banner16

Roma'dan Osmanlı'ya Ayasofya'da sanat

Fatih Sultan Mehmed'in Ayasofya'yı kılıç hakkı olarak alması ve camiye dönüştürmesiyle birlikte bu görkemli yapıda Osmanlı dönemi sanatları ön plana çıkarılmış ve işin ehli sanatkârlarca süslemeler yapılmıştır. Zeyneb Demirel yazdı.

Roma'dan Osmanlı'ya Ayasofya'da sanat

Yeryüzünde varlık sahibi olan her şey güzelliğini aşktan alır. Aşk ise sanattan ve sonsuz bir yaratma gücünden beslenir. Çünkü yeryüzünü gerçek bir sanat eseri gibi var eden Allah, renk renk çiçekleri, dağları ve denizlerinin ahengiyle sanat eserlerinin en güzel ve sonsuz olanını biz insanların ve diğer canlıların hizmetine sunmuştur. Doğayı kendisine ilham kaynağı kılan insan da, sanatında hayal gücü ve ustalığının elverdiği ölçüde, mükemmele ulaşmaya ve güzeli aramaya koyulmuştur. Örnek verecek olursak, doğadaki çiçekleri taklit ederek yapılan çini sanatı, yüzyıllar boyunca her milletten insanı kendisine hayran bırakmış ve renklerindeki canlılığın sırrını bugün bile korumayı başarmıştır.

Tıpkı insanlar gibi varlık sahibi olan diğer canlılar da bilinmek, tanınmak ve sevilmek ister. Buna sanat eserleri de dâhil edilebilir. İyi bir mimarın elinden çıkan bir yapı, mozaik ustasının döşediği renkli mermerler, bir hattatın kaleminden çıkan güzel yazı yüzyıllar geçse bile hala hayranlık uyandırabilir. Sanatkârların elinden çıkan bu sanat eserleri, kendisine duyulan sevgi ve hayranlık nispetince canlılık kazanır, bir kimlik sahibi olur. Elbette bu sanat eserleri, kendisine duyulan bu sevgiye, içinde barındırdığı sırlı güzellikleri ve yaşanmışlıkları dışa vurarak ve bizlere onu tanıma fırsatı vererek karşılık verir. Tarih boyunca birçok kez ciddi hasar görmüş, yağmalanmış ve yakılarak yok edilmek istenmiş olsa da, yüzyıllardır ihtişamı ve göz alıcı güzelliğiyle insanları kendisine ilk günkü kadar hayran bırakarak yeryüzünün en sırlı mabetlerinden birisi olan Ayasofya da bunlardan bir tanesidir.

İmparatorların taç giydiği en büyük kilise

Ayasofya (Hagia Sophia), Doğu Roma İmparatorluğu tarafından günümüzün Sultanahmet Meydanı olan (o zamanki adıyla) hipodrom meydanına inşa edilmiş ve imparatorların taç giydiği en büyük kilise ve katedral görevini üstlenmiştir. İlk Ayasofya’nın inşasına Büyük Konstantin’in emriyle 360 yılında başlanmış ve kısa sürede tamamlanmıştır. Kendisinden sonraki hükümdarlardan birisi olan İmparator Arcadius, eşi İmparatoriçe Aelia Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasındaki tartışmaların neticesinde patriğin sürgününe karar vermiş ve buna tepki olarak halk ayaklanarak 404 yılında Ayasofya’yı yakmıştır. (1)

Bu talihsiz olayın ardından İmparator II. Theodosios, Ayasofya’yı yeniden inşa etmek için dönemin ünlü mimarlarına yetki vermiş ve 415 yılında Ayasofya ikinci kez, o görkemli haliyle, katedral görevini sürdürmeye devam etmiştir. Fakat bu kez de ilkinde olduğu gibi ahşap malzeme kullanılarak yapılan çatısı, 532 yılında şehrin genelinde gerçekleşen ve önüne geçilemeyen Nika İsyanı’yla bir kez daha yanarak tahrip olmuştur. (2)

Mabedin iki defa ciddi hasar görecek şekilde yakılması imparatorlukta derin bir üzüntüye sebep olsa da, günümüze kadar ayakta kalmayı başaran son Ayasofya, İmparator I. Jüstinyen’in isteği üzerine 532 yılında aynı yerine inşa edilmiş ve 537 yılında yapımı tamamlanmıştır. Gerek dış mimarisi ve ihtişamlı yapısı gerek iç mimarisi ve süslemeleri ile göz alıcı bir güzelliğe sahip olan Ayasofya, bugün bile insanların ve ülkelerin nazarında eşsiz bir kıymete sahip. Jüstinyen, kendisi için fazlasıyla önem arz eden Ayasofya'nın yeniden inşasında bizzat rol alarak kendi imparatorluğu süresince kilisenin daha da görkemli gözükmesini istemiştir. Bunun üzerine hâkimiyeti altındaki eyaletlerden ellerinde bulunan en nadide parçaları Ayasofya'da kullanmak üzere istemiş ve dönemin en güzel sanat eserleri Ayasofya'da buluşmuştur. Bunlardan, Ayasofya'nın sütun ve mermerlerini oluşturan yapılar; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi antik şehir kalıntılarından, beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’dan getirilmek suretiyle kullanılmıştır.

Süleyman Mabedi’ne rakip görülmüş

Ayrıca, İzmir Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunlar neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütun ise yarım kubbelerin altında kullanılmıştır. Yapıya koruyucu niteliğinde 40 tanesi alt galeride, 64 tanesi ise üst galeride olmak üzere toplam 104 adet sütun kullanıldığı da bilinmektedir. Bazı tarihi kaynaklar, Jüstinyen’in Ayasofya tamamlandıktan sonra İmparatorluk Kapısından içeriye girerken Süleyman Mabedine atıfta bulunarak “Ey Süleyman, seni yendim” dediğini yazmaktadır.

6. yüzyılın en önemli tarihçisi olarak kabul edilen Prokopios’un sözlerine göre, Ayasofya’nın mermerleri, günümüzde olduğu gibi, o zaman da izleyenlerin dikkatini çekmekteydi: “Kiliseyi süsleyen sütunların ve mermerlerin güzelliğini kim anlatabilir ki?  İnsan kendini renk renk çiçeklerle bezenmiş bir kırda hissedebilir. Ve insan, bazılarının moru, bazılarının yeşili, diğerlerinin çiçeğe dönüşmüş kırmızısı, parlak boyalar ve doğanın bir ressam gibi, en zıