banner17

Şehrimizin tapu belgeleri yok oluyor

Çeşmeleri birer taş-mermer yığını diye algılayan zihniyete esaretimizin göstere göstere büyüdüğü şu günlerde, çeşmeleri bahane ediyor ve tarihimizle ilişkimizin boyutları-niteliğine dair bir profil çıkarmaya çalışıyoruz aslında. Sadullah Yıldız yazdı.

Şehrimizin tapu belgeleri yok oluyor

İstanbul’un güzelliklerine doyulmaz, letafetlerine ulaşılmaz kıymetlerinden tarihî çeşmeleri dolaşıyoruz. Bir yandan dolaşıyor, bir yandan da geçmişlerine uzanmaya çalışıyoruz.

Onları seyretmek işin basit tarafı. Her birinin biz yokken, bizim dedelerimizin dedeleri de yokken yine de burada olduklarını düşünmek hepimize keyif veriyor. Çeşmeleri birer taş-mermer yığını diye algılayan zihniyete esaretimizin göstere göstere büyüdüğü şu günlerde, çeşmeleri bahane ediyor ve tarihimizle ilişkimizin boyutları-niteliğine dair bir profil çıkarmaya çalışıyoruz aslında.

Buna bir anlamda, ‘çeşmeler bahane’ de diyebiliriz. Fakat pek hoş bahaneler, kabul edelim.

Çeşmeler bizatihi hoş; ama manzaraları yürek yakıyor, iç parçalıyor. Onlarla övünebilmek derecesinden bir hayli uzaktayız. İkna olmak isteyenleri yakın geçmişe doğru götürelim. (Şuradan)

Şimdi gezmeye devam edebiliriz. Bugün isterseniz biraz Eyüp’te dolaşalım; ama merkezden dışarıda.

Eyüp Sultan Camii’nden uzaklaştığımızda bizi genel olarak iki manzara karşılar: Rami tarafları büyük bir sanayi kentinin içinde olduğumuzu söyler –ki yüksek oranda sanayiden ibarettir zaten. Eyüp’ü yukarıdan göreceğiniz sırtlar ise ancak on-yirmi yıl öteye götürülebileceğini zannedeceğiniz kadar yeni görüntülü yerleşim yerleridir.

Ama biz buralarda zannedeceğimizden daha eskiyiz. Hah, işte çeşmeler bu yüzden tapumuzdur bir bakıma. Bakalım buralara serpiştirilmiş tapularımız ne durumda.

1.
2.
3.
4.
5.
6.

Hem buradayım hem de gururluyum diyor

Arka sokağında duran kişiye böyle bir şeyle birkaç metre sonra karşılaşacağını söyleseniz inanmaz. Ancak nerdeyse iki yüz yıllık bir miras duruyor Rami’deki Havuzbaşı Sokak sonunda (1). Üstelik pek edalı yazılmış hattı da var. Süslü de yani. Hem buradayım hem de gururluyum diyor: Rıza Paşa Çeşmesi.

Açık söylemek gerekirse, etrafı bu kadar kuşatılmışken onu böyle görebilmek biraz şaşırtıcı da olmadı değil. Bir Sultan Abdülmecid dönemi eseri bu. Tamamen tahrip olan tek yeri teknesi ve geri kalanı iyi vaziyette. Belki saçağının biraz elden geçmesi fena olmazdı.

Sanayiden ve oldukça sık bloklardan geçip Tantavizade Camii’ni bulabilirseniz, yanı başında bir de altıgen-iki yüzlü bir çeşme göreceksiniz: Nazım Bey Çeşmesi. Nişinde pek şirin yaprak motifleri duruyor ve süslemesi de bundan ibaret (2). Kitabesi ise daha önce görmediğim bir ibare ve Türkçe: “Su her şeye hayat verir.” Büyük ihtimalle, çeşme kitabelerinde sık rastladığımız “Ve mine’l mâi…” ayetinin meali olarak alınmış buraya. Cumhuriyetin ilan yılına tarihleniyor: 1341-1923.

