banner17

Sultanahmet'te cuma namazı kıldım

İstanbul, erguvan ve ezan… Nazenin bir bahar hatırasının eskimezliğinde hâlleşen üç naif kelime…

Sultanahmet'te cuma namazı kıldım

 

Hiç farkına varmaksızın zamanın ziyadesiyle güzelleştirdiği bir erguvan mevsiminde yakalanıvermiştim İstanbul’a. Revaklı bahçelerin sütun diplerinde bitiveren açelyalarla, hindibaların yaza erken duran güherçile kokusuna karışan deniz göğertisi içinde ve insanı divaneye döndüren bir baş kayması arasında oluvermişti her şey.erguvan

İstanbul eh, baştanbaşa erguvan kokuyordu artık. Boğazın her iki yakasında asılı duran ve evrensel hülyalar eşliğinde bekleşen vakarlı ve boğumlu surlar, insan seli arasında kaybolan delişmen bir iç sızısı hâliyle erguvanları selamlıyordu. Pembemsi hâllerinde âdemi büyüleyen o tatlı hayranlık, bir bakır tepside bekletilen kan kızılı gelin kınasını hatırlatmıştı fakire. İyi de, bütün bunları bir tek ben mi görmüştüm sanki? Hiç sanmam… İstanbul’un yankılarla boğulan çağlayanında, tam da erguvan mevsiminde akan insan seline aldırmadan, bir de “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şairi, aziz Yahya Kemâl dolanmasın mı dilime; “Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede / Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye'de /Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati, / Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi /…”

Erguvanlar, ortancalar, laleler herkesi mütebessim selamlıyor

Aziz şairin dillendirdiği hâliyle bir bayram sabahı olmasa da, İstanbul, inanmaktayım ki erguvanla bereket bulmaktadır. Zira ibadetlerin husule getirdiği bir serazat dergâh ayinidir ki önce lalenin, sonra erguvanın yüzü suyu hürmetine makbul sayılmaktadır cümle dualar. Erken dönem erguvan tarihine bakacak olursanız, -iyilik sağlık üzerinize olsun efendim- tam da dilrüba mevsimine kattığı o pembemsi rengâhenk tutku, adlı adınca biten bir kış masalı sonrasını müjdelemektedir biz fanilere.

Ansızın geldiğim ve şaşkınlıklar arasında karşımda bulduğum İstanbul duruluğu, bir erguvan curcunası içinde, ortancaların bahçelerde alabildiğine köpürdüğü, lalelerin ‘âşığın gözyaşları’ diye tesmiye olunduğu zamanlardan beri, parkların bu özel konukları, şahitliğim makbuldür ki İstanbul’u gören her gözü, her yüzü mütebessim selamlamaktadır. Hele de berrak bir ikindi vakti, her iki yakanın kıyıcığında bitiveren alçacık bahçe duvarlarına, ağaçlara çarpa çarpa gümrahlaşan İstanbul ezanları gökkubbeyi tutmuşsa… Her halkasında bir ince makamın icra edildiği o ‘basu bâdel-mevt’ rahatlığının her vakit imrenilecek gönül şahikaları sarmışsa mevsimi…

erguvan

‘Müslüman saati’ bütün arzusuyla uyanmış

İstanbul, erguvan ve ezan… Nazenin bir bahar hatırasının eskimezliğinde hâlleşen üç naif kelime. Duru bir arzunun bir şiirden taşan sabırsızlığı arasında, erguvan saatinin ezanla yarışan saflığı, aslında mukadder bir gönül oyasıdır bilen için. Zira sabah tükenmiş, kuşluk girmiş ve güneş tepeye doğru yürümektedir artık. Salâlar arasında bir Cuma heyecanı basmıştır İstanbul’u. Yok yok, inancım o ki nisanın bereketi olmalı avuçlarımızdan kayıveren zamanın bu güzide armağanı bizlere.

