Sadaka taşı: Tek sütunluk vakıf yapısı

"Sadaka taşlarının varlık felsefeleri Kur’an-ı Kerim’den damıtılmıştır. Kırmadan, incitmeden Âdemoğlunun ihtiyacını karşılama misyonunu taşıyan tek sütunluk vakıf binalarıdır." Gülziya Akıncı yazdı.

Sadaka taşı: Tek sütunluk vakıf yapısı

İhtiyaç kavramının bütün canlı varlıkları kapsayarak karşılanmaya çalışıldığı Osmanlı vakıf kültüründe “Sadaka taşı” hayrın temelindedir. Sadaka taşı bireyin asgari ihtiyaçlarının karşılanması, toplumun aç yatmamasının çözümüdür. Azla, ancak gerçek ihtiyacıyla yetinmeyi bilen bir medeniyetten bize miras kalmıştır.

Doğruluk dağıtmak

Kimi kelimelerin sözlük anlamları kelimenin hakikatini anlatmada yetersiz kalır. Sözlükte “Dilenciye verilen para” anlamıyla karşımıza çıkan sadaka kelimesinin kökü “sıdk”tan yani “doğruluk”tan gelir.[1] Sıdk kökü aynı zamanda Ebubekir’in (Radıyallahu Anh) lakabı Sıddık’ın da özüdür. Sadaka Allah Teâlâ’ya sadakatin, kalbin doğruya hakikate duyduğu aşkın nişanesi olan bir verme eylemidir. Sadaka selam yurdu olan İslâm diyarını var eden bir temel taşıdır.

Sadaka taşı

Sadaka taşları, esasında bir adam boyunda olup tepelerinde çukur hazneler olan sütunlardır. Bir duvara işlenmiş güvercin tüneği misali oyuklar şeklinde de karşımıza çıkabilirler. Günümüzde kaldırım kenarındaki tümsekçiklere indirgenenleri olsa da özlerinde Türkmenistan’dan Üsküp’e uzanan bir vakıf medeniyetinin, ütopyaları süsleyen sosyal toplumun temsilcileridir. Sadaka taşlarının varlık felsefeleri Kur’an-ı Kerim’den damıtılmıştır. Kırmadan, incitmeden Âdemoğlunun ihtiyacını karşılama misyonunu taşıyan tek sütunluk vakıf binalarıdır. Bu kurumlara sadaka bırakmanın belli bir usulü vardır. Sütun başlarından uçabileceği için kâğıt para koyulmaz ancak bozuk paralarla yardım yapılır. Yemek, kıyafet gibi ayni yardımlar kurumun gizlilik politikasına yüzde yüz uygun olmasa da kabul edilir. Zira sofrasındaki yemeği paylaşanı ayıplamak “Yarım hurma ile de olsa cehennemden korunmaya bakın!” hadisinin özüne ters düşer.[2]

Sadaka taşları; camilerin, tekkelerin yakınlarına insanların rahatça ulaşabileceği ancak bir o kadar da gözden uzakta yerlere konulurlardı. Kur’an-ı Kerim’de “…Utangaç olduklarından dolayı, bilmeyenler, onları zengin sanırlar. Oysa sen onları yüzlerinden tanırsın. Yüzsüzlük yapıp kimseden bir şey de isteyemezler. Ne türden bir iyilik yaparsanız, şüphe yok ki Allah onu bilir.”[3] diye bahsedilen ihtiyaç sahipleri, cami avlusunun kuytu bir köşesindeki sadaka taşının üstüne bırakılmış parayla ihtiyaçlarını karşılayabilirlerdi. Sadaka taşları muhtacın yüzünü yere eğdirmeyecek kadar günlük hayatın dışında, evinde pişen aşı dahi paylaşmak isteyen gönül zenginlerinin ulaşabileceği kadar mahallenin içindeydi. Sadaka taşları rüzgârın dahi nasibini alıp götürebileceği kadar tasasız, din, ırk, cins ayırmaz taşlardı. Nefsin ikiyüzlülüğüne, verenin verdiği için kibirlenmesine de engellerdi. Ayrıca bir elin verdiğini öbür elden gizlemeyi de kolaylaştırıyordu.

İşin vasatı

Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.”[4] buyurmuştur. Hayatın her alanında vasatı bulmak lazım. İnsanların açlıktan ölmesi de yemeklere altın yaprakların konulması da uç noktalardır ve bu uç noktalar sadaka taşlarını kuran medeniyetin ruhuna, o medeniyetin bal özü İslâm’a terstir.

İslâm’da karşılaştığımız zekât ve sadaka ibadetleri/toplumsal kuralları nakdi yardım yönleriyle sınıflar arası uçurumun azaltılmasında rol oynar. Bundan sebep sadaka veren ve alan arasında bir zengin-fakir karşıtlığı tahayyül ederiz. İster istemez Afrika’yı Modern Batı’nın yanına koyarız. Oysa sadaka taşları halkın yardım sandıklarıydı. Sultanların yaptırdığı koca imaretlerin, külliyelerin gölgesinde ahalinin birbirine sunduğu hızlı çözümlerdi. Veren; sofrasındaki aşı, ihtiyacının üstüne kalan iki kuruşu paylaşabilirdi. Böylece saray hazineleriyle değil ama mahallenin kendi imkânlarıyla tüm komşuların tok yatması için bir kapı kurulurdu.