İlk yüzdeki bol miktarda karalama ve biraz kararmaya hemen burun kıvırmamalıyız zira arka tarafta daha berbat bir manzara bekliyor.(3)

Bosna Caddesi’ndeki bir köşe başında ve bir ayna taşından ibaret gözükse de geri kalan her yeri belli ki yakın tarihte kaplanmış bu çeşmenin, orijinalinden kalan tek parçası olan ayna taşının oymaları tahribe uğramış ve nerdeyse yok olmuş.(4)

Buradan daha üste doğru gidersek, sonu Eyüp Sultan’ın içine uzanan İslambey Caddesi’ne kavuşuruz. Ama tepeden indiğimiz unutulmamalı ve bacaklarını uzun süredir esnetmeyenler sağlam bir temrine hazır olmalı.

İslambey Çeşmesi Sokak başında teknesinden ayrı düşürülmüş, taşlarından bol miktarda ot büyüyecek ve araları açılacak kadar unutulmuş, bir ara yüzüne bakan yetkililerin paramparça ayna taşına üç beş rakam yazdıktan sonra -yazacak başka yer yok tabii- bir daha gelip görmedikleri bir gariban var. Çok bakımsız.(5)

Sokak tabelasını tam alnına mıhladığımız -mıhlayacak başka yer yok tabii- yüz yaşında biri daha var az aşağıda (6). Her yeri rutubet ve kir içinde. Neyse ki kitabesi sağlam ama asfaltın yediği kısmı ve ayna taşı civarında yer yer kireçle örtülmüş kırıkları kurtarmak için geç kalınmış gözüküyor.

Acaba bu çeşmeye yapabildiğimiz gibi cesurca Topkapı Sarayı’ndaki taşların üzerine de bir şeyler çakabiliyor muyuz?

Evin bütün cephesini dolanan ama terbiyesini takınıp pencere önlerini boş bırakan bir sarmaşık

Semti sırttan gören mevzilere gidelim ve Evlice Baba Camii’ne varacağımız bir u çizelim. Kayserili Şükrü Çıkrıkçıoğlu Camii’ni sağınıza alıp çıkacağınız, dik yokuşların olduğu bir u bu. Yer yer arkanıza dönüp bakarsanız Eyüp’ün nadide anlarından bir demet görebilirsiniz. Ama rotamızın böyle olmasının esas sebebi eski mi eski ahşap evleri görmektir. Bunların pencerelerinde oyalı el işleri durur, kapıları koca bir gocuuurt’la açılır ve birçok yerlerinde rutubet izleri bekletirler.

Yokuşu tırmanırken ayaklarımın alarm verdiği bir anda böyle iki katlı bir ahşap konak önünde durdum. Süslü saçakları, geniş cumbasında rüzgârın kıpırdattığı ince tahta mandallar, evin bütün cephesini dolanan ama terbiyesini takınıp pencere önlerini boş bırakan bir sarmaşık. Kenarda bir taşın üzerine kurulup elimi çantamdaki su şişeme götürdüm. Bir yandan yudumlarken diğer yandan gözlerimi ayırmadan hayal kurmaya başladım. Önümden üç güvercin geçti. Havada nefis bir kömür kokusu vardı. Yandaki evlerden birinin penceresi kesik bir sesle açıldı ve yaşmaklı bir hanım kız, etrafı kısa bir kolaçandan sonra sofra bezini silkeledi. Bez havada pıtırt diye bir ses çıkartınca anladım: Buradaki tek gürültü bu sofra beziydi.

İnsan içine çıkamaz bir hâle getirilmiş çeşme

7.
8.
9.
10.
11.
12.
13. 

