım otele en yakın meydana büyük İran edebiyatçısı ve İran’ın İslam'dan evvelki tarihini anlatan o meşhur Şahname adlı kitabın yazarı Firdevsi'nin adı verilmiş. Bu meydanın İmam Hüseyin meydanına giden tarafına doğru yol boyunca dizilmiş amcalar ellerinde tomar tomar tümenlerle "dolar çeync, yuro çeync" diye sesleniyorlar. Aman siz siz olun sakın bu amcalara para falan bozdurmayın. Hemen sokağın karşısındaki döviz büroları ne güne duruyor? 
 
Tahran metrosu Avrupa’daki muadilleriyle mukayese edildiğinde fazla büyük sayılmaz ancak en az onlar kadar modern ve kullanışlı. Ancak çok kalabalık. Kadın ve erkek bölümleri tahmin edeceğiniz üzere ayrı. Metro duraklarını çok güzel süslemişler. Hem İran’ın İslam öncesi devrine hem de İslam devriminden sonraki döneme ait çok güzel eserler var duvarlarda. Metroya küçük dedik ama öyle bir yapılmış ki şehrin bir başından diğer ucuna 30 dakikada götürüyormuş. Bu yolu arabayla kat etmek iki saatinizi alıyor. Tahran sokaklarına genellikle uzakdoğu menşeli araba markaları hakim. Tabii bir de İran’ın öz markası Samand. Ara sıra lüks otomobillere rastlamak da mümkün. Maalesef otobüsleri, bizim İkaruslara bile şükrettirecek cinsten. Bu arada İran’da metrobüs uzun zamandır kullanılıyormuş. 
 
TahranCafer Abi’yle Bazar-i Bozurg’a gittiğimden bahsetmiştim. Ertesi gün yalnız gittim ve hemen yanıbaşındaki Humeyni mescidini ziyaret ettim. Fotoğraf çekmek yasak olmasına rağmen görevlilere çaktırmadan birkaç kare yakalayabildim. Tahran’da namaz vakitleri dışında camiiler genellikle kilitli oluyor. Ancak İmam Humeyni camiisi hep açıktı. Tahran’a gelmişken Farsça Kur'an meali de alayım diyerek kitapçı dayının yanına yanaştım. Ak sakallı bu dayı da Türk çıktı. Sadi-i Şirazi'nin kitabını da sordum ancak fahiş bir fiyat istedi. Bunun üzerine Türk topraklarının en geçerli pazarlık cümlesi bakalım Tahran’da tutacak mı deyip "Yahu dayı, men öğrenciyem biraz tahfif yapmirsaan?" diye sordum. Dayının tepkisi evlere şenlik; yanındaki İranlıya dönüp "ögrenc kocaast?"(ögrenc neresidir?) diye sordu. Soruyu duyar duymaz attığım kahkahadan irkilen dayıyı daha fazla zorlamadan "daneşcuyam (Farsça’da öğrenci demek)," deyip indirimli bir şekilde Kur'an-ı Kerim’i almış bulunduk. Üstelik Ramazan için hazırlanmış bir el kitabını da hediye etti, sağolsun. Pazara geri dönersek, gördüğüm en büyük kapalı çarşıydı kesinlikle. İçinde kaybolmak da ayrı bir zevk. Zaten bilmiyorsanız, bu kocaman pazarda kaybolmanız mukadder. Sokak sokak, çarşı çarşı ayrılmış bu pazar. Bir sokakta kumaş, birinde ev eşyaları, diğerinde halı, berikinde baharat… Daha böyle gider bu... Pazarın muhtelif yerlerinde büyük afişler aşmışlar. Üzerinde Hz. Hüseyin ve ehli beyte selam ve muhabbet, onların düşmanlarına lanet ve kin dolu cümleler yazıyor.

Tahran

"Çelou Kebabı"nı duydunuz mu?  
 
Eh İran’a gelip Ramazan ayında hurma almadan dönmek olmaz tabii. Beş bin tümen verince en kalitelisinden üç kilo hurmayı da özenle paketleyip elime tutuşturdu satıcı abimiz, İstanbul'a götüreceğimi duyunca. 
 
Tahran’da bindiğim taksilerin şoförlerinin ekserisi Türk idi. Bir İranlı şoförle yaptığım muhabbet oldukça ilginç gelmişti bana. Kendisi tam bir Türkiye hayranıydı. İstanbul’a gidip, gezmiş. Çok modern bir yer dedi. Biz yerimizde sayıyoruz siz sürekli ilerliyorsunuz dedi. Türkiye'de bunun aksini düşünen çok insan olduğunu söyleyemedim nedense. 
 
İran mutfağına da değinecek olursak, genel itibariyle Türk mutfağına çok yakın. Ancak tatlıyı bizden daha çok seviyor ve yemeklerinde bile kullanıyorlar. Meşhur çelou kebabını tatmak elzemdir. Yanında safranlı İran pilavı da harika. Közlenmiş domates ve biber, patates kızartması da isteğe bağlı olarak yenilebiliyor. Ekmek olarak, bizim lavaş ekmeği çok yaygın. 
 
İran’da devrimden sonra pek çok mekanın ismi değiştirilmiş. Bir İranlının politik görüşü hakkında fikir sahibi olmak için bu mekan ve cadde isimlerini nasıl andığına dikkat etmek yeterli. Şah rejimine muhabbet besleyen ve monarşiyi özleyen biriyse büyük bir ihtimalle devrimden önceki ismi tercih edecektir. İşte devrimden sonra ismi değiştirilen ve Tahran’ın belki de en önemli simgesi olan Burc-i Azadi’nın eski adı Şah Anıtıymış. Anıt, 1975 yılında Pers İmparatorluğu’nun 2500. yılı anışına şah tarafından dikilmiş. Gerçekten çevre düzenlemesiyle birlikte hoş bir görüntü arz ediyor. İçine girmek istediğinize sizden üç bin tümen alıp yanınıza bir mihmandar veriyorlar. Bana kuleyi gezdiren görevli genç bayanın sorularıyla biraz canım sıkılsa da gayet hoş bir gezinti olmuştu. Türkiye deyince aklına ilk Antalya gelen İranlılardan biri olan bu genç, hemen kılık kıyafetin çok ucuz olmasından ve Türkiye'yi çok merak ettiğinden bahsetti durdu. Türkiye'de Müslüman çok mu? Ramazanda oruç tutan var mı sorusuna, “Evet ve sanırım İran’dakinden çok,” deyince biraz afalladı. 
 
Kulenin içi de dışı gibi çok güzel. Ramazan münasebetiyle Efendimizin isminin hat sanatının farklı versiyonlarıyla yazıldığı 50'ye yakın tablo süslüyordu duvarları. Kulede çok güzel bir Tahran manzarası var. Yukarıda da bahsettiğimiz o grilik apaçık gözünüze çarpıyor bu yükseklikten. 
 
Kuleyi gezdikten sonra rica ettiğim taksici abi Tahran’ın daha zengin muhitlerine götürdü beni. Açıkçası pek hoşlanmadım ve hemen Firdevsi meydanına gitmek istedim. Yolda, lisedeyken Asım Abi’nin sayesinde tanıdığım ve yaptığı müziğe tabiri caizse vurulduğum Muhammed İsfahani’yi dinledik radyodan.

 

İranTahran'da son gün! 
 
Bu Tahran’daki son günümdü. O yüzden son kez pazara uğrayıp unuttuğum birkaç şeyi daha almak istedim ki bunların içinde iki ciltlik Mesnevi de vardı. Bir de Şiilerin üzerine secde ettikleri ve möhür dedikleri taştan satın almak istiyordum. Yol üzerinde gördüğüm güzel bir kitabevi dikkatimi çekti. İçerideki orta yaşlı amcanın İngilizce bilemeyeceğini tahmin etsem de diyaloğu İngilizce başlattım. Almak istediğim kitapların fiyatlarını söylemekte dahi sıkıntı çektiğini görünce Farsça’ya döndüm ve tabii ki fırçayı da yedim: "Sen beni imtihan mı ediyorsun, okulda da kötüydü İngilizcem," dedi gülerek. Ben de güldüm ve bu sıcak ortamdan istediğim ücrete Mesnevi edinmenin mutluluğuyla ayrıldım. 
 
Tahran’daki son saatlerimi Cafer Abi’nin yanında geçirmek istedim ve vedalaşmak üzere çayevine gittim. Yine nargilemi ve çayımı eksik etmedi sağolsun. Bu kez oldukça uzun bir muhabbete daldık. Annesinin, kendisini namaz kılmamasından ötürü hacca götürmediğinden bahsetti, gülüştük. İstanbul'a davet ettim kendisini. Abisi ticari amaçlı çok sık gidip geliyormuş. İnşallah ben de onunla gelirim bir gün dedi. Hem onunla hem de Türkmen Nezir Abi’yle helalleşip yanlarından ayrıldım. Şaşkınlıklarla, hayranlıkla, yer yer hayal kırıklığıyla ama daha çok coşkuyla, merakla, sevgiyle akıp geçen bir Tahran gezisi olmuştu. 
 
Pek tabii ki Isfahan’ı, Meşhed’i, Şiraz'ı, Tebriz'i görmeden İran ve İranlılar hakkında ne söylesek eksik kalır. Ancak en azından Tahran’ın ve Tahranlının genel ahvali benim penceremden bu şekildedir efendim.

 

İsmail Türk gitti, gezdi, gördü, anlattı.

Güncelleme Tarihi: 11 Ocak 2010, 18:52
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
hasan yüksel
hasan yüksel - 9 yıl Önce

teşekkür ederim.

leyl
leyl - 9 yıl Önce

ayaklarina saglik hocam, uzaklardan bize öcü gibi gösterilen bu ülkeyi böyle güzel bir sekilde tanittigin icin.

not: senden saglam gezginci/gözlemci olur.

tahir yılmaz
tahir yılmaz - 9 yıl Önce

bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz...benimde önyargılarım vardı artık yok ama tekrar teşekkür ederim...

Bilal Cilbiroğlu
Bilal Cilbiroğlu - 9 yıl Önce

hikaye gibi makale vallahi. çok hoş olmuş. vaolasın!

Yasin Furkan HAVA
Yasin Furkan HAVA - 9 yıl Önce

Çok güzel bir yazı olmuş abi saolasın...

mustafa
mustafa - 5 yıl Önce

Agziniza yureginize saglik. Ben de dun aksam geldim tahrana. Degerli yazinizdan faydalandigimibsoylemek isterim. Tesekkurler.

Eli
Eli - 2 yıl Önce

Çok iyi anlatmissiniz aynen öyle

banner19