Sıkı Bir İstanbullunun Tanıması Gereken 10 İfade ve Cümle-3

''Kitabeler, Osmanlı insanının şimdi bize fazla kitabî (ütopik) bile gelebilecek müthiş zarafetinden izler taşırlar. O kitabelerdir ki şehir sakinlerinin yarattığı ‘İstanbullu’ markasının dinamiklerini mündemiçtirler. Bu enerji kitabelerde ve levhalarda meknuzdur.'' Sadullah Yıldız, ‘İstanbullu’ olmanın yolunu açacak ve kavranıp sıkıca tutunulduğunda insana şeklini, engin şehirliliğin biçimini verecek o yazılardan on tanesini derledi.

Sıkı Bir İstanbullunun Tanıması Gereken 10 İfade ve Cümle-3

Şehrin önceleri olduğu şeyden bizi haberdar eden bazı isimler var. Bu kimseler tıpkı onlara da devirlerindeki yaşlıların söylediği gibi, bize “İstanbul’un şimdisinin hiç de bir şeye benzemediğini, hakiki İstanbul’un mezar taşının artık dikildiğini” söylediler, söylemekteler.

Bu yer yer doğrulanabilecek, kendini üreten ve kıyası zor bir paradoks, bir matruşka. Doğruluğu şehrin gözümüz önünde çürümesinden, geçmişe dair okuduklarımızın inanılması güç gelmesinden kaynaklanıyor ama doğru olmayan tarafı da yanlış değil; yalnızca doğrunun olmadığı kısımlarda manzarayı tamamlıyor ama yine de yanlış değil.

İstanbul’un ‘hakiki’ zamanlarına yetişen isimlerden Nihad Sami Banarlı, “İstanbul’a Dair” kitabında noksan terbiyeli kimselerin şehirde gezinirken sergiledikleri tavırların şahidi olduğunu ifadeden sonra “eskiden” İstanbul büyüklerinin dilinde sık sık tekrarlandığını söyleyerek bir cümle nakleder: “Herhangi terbiye çağında bir insan, bir çocuk veya bir sokak adamı, terbiyesiz sayılacak görgüsüz bir tavırda bulundu mu büyükler hemen seslenirlerdi: Oğlum, bundan başka İstanbul yoktur.”

Bu cümlenin anlatmak istediği kıymetin ne olduğunu az çok bilebiliriz. Enteresan ve meraka daha şayan olan ise şudur: Onların İstanbul’unu oluşturan şey neydi? Kıymetini bilmeye çalıştıkları İstanbul’un o değerliliğini ne sayesinde anlamışlar ve bunu hangi vasıtalarla hazmetmişlerdi?

Birçok kalemde çok fazla cevabı olabilir ama bu sorunun en yetkin karşılıklarından biri levhalar ve kitabelerdir. Kitabeler, Osmanlı insanının şimdi bize fazla kitabî (ütopik) bile gelebilecek müthiş zarafetinden izler taşırlar. O kitabelerdir ki şehir sakinlerinin yarattığı ‘İstanbullu’ markasının dinamiklerini mündemiçtirler. Bu enerji kitabelerde ve levhalarda meknuzdur.

Peki, hangi kitabelerde? ‘İstanbullu’ olmanın yolunu açacak ve kavranıp sıkıca tutunulduğunda insana şeklini, engin şehirliliğin biçimini verecek o yazılardan on tanesini derledik.

1- Farzlardan yani temelden başlayalım; çünkü temeli atamazsak üzerine koyacağımız hiçbir şeyin güzelliğinden tatmin olamayız. Zemini sağlam kotarmayı becerebilirsek sonradan eklenecek her şey sırtını sağlama dayar ve yerinde muhkem durur.

Aslına bakarsanız konu da tam bu: Kanunî Sultan Süleyman’ın vefat eden oğlu Şehzade Mehmed için Mimar Sinan’a inşa ettirdiği, Şehzadebaşı’ndaki nefis camide asılı levha bunu söylemekte ve görüp geçenlere kısacık ama eskilerin mucez dedikleri özlü şekilde maksadını anlatıvermektedir: “Eddi ferâiza’l-lâhi tekün mutîan.” (Farzları eda et, itaatkâr ol.)

Sülüs hattın harika bir örneği olan bu ahşap çerçeveye belki onun da elleri değmiştir ama hele yazıya değdiğinden emin olabiliriz; kendisi Sultan III. Ahmed’in hatırasıdır. (Sanatkâr sultanın başka eserleri için 1 ve 6 numara.)