Sadaka taşları vermenin yalnızca zenginlere mahsus olmadığını gösteren abidelerdi. Bunun yanı sıra toplum ahlâkının tanıklarıydılar. Zira elimize ulaşan bilgi; sadaka taşından faydalananların ancak ihtiyaçları kadar aldığı, şayet fazlasını aldıysa onu tekrar infak ettiğidir. Bu açıdan sadaka taşları bireylerin vicdanlarıyla ayakta kalan taşlardır. Aza kanaat etmeyi bilen bir medeniyetin, kitlesel refaha götüren sosyal toplum yapılarıyla sayfalara hapsolmuş ütopyaların bu topraklarda hayat bulduğunun tanıklarıdır.

Mekânları

Dünya haritasının üzerinde dalgalanmış bir tülün ucundan dökülen simler gibidir sadaka taşları… Üsküp’ten Türkmenistan’a, Osmanlı’yı bir medeniyet idealine dönüştüren anlayışın, Kur’an idrakinin ardında kalan buruk miraslardır. Zamanın çürüklerinden nasiplerini almış olsalar da İstanbul’da yirmi beş sadaka taşını görmek, onlarla tarihi müşahede etmek mümkün. Fatih ve Üsküdar semtlerinde yoğunlaşmışlardır.

Eski İstanbul’u düşününce saray çevresi ve Harem bölgesi nüfusun en yoğun bulunduğu bölgelerdi. İnternet ve modern teknoloji olmadan en çok insana ulaşmanın belki de en iyi yolu Üsküdar ve Eminönü’nü mesken tutmaktı. Süleymaniye Camii’sinin avlusunda, Ayasofya’nın Soğukçeşme kapısında, Karaköy Arap Camii giriş kapısı yanında, Cağaloğlu Hacı Beşir Ağa çeşmesi karşısında, Aksaray Sofular caddesi ile Ragıp Bey sokağının birleştiği köşede, Kocamustafapaşa Sümbül Efendi Camii ve türbesinde, Kocamustafapaşa Hekimoğlu Ali Paşa Camii avlusunda sadaka taşlarına rastlamak mümkün. Ancak bu yorgun kurumların çoğu Üsküdar Doğancılar’daki İmrahor Camii’nin sadaka taşı kadar iyi muhafaza edilememiştir. İmrahor’un sadaka taşı, bayramlıklarını giymiş ihtiyar bir delikanlı gibi cami avlusunda arz-ı endam eder.

Mirastan Türkiye’nin payına düşen çoğu sadaka taşını gözler İstanbul’da aramaya daha alışkındır. Ancak Konya’daki Yağlıtaş Mezarlığı’nın köşesinde, Kayseri’de Şeyh Yahya Türbesi’nde, İzmir’de Kurşunlu Pazaryeri’nde kanaat medeniyeti Osmanlı’nın bu nişanları sessiz ve mahzun beklemektedir.

Elbette kaybolanlar görebildiklerimizden fazla. Mesela bunlara; yol çalışmalarına, park düzenlemelerine, mezarlıklara kurban verilen cellat mezarlıklarındaki sadaka taşları örnek verilebilir. Cellatların kitabesiz mezarlarına ailelerinin geçimlerini temin için sadaka taşı dikilirdi. Üsküdar Miskinler Tekkesi ise kadim sadaka taşlarının yitik görev yerlerinden biri. Günümüzde yerinde yeller esen tekkenin önünde cüzzamdan muzdarip olanlar konaklardı. Cüzzam yüzlerine, ellerine vurmuş bu biçareler toplum içinde hoş karşılanmazlardı. Bu nedenle çalışıp iaşe çıkarmaları pek mümkün değildi. Üstelik dilenmeleri de hem nefislerine eziyet hem de vatandaşa dertti. İşte ismi latif Miskinler Tekkesi’nin önündeki sadaka taşı da bu tekke sakinlerinin ihtiyaçlarını karşılardı.

Filhakika

Süheyl Ünver Hoca bir yazısında “Her güzel ve iyi şeyi ciddi olarak tarihimize mal edememenin ıstırabını çekiyor, bunu bizler dahi bilmiyor ve bu konuları asla benimsemiyoruz.” der.[5] Büyük yahut küçük camilerin avlularında kırık dökük, belki sokakta yarı bellerine kadar gömülmüş eski sütunlar kadim sırlar misali fark edilmeyi bekliyor.

Doğrusu ancak tarihin hakikatini bilenler geleceğin ruhunu iyiliğe sevk edebilir.

Gülziya Akıncı

Dipnot:


[1] Ali Duman, İslam Ansiklopedisi, 2008, 35/383-384

[2] Buhârî, Edeb 34

[3] Bakara, 273

[4] Keşfü'l Hafa, c. 1, s. 391

[5] Süheyl Ünver, “Sadaka Taşı”, Hayat Tarih Mecmuası, nr. 11, Aralık 1967, s. 12-13

Yayın Tarihi: 29 Mayıs 2021 Cumartesi 15:30
banner25
YORUM EKLE

banner26