Soğuğu Sivas yer; nâmı Erzurum alır!

Üniversite öğrencileri, finaller biter bitmez ilk iş valizlerini derleyip baba ocağının yolunu tutarlar; maddi açıdan 'gamsızlar' grubuna üye öğrenciler ise, kayak merkezlerinin ya da tur şirketlerinin yolunu. Bu yazıda üçüncü bir grup şansı açıyorum: Sırt çantanızı alıp, çok kıt bir parayla Anadolu’yu gezmek. Sevâl Günbal yazdı.

Soğuğu Sivas yer; nâmı Erzurum alır!

 

 

Üniversite öğrencileri, finaller biter bitmez ilk iş valizlerini derleyip baba ocağının yolunu tutarlar; maddi açıdan “gamsızlar” grubuna üye öğrenciler ise, kayak merkezlerinin ya da tur şirketlerinin yolunu. Bu yazıda üçüncü bir grup şansı açıyorum: Sırt çantanızı alıp, çok kıt bir parayla Anadolu’yu gezmek. Bakmak, görmek, tanımlamak ya da bir film okuması yapmak için değil. Anlamak ve anlatmak için daha çok. Üstelik kimsenin anlama gayreti içinde olmayacağını bilerek… Üniversiteliler arasında revaçta olan gözde şehirler ya da ülkelere bir gönderme değildir bu yazı ya da “Oraları da görün canım; kültürünüz artar!’ diyen emekli teyzelerin yorumlarını da içermiyor.

Bildik hayatlardan çıkmayı kolaylaştırıyor zaman

“Kıt kanaat” diye çok sevdiğim ve neredeyse uzun zamandır hayatıma ilişmiş bir laf var. Yıllardır beraberiz. O bana ben de ona alıştık artık. Sanırım mutluyuz da. Bu sözcüğün bir diğer söylenişi de şu şekilde: “Kıtı kıtına”. Epeydir yaşamıma yerleşmiş olduğundan mı nedir şeker gibi geliyor bana; eh, bir süre sonra parasızlık da koymaz oluyor anlaşılan… Bir çay parası bile yetebiliyormuş insana. Zamanla bunu öğreniyorum. En güzeli de belki bu. Bildik hayatlardan çıkmayı kolaylaştırıyor zaman ya da giderek alışmayı. Neruda’nın dediği gibi; “Bir kere bile mantıklı yoldan çıkmayanlar ve risk almayanlar, yavaş yavaş ölürler.” Biz yaşayanlardan bahsedelim. Kalemimizin buna ihtiyacı var sanıyorum.

“Soğuğu Sivas yer; nâmı Erzurum alır!”

Finallerden sonra Sivaslı bir arkadaşımın izini sürüp, on iki saatlik yolculuğun ardından İstanbul’dan Sivas’a vardım. Deyim yerindeyse bozkırın içinden geçip, küçük Yozgat’ın köylerinden Sivas’a ulaştım. İstanbul’dan sonra Sivas’ın tertemiz havası çok iyi geldi. Kötü bir benzetme olacak belki ama söylemeliyim: Havayı şişeye doldurup eve götürmek istedim! Büyükşehirlerde bunaldıkça açıp açıp içime çekerdim. Sivaslılarla konuşunca, bu mevsimde buraların hep kar olması gerektiğini öğrendim. Aslında hava durumu biraz da işime geldi. Çünkü kar, köy yollarını kapatacaktı ve o zaman da Sivas köylerini ve köylüleri tanıma şansım olmayacaktı. Havalar üzerine konuşurken, Sivas için söylenen bir sözü işitiyorum: “Soğuğu Sivas yer; nâmı Erzurum alır!”

Kısa bir konukluktan sonra, Sivas’ın merkezini dolaşıyoruz. Daha sokağa adım atar atmaz bir memur kenti olduğu izlenimini uyandırıyor şehir. Bu yönüyle, doğduğum yer olan Ankara’yı hatırlattı bana. Daha sonra başkent olması fikrinden son anda cayıldığını anımsayınca çok şaşırmadım bu benzerliğe. Başkentlere dair farklı bir algı oluştu kafamda bu vesileyle. Demek ki sakin ve güvenli şehirler lâyık olabiliyormuş başkentliğe ya da güvenli kılınmış, sakinleştirilmiş, fazla enerjisi emilmiş şehirler…

Kütahya için söylenir: “Cennet, Kütahya’nın ya altındadır ya üstünde.” Çünkü üstü pınar, altı bordur Kütahya’nın. Sivas için böyle bir ifade kullanırsak çok yanlış olmayacağı kanaatindeyim. Hem şifalı suları, hem de madenleri ile ünlü Sivas. Bir de güzelim insanları. Ama buna rağmen ne olmuş da hızlı bir göç başlamış Sivas’tan büyükşehirlere? Sivaslılardan, çarşıdaki son Ermeni esnafın da baskılardan dolayı şehri terk etmek zorunda kaldığını öğreniyorum. Burada sosyoloji bize yardımcı olamaz. Merak edenler için; Madımak Oteli, “Bilim ve Kültür Merkezi” binasına dönüştürülmüş. Meydandaki ağaçlar, bir gecede kesilmiş ve uygun görüntü sağlanmış. Ayrıca yazın gurbetçisi çok olurmuş şehrin.