Zaten hayal kurmak iyi değil, diye düşünüp yokuşu diğer hizadan aşağı indim. Evlice Baba Camii önündeki Veziriazam Ali Paşa hayratının hâli içler acısı olduğu gibi cami haziresindeki mezarların unutulmuş, sadaka taşının da bir kenara yığılıp kalmış olması ne büyük gaflet ve vurdumduymazlık. Ali Paşa’nın eseri çeşme ise üç yüz yıldan fazladır ayakta ama zaten kaplama yapılmış cephesi, çeşmeden geriye kalmış orijinal bir iki parçanın da yakında kayıplara karışacağının sinyalini veriyor.(7)

Eyüp’te bugünlük göreceğimiz son çeşme de Kanun Sokak’tan olsun. Nişindeki birkaç küçük kırık ve ayna taşındaki parçalanmalar dışında boya-badana dertleri var bu çeşmemizin. Daha önce de söylemiştim; bizde böyle eserlerin tamamıyla sağlam-el değmemiş kalmasına dair bir bilinç vardır toplum bazında. İlla bi’ yerini şey ederiz ki nazar değmesin. Bilinç meselesi tabii, her toplumda olacak diye bir şey yok.

Bu çeşmenin en çok dikkat çeken yönü -kocaman ÇÖP ATMA ADAM OL’dan kalan dikkat ne kadarsa- süslemesi. Başka çeşmelerde zor bulunur bir süslemesi var. Hem karmaşık hem sıra dışı bir tarz (8). Sanırım bu durumu da iki adım ötedeki Meryem Ana Kilisesi açıklıyor.

Kilise demişken, gelelim Kadıköy’e. Avrupa’yla ciddi benzerlikleri olan bir semtimizdir Kadıköy. İskeleden itibaren birçok ayrıntısıyla Avrupa’da bir şehri dolaştığınıza dair ciddi ipuçları barındırır; bu özelliklerden en önce istisna tutulacak olanı kalabalık, elbette. Ezanın baskınlığı da hemen hiçbir noktada kendini hissettirmez. Bu geniş gözlem ve bilgiye muhtaç bir başlık; biz çeşmeleri seçelim sokak aralarından.

Serasker Caddesi’ndeki Serasker Hasan Rıza Paşa Çeşmesi, kısa bir zaman öncesine kadar çok feci durumdaydı, restorasyon sonrasında eski günlerine döndürüleceğinin işaretlerini taşıyor şimdilerde. Hemen arkasında bir de su terazisini bizden korumakla uğraşıyor ancak önce kendini kurtarmalı hışmımızdan.(9)

Kırtasiyeci Sokak’taki Sadrazam Sürmeli Ali Paşa’nın hayratı çeşme ise strüktürel bakımdan oturaklı bir manzara arz ediyorsa da oyma kitabesindeki ve sağ sütunda bulunan kırıklar, saçak ve nişin orta hizasından itibaren kirlerle malul.(10)

Yeniçeriler Ağası Hüseyin Ağa’nın bıraktığı nerdeyse üç yüz yıllık çeşme ise ayakta kalmayı başarabilmiş ancak gözümüzde değerini çoktan yitirmiştir. Bundan daha vahimi ise bizim onun gözünde değerimizin yitmesidir. İnsan içine çıkamaz bir hâle getirilmiş çeşme için fizikî zararlar başlamadan bir an evvel önlem alınmalı. Her gün önünden binlerce insan geçiyor ve pişkinliğimiz her gün katlanarak artıyor.(11)

Böyle bir başka rezalet de azıcık ötede yaşanıyor. Üzerinde yeni harflerle ‘Kayış Dağı Suyu’ yazılmış ve yine yeni rakamlarla 1930 kaydını taşıyan bu çeşme, demek ki Osmanlı’yla vedalaştığımız günlerden bir hatıra kalmış bize.(12)

Kalmak istemiş belli ki ama surat bırakmış mıyız zavallıda… Ne dersiniz?

 

Sadullah Yıldız, sesli düşündü

Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2016, 17:27
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20