Sevaplar boşalıyordu bu hayır merkezlerinden

''Mis gibi beyaz mermer üzerine adeta ince bir yaz rüzgârı letafetinde kıvrım kıvrım uzanmış harfler...'' Sadullah Yıldız, tarihi çeşmeleri dolaşıp hallerinden habere vermeye devam ediyor.

Sevaplar boşalıyordu bu hayır merkezlerinden

Bir süredir uzun ve dağınık bir İstanbul-tarihî çeşmeler gezisine birlikte çıktığım (diğer yazılara şuradan ulaşabilirsiniz) sevgili okur belki de merak ediyor: Acaba şehrin en leziz tenezzüh rotaları ve güzide manzaralarını saklayan tabiat harikası Sarıyer, Emirgan, Çamlıca, Beykoz, Kanlıca gibi yerlere niye uğramıyoruz?

Hikmetli sözlerim yok sevgili okur; ancak her şeyin bir zamanı olduğu doğru. Bunun için biraz daha sabırlı olmanı rica edeceğim; az kaldı, baharın gelişiyle birlikte sadece orada olanların kendilerini en bahtiyar hissedebilecekleri yerlerden İstanbul’u seyredip bu arada çeşmeler ve selsebiller gezeceğiz. Ancak baharın gelmesi ve Anadolu yakasının ayırıcı vasfı çiçekler, yemyeşil dallar ve pespembe erguvanların açması gerekiyor bunun için.

Şehirden şimdilik yine uzaklaşmayalım. Fatih’teyiz. Çeşmeleri toplamaya başlayalım bakalım. Halıcılar Caddesi’nin hizasında sayılabilecek Halıcılar Köşkü Sokak’ta, adının değiştiğini görünce üzüldüğüm Şadiye Hatun Tıp Merkezi (Medipol olmuş) duvarındaki isimsiz çeşmenin yalağındaki izler ve üzerine çakılmış kamera dışında durumu iyi gözüküyor (1). Tarihî eserlerimize bir şeyler çakmayı bırakmamız lazım artık. Onları herhangi bir duvarmış gibi istediğimiz zaman delip vidalayamayız. Neyse ki bu az yaralı mağdurun şikâyet edecek pek fazla bir şeyi yok bu konuda.

Cerrahpaşa-Cerrahpaşa Cami Sokak köşesinde, Paşa’nın camiye dâhil olarak inşa ettirdiği (Minnetullâh Teâlâ’ya o hayru’l-vüzerâ/ Câmi kurbuna bir çeşme getürdü zîbâ) köşe başındaki çeşmenin kitabesi pek iyi vaziyette değil, çatlak ve silik yerler sebebiyle okunamayan yerleri var (2). Ayna taşındaki yeşil boya izleri de kabartma şeklindeki çiçek motiflerinin güzelliğini gölgeliyor. Sokağın ilerisinde, bir apartmanı koruyan ferforjeler üzerinde, kaldırımda duran taş yığınının da bir zamanlar çeşme olduğunu tahmin edebiliriz (3). İki sütununu oluşturan büyük taşlar arasındaki harç birçok yerde dökülmüş ve nişine yapıştırılan propaganda kâğıtları henüz sökülmüş. Ayna taşının izi ise daha taze gözüküyor. Yıkılmasında bir mahsur yokmuş gibi gelebilecek bu küçük taş yığını, bir zamanlar nice insanın velinimeti ve kimilerinin sevap umuduydu.

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.
8.
9.