 

2- Farzlar yerine geldikten sonra elimize geçmesi gereken ilk cevher hamd ve şükür. Şükür bir iyiliğin ve ihsanın karşılığı olabilirse de hamd her hâlükârda edilmelidir. Çünkü bütün varını yoğunu kaybedip iflas etmiş birinin bile henüz yüzlerce hamd sebebi durur: Elleri, ayakları, nefes alması, gözlerinin iyi görmesi, geçtiğimiz ay böbrek taşına yakalanan bir tanıdığına karşın onun henüz böyle bir rahatsızlık geçirmemiş olması…

Hamd etmenin çeşitli formlarda bazı cümlelerle ifadesi de gerek hadislerden gerek yüzyıllar içinde dillere yerleşerek günümüze gelmiştir. Aksaray’da Pertevniyal Valide Sultan Camii minberinin iç yüzünde hutbesini okurken imamın gördüğü de bu cümlelerden biridir: “Elhamdülillâhi ‘alâ na’mâihî.” (Bol ihsanları için Allah’a hamd olsun.)

 

3- Mimar Sinan kadar adı bilinmese de İstanbul’un muazzam hizmetkârlarından olan Mehmet Tahir Ağa, ardında harika eserler bırakarak sahneden çekilmiş büyük bir sanatkârdır.

Sultan I. Abdülhamid için 1776’da yaptığı türbesinin yanında bir zamanlar imaret de bulunurmuş ancak meşrutiyet yıllarında haddini bilmeyen bir evkaf nazırı tarafından yıkılmış. Bugün türbe ayakta ve sultan ile birlikte çok sayıda evladını, bir de Sultan IV. Mustafa’yı saklamaktadır.

Türbe avlusuna girdiğimizde bir küçük çeşme buluruz. (Onunla daha önce görüşmüştük, 8 numara). Avlu dış kapısı üstünde, iç bölümde ise bir ayet yazmaktadır ki Müslüman mezarlarında görülebilecek bir seçimdir. Osmanlılar dünyadaki makamları ve mallarının onları şımartmaması için bir tedbir niyetine bu ayetin mezarlarına yazılmasını istemişlerdir. Ali Fikri Yavuz hocanın mealinden okuduğumuza göre Mümin suresinin 16. ayetinde şöyle buyrulur: “Kimin mülk bugün? (Hiç kimse buna cevap veremez, yine Allah buyurur) Kahhar (her şeye galip olan) ve (eşsiz) tek Allah’ındır.”

 

4- Sultan I. Abdülhamid Türbesi avlusunda, içeri girer girmez karşıdan gözümüze ilişecek kapı üzerindeki Fatır suresinin 28. ayetini okuyuverip beraberinde iki dikkati peşinden sürüklemeliyiz:

Evvela bu ayet, illa ki hatasız okunması gereken Kur’an ayetlerinden biridir. Bu cümleden sayılacak ayetlerden sözgelimi Felak suresinin ikinci ayetindeki hı harfinin ha olarak hırıltısız okunması anlamı tersyüz ettiğinden tehlikeli görüldüğü gibi burada da ayetin üçüncü kelimesindeki “Allahe” kelimesinin “Allahü” şeklinde okunması manayı alabora eder. Ayetin okunuşundaki “Allahe” ile mana “Allah’tan, kulları içinde, ancak (kudret ve azametini bilen) âlimler korkar” demekken, “Allahü” diye okunması hâlinde bu anlam tersine döner.

İkinci dikkatimiz de Osmanlılar’ın âlimlerin ve faziletli kimselerin makamını anlatmak için seçtikleri bu ayetin türbe avlusunda, mezarların yanında niye yazıldığı yönünde olmalıdır.

Medrese girişlerine ilimle ve ilmin yüceliğiyle ilgili ayet-hadis yazmayı alışkanlık edinen (Bkz: 10 numara) Osmanlı zihniyetinin bu itiyadı ele vermektedir ki kitabenin üzerinde asılı olduğu kapı bir medreseye açılmaktadır, bir zamanlar bir medreseye…

 

5- Henüz içine girmeden farklılığını seyircilerine keskin biçimde hissettiren Nuruosmaniye Camii, yapıldığı yıllarda da (18. yüzyılın ortası) şimdi olduğu gibi garip karşılanan bir tarza sahipmiş. Hatta camiyi gören ulemadan kimseler dahi bu aykırı tarza şaşkınlıkla bakmışlar.

Farklılığını bir hat sergisine gelmişiz gibi bolca güzel yazı ile de belli eden Nuruosmaniye’nin yan çıkış kapılarından birinin üstünde, insanı kendine çekidüzen vermeye sevk eden ayetlerden biri yazılıdır. Sad suresinin 49. ayeti, bir önceki ayette hatırlanıp öğüt alınması gereken isimler zikredildikten sonra gelir: “İşte bu (anlatılanlar, onlar için) bir şereftir. Elbette takva sahipleri için dönüp varılacak güzel bir yer var.”

 

6- Yine Şehzadebaşı’ndan, bu sefer müezzin mahfilinden, tarihsiz bir sülüs yazı.

Her ne kadar başındaki ‘y’ harfinin iki noktasından biri düşmüşse de bu yarım kubbe içine istiflenmiş yazı, Allah’a niyaz ile aynı anda hamd beyanı için tercih edilmiş bir duadır ve Resûl-i Ekrem aleyhisselama hitap eden Fetih suresinin 2. ayetinden alınmıştır. Ayet şöyledir: “Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlayıp [üzerindeki nimetini, (dinin yücelmesini) tamamlayacak ve seni dosdoğru bir yolda sabit kılacaktır.”] (Yazılı kısmın meali köşeli parantez içiyle sınırlıdır.)

 

7- İstanbul’un güzelliklerinden Hubyar Mescidi, mimarisiyle diğer İstanbul camilerinden biraz ayrılırsa da göze hoş gelmekte onlarla birleşir. Aslının Mir Hoca Hubyar tarafından 1473’te yaptırıldığı belirtilen mescidi 1909’da Vedat Tek yeniden inşa etmiş. Sema Doğan, “adeta Hint mimarisine has kule-bina tipi bir görünüm” şeklinde özetliyor caminin aykırılığını.

Caminin Babıali istikametine bakan yüzünde, dış duvarda çinilerin oluşturduğu anlamlı bir bütünlük vardır: Burada kufî hatla “elhamdülillâh” yazmaktadır. Yanından geçerken gözleri bu mavi letafete değdirmek, hamd etmenin getireceği faydaların yanı sıra ayrıca keyiflidir.

 

8- Daha önce gördüğümüz (4 numara) Saf suresinin 13. ayeti sağda, ancak ondan iki yüzyıl sonra yanına eklenmiş başka bir duanın da solda yer aldığı Mısır Çarşısı’nın Ketenciler Kapısı’ndayız.

Bu duaya kapılar üzerinde sıklıkla rastladığımı hatırlamıyorum ancak sözlü anlamda oldukça meşhurdur ve kapılar üzerinde kullanıldığı da söylenegelir: “Yâ müfettihâ’l-ebvâb iftah lenâ hayre’l-bâb.” (Ey kapıları açan Allah’ım, bize en hayırlı kapıyı aç.)

 

9- Tophane semtinin gülü Kılıç Ali Paşa Camii, şehre Mimar Sinan eliyle bir harikayı emanet eden Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa’nın da yadigârının yanı başındaki türbesinde dinlendiği nefis bir mabettir.

Kur’an’ın tabiri caizse ‘Âmenerresûlü’ ve ‘Âyetelkürsi’ ile birlikte en meşhur birkaç kesitinden olan ‘Levenzelnâ’ bölümü, yani Haşr suresinin son dört ayeti, akşam namazından sonra okunması tavsiye edildiğinden dolayı nispeten kolay ezberlenen ayetlerdendir. Ali Fikri Yavuz hoca bu ayetin mealini şöyle veriyor: “O öyle Allah ki, Hâlık’tır (her şeyi yaratıp takdir edendir), Bârî’dir (yoktan var edendir), Musavvir’dir (bütün varlıklara şekil verendir). Esmaü’l-Hüsna (en güzel isimler) onun. Bütün göklerde ve yerde olanlar, hep onu tesbih eder. O Azîz’dir (her şeye galip ve her kemale sahiptir), Hakîm’dir (hikmet sahibidir).”

 

10- Başka vesilelerle (1-2) civarına uğradığımız Recai Mehmed Efendi Sıbyan Mektebi’nin basık kapı girişinde gitgide silikleşen nefis bir söz yazmaktadır. Öyle ki bu cümle Osmanlılar hakkında olduğu kadar onlardan önce de örnek bir toplum kurabilmiş nesiller için dahi bir hayat görüşü özeti sayılabilir.

Hazreti Ali’ye nispet edilen ve ne yazık ki tercüme edilince aslındaki esans ve melodi görülemeyen cümle şöyle okunuyor: “Acibtu limen talebe’d-dünyâ ve’l-mevtü tâlibuhû.” (Ölüm de onu istiyor olduğu hâlde dünyayı arzulayan kimseye şaşarım.)

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2017, 12:09
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13