Müslüman saati’ bütün arzusuyla uyanmış, yekpare gölgelerde beliren saflık, sevinç yumağı hâlinde artık Sultanahmet’te karşılamaktadır cemaati. Zamanı gergefinde işleyen zanaatkâr nasılsa İstanbul değildir o an… Zaman, Tanpınar’ın diliyle ‘billurdan bir avize’ olarak Sultanahmet’in üzerine serivermiştir cümle muhabbet faslını. Gökkubbenin maviye boyandığı o saatlerde, menekşe mavisi ilahileriyle ‘bizim Yûnus’ çıkagelir kalp çarpıntıları arasında; “Kuru idik yaş olduk kanatlandık kuş olduk / Birbirimize eş olduk uçtuk elhamdulillah.”

İstanbul’dan Anadolu’ya âdeta bir ab-ı hayat nefhası taşımakta

Her rengin cem’olduğu insan yüzlerinde okunan o Cuma semahında, Türk’ün, Kürd’ün, Arap’ın, Tatar’ın, Özbek’in, İngiliz’in, ve sair âdemoğlunun sindiği yeryüzü misafirliğinde, aynı aşkla çırpınan bir buselik fasıl sunmaktadır cümle kalpler. Sızılı bir Cuma vaktinde yeryüzünü aşkla boyayan ve ruhları büyüleyen nisanın bereketi adına renklerin dili yoktur zahir. Saf saf dolan ve avluya taşan bu nekâhetli bedenler, BİR olanın birliğine şehadet eden erguvan yolcularıdır aslında.

erguvan

Sükûta teslim olmuş bir ruh heykeli olarak Sultanahmet’in avlusunda büyüyen o mistik esrarı, ufunetli sessizliği kanat şakırtılarıyla bölen bir kuş curnatası tamamlamaktadır. Âdem olmak, gölgelerin devrilmeye yüz tuttuğu o dakikalarda, o son rükûda dizlerin letafet yüklü mermere, son secdede alınların berrak bir selâmla iki meleğe yüz sürmesi, adanmışlığı çoğaltan bir derviş inleyişine eş mânâlar devşirmektedir hayattan. Cumanın bereketi, insicamlı bir özne hâlinde revakların, kubbelerin ve minarelerin, ‘geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer’ serencamına tutunan sıcacık soluğuyla İstanbul’dan Anadolu’ya âdeta bir ab-ı hayat nefhası taşımaktadır.

“Sultanahmet’te Cuma Namazı”nı yazmak artık o meçhul şairi beklemektedir

İnanmaktayım ki İstanbul, ‘güzel’ kelimesinde duran sırrı, Sultanahmet secdelerinde büyütmektedir biteviye. Sultanahmet zikirleriyle çoğalmaktadır erguvanların ve lalelerin rengâhenk ritmi. Pembemsilerin, kırmızılarla; sarıların siyahın tonlarıyla kurduğu merhamet yüklü de olsa bu sakil hayat, daha çok Cuma tevbelerinde doluşmaktadır avuçlarımıza.  Avuçlarımızda İstanbul eh, baştanbaşa erguvan kokmaktadır artık. Boğazın her iki yakasında asılı duran ve evrensel hülyalar eşliğinde bekleşen vakarlı ve boğumlu surlar, insan seli arasında kaybolan delişmen bir iç sızısı hâliyle erguvanları selamlamaktadır.

Yahya Kemâl’in ruhuna rahmet, İstanbul masalında o kayıp şarkıyı bulan aziz şair, “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”nı aşk ile virdedip, “…Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir./ Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!.. / Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu... / Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir; / O seferlerle açılmış nice yerlerdendir. /…” derken, mevsim elbette bir erguvan zamanıdır. Fakat inanıyorum ki,  “Sultanahmet’te Cuma Namazı”nı yazmak artık farz-ı kifaye olarak sonradan pek meşhur olacak o meçhul şairi beklemektedir.

İtiraf etmeliyim ki o şairi şunca yıllık yaşımdan sonra erguvan ve lale firakıyla ben de beklemekteyim!

 

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Güncelleme Tarihi: 28 Nisan 2012, 13:19
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20