Şehri dolaşmaya devam ediyorum. Selçuklu döneminden kalma birçok yapı bulunuyor Sivas’ta. Bunların başında Gökmedrese, Çifte Minare, Buruciye Medresesi ve Divriği’deki Ulu Cami ve beraberindeki Şifahane geliyor. Kangal’daki Balıklı Kaplıca da sağlık turizmini sevenler için ideal olabilir. Salt yemek turizmi ile ilgilenen aydınlarımız için de, Sivas köftesi tavsiye edilir! Ama edebiyattan vazgeçmeyenlerdenseniz ve Marmara Kıraathanesi günlerini yâd etmek istiyorsanız, Şems’in yerinde kumda kahve içme fırsatını kaçırmamalısınız. Sivas’ın tarihine dair bilgiye her yerden kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Benim asıl bahsetmek istediğim aşağıda.

Sivas’ta son durak: Divriği

Divriği, şirin bir ilçe tabirini hak ediyor. Burayı tek başına ayakta tutmaya yetecek bir Ulu Camii var. Ulu Cami sembollerle dolu. Yolunuz düşerse o motifleri tek tek inceleyin derim. Çünkü hepsinde ayrı bir anlam ve sembol gizli olduğunu görüyorsunuz. 1985 yılında UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alınmış. Caminin dört kapısı mevcut ve hepsi de ayrı ayrı isimlendiriliyor. Cami ile bitişik iki katlı şifahane, medrese ve türbeyi de görebiliyoruz. Caminin minber kısmında karşılıklı dua eden bir kadın ve erkek vücudu dikkat çekiyor. Sanırım UNESCO’nun en çok dikkatini çeken de bu olmuş. İbadet eşitliğinin bir camide böyle sembolize edilmesi, “oryantalist” duygularını coşturmuş olmalı. Ama yine de mimarîden anladıklarını kabul etmek lâzım. Güzele güzel demeyi bilmek de önemli ne de olsa. Ulu Cami’de birçok yazma eser olduğu kaynaklarda geçiyor; ama bugün ismi geçen bütün yazma eserler kayıp. Sanki orada böyle bir yazılı kültür hiç olmamış gibi. Cami ve şifahaneyi yapan mimarın ve yetişmiş âlimleri koruyan bir beyin varlığından haberdarız; adım attığımız her yerde bir türbe bulunuyor, medrese zaten olmazsa olmazı. Buna rağmen tek kitap olmaması ilginç.

Divriği için şirin bir ilçe dedik, –TV’lerde her turiste mikrofon uzatan yerli malı muhabirler gibi- ama burada eski ve yeni ayrımı da kolayca yapılabilir. Bir yol, ilçeyi ikiye nasıl ayırırmış gördüm. Nevşehir’de, Avanos’ta da benzer durum söz konusuydu. Orada da Kızılırmak, Avanos’u eski ve yeni yapılar diye ayırmamıza sebep olmuştu. Haliyle bu durum insanları da değiştiriyor. “Yukarının insanları” ya da “aşağının insanları” oluyorsunuz biranda. Ulu Cami’in olduğu bölüm harabeleri, -hazineler, harabelerde bulunur sözüne atıf yaparak- tarihi dokuyu yansıtırken, Divriği konaklarının bulunduğu kısım, daha yerleşik bir yapının olduğu, rahat bir yaşamı gösteriyor. Bu küçücük yerde bile, aradaki kesin çizgiyi görmek mümkün. O kadar uzağa gitmeye gerek yokmuş.

Doyamadım…

Divriği beni bırakmıyor. Dönüp dönüp yapmamam gereken bir şeyi yapıyor, arkama bakıyorum. Tek kelimeyle doyamadım. Mekân o kadar huzur dolu ki, buna ihtiyacı olanı sarmaşık gibi sarıyor. Bu bölümde “sarmaşık” kelimesinin büyüsünün ve söylenişteki o tınının etkisindeyim. Dönüş yolculuğuma Sivas türküleri ve ozanlar eşlik ediyor:

Konma bülbül konma ağaç dalına

Seni de vururlar yârin yoluna

Konma bülbül konma dalım yok benim

Sineme saracak yârim yok benim…

 

Sevâl Günbal yazdı

Güncelleme Tarihi: 07 Nisan 2014, 10:54
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13