Hayrın o zeynü’ş-şânın eyleyüp makbûl ide”

Bunun gibi bir başka kalıntı da az ilerideki Sulu Bostan Sokak önünde var. Sarmaşıklarla süslü bir taş duvar önünde ezilmiş ve mahcup duran bu taş parçasının ortasındaki delik kuvvetle muhtemel ki bir çeşmeden arta kalan son parçaya dair tek iz olarak önümüzde duruyor (4). Kalıntılardan devam edelim: Sokağı bitirip Küçük Langa Caddesi’ne çıktığımızda Bostan Aralığı’ndan önce, bir telefon kulübesi bitişindeki iki sütunla çevrili basık düz yüzeye dikkatli bakın. Parke taşlarının yutmaktan son anda vazgeçtiği bir küçük kısım göreceksiniz adsız ve sahipsiz bu çeşmenin ayna taşından (5). Bu yol bu çeşmeye kıymadan yapılamıyor muydu bilmiyoruz ancak bu vahim durumun müsebbibinin uzaylılar olmadığı kesin.

Terk edip tarafına bakmadığımız, insanın içinde hürmet uyandıran bir başka yadigâr da Samatya Sahil Yolu’nda. Osmanlı’nın bir hususiyeti benim hep merakımı celbedegelmiştir. Mesela şimdiki örneğimizi ele alalım: Çavuşbaşı Ali Ağa Çeşmesi. Bu çeşmeyi şüphesiz ki yalnızca kendisi ve ailesi için yapmamış Ali Ağa. Bu bir hayrat. Yani gelen geçen su alsın, ihtiyaca yarasın diye yaptırmış. Bürokrasinin ve halkın her derecesinden insan, her kademeden cebi şişkin kimse bir çeşme, hamam, cami, hastane, türbe yaptırmaya koyulmuş hemen. Bir çavuşbaşı, böylesi bir hayırsever imajıyla bugün için pek de kolay bağdaşmıyor zihnimizde. Niye yapsın ki, diye düşünüyoruz.

Ama yapmışlar. Çavuşbaşı Ali Ağa, hem de refikası Nefise Hanım’a bir jest olarak yapmış. Yapıp bırakmamış. Zirvesinde bir “mâşâallah” rozeti, yaprak motifli sütunlar üzerinde lâleler, nişte ayrı süslemeler… Ne yazık ki bu latif mirasa layık olduğu nispette iyilik edememiş, gönlünü hoş tutamamışız. Hızlıca elden geçirilmesi gerekiyor bu zevkle işlenmiş eserin. Bu arada, şair Necatî’nin kitabeye yazdığı duaya da âmin diyelim: “Hayrın o zeynü’ş-şânın eyleyüp makbûl ide/ Ömrün efzûn sayini meşkûr-ı rabbu’l-âlemîn.”(6)

Aynı hizada, Org. Abdurrahman Nafiz Gürman Caddesi’nde bir başka çeşmenin gördüğü muamele ise hiç de yüz yıllarca nezaket ve iyilikle taltif edilmiş bir vakıf eserin görmesi gerekene benzemiyor. Bu çifte çeşmenin kitabesindeki birçok kelime artık okunamaz durumda; yürek yakıcı. Çifte çeşmenin durduğu mermer yüzey ise çok güzel lâle ve yaprak motifleriyle müzeyyen; fakat nerdeyse silindikleri için ancak dikkatli baktıktan sonra görülebiliyorlar.(7)

Caddenin açıldığı Etyemez Tekkesi Sokak’ın yanındaki aralıkta duran bu sade çeşmenin, sadeliğine karşın zor (yahut kötü) bir kitabesi var. Bakımsızlığının yanı sıra fiziksel olarak vurdu-kırdı işlerine girilmemiş üzerinde. Bu iyi (8). Biraz daha yukarıdaki Esekapı Sokak’ta ise yine sade ancak elemli bir tane daha var. Taş duvara gömülmüş mermerden ibaret bu çeşme çoktandır hem gözden hem gönülden ırak sürdürdüğü hatırlanma mücadelesini kaybetmiş görünüyor. Ne bir ad ne de ona dair şehrin hafızasından bir parça kalmış. Hafıza unutmaz mı diyorsunuz; unutmaya zorlamışız onu. O artık kayıp; bizim bir kaybımız.(9)

Eyledi kırk çeşme ihyâ kıldı nâmın ber-hayât”

10.
11.
12.
13.

Ordu Caddesi’nden Kumkapı’ya inen yollar birçok açıdan zengin yerleri saklar. Bir kısmının sade bir kıymeti vardır, bir kısmı ise ihtişamıyla göz doldurur. İlkinin örneği Kâtip Sinan Mektebi Sokak’tadır ve bir miktar boyanmış, en belirgini ayna taşında olmak üzere de birkaç yerinden kırılıp dökülmüştür. Uzmanlarınca temizlenmeye ve bakıma alınmaya ihtiyacı olduğu aşikârdır (10). İkincisi Mabeyinci Yokuşu’ndadır ve diğerinden daha harap hâldedir. Ay yıldızlı bir de tuğrası olan bu güzelin kitabesini öyle yerlerden silmişiz ki, kime ait olduğuna dair anlamı bir türlü çıkaramadım. Padişah ailesine ait olduğu muhtemel bu koca hayratı gerektiğinde çöp biriktirmek için ve gerektiğinde de ilan panosu olarak kullanıyoruz. İçe doğru ve oval nişi ise darbelerden en çok etkilenen yeri. Ayna taşını kurtarmak için geç kalmışız gözüküyor.(11)

Biraz aşağıdaki Molla Taşı Caddesi’nde, Sevgi Sokak girişi yakınındaki Halil Çevkan Çeşmesi’nin üç yüzü var. Biz suyunu kesmeden ve ona alelade bir duvar muamelesi çekmeden önce üç yüzünden sevaplar boşalıyordu bu hayır merkezinin (12). Evet, yek başına bir hayır merkeziymiş bu çeşme. Ortasındaki kitabe zaten sık yazılması bir yana, kararmalardan dolayı zor okunuyor. Sağ yüzü tamamen tahrip edilmiş, sol yüzdeki ayna taşının canına okumuşuz ve ortadakinin ürkek bakışları, sıranın ona geldiğinin besbelli ki farkında. Acil bir önlem gerekiyor bu mazlum vakıf için.

Tavası Çeşme Sokak’taki kitabe, şimdiye kadar İstanbul çeşmelerinde gördüğüm en güzel kitabelerden biri olabilir (13). Bunu tahrip edilmiş görsem, sonra da bir fotoğrafta sağlamına rastlasam ne çok üzülürdüm. Mis gibi beyaz mermer üzerine adeta ince bir yaz rüzgârı letafetinde kıvrım kıvrım uzanmış harfler. Ne leziz duruyor ve ne de sarih yazmış hattatı. Bu çeşme güzelinin hikâyesini ninni niyetiyle dinlese insan uyuyakalır oracıkta.

Civardaki tek su kaynağıymış ve bir ara büyük yangında kaybedivermişiz: “Bâni-i evvel Süleymân Hân firdevs-i âşiyân/ Eyledi kırk çeşme ihyâ kıldı nâmın ber-hayât/ İşte ol kırk çeşmeden madûd iken bu ayn-ı sâf/ Olmuş idi muhterik nâr-ı kebîrde bî-sebât/ Hasbetenlillâh olundu emr-i inşâsı tamâm/ İstiâneyle ahâlî bezl idüp nice miât/ Yok idi bundan mukaddem (cemi?) âba bir mekân…”

Nişiyle (ve o arada ayna taşını) birçok taşını da boya badana kabiliyetlerimizden nasiplendirmeseymişiz, nazarlık diye kalacakmış bu Kanunî mirası. Bilirsiniz, böyle eserlerin nazar olmasından pek korkarız…

 

Resimleri büyütmek için üzerlerini tıklayınız.

 

Sadullah Yıldız, ibret ve teemmül için yazdı

Güncelleme Tarihi: 09 Şubat 2016, 16:41
banner12
YORUM EKLE

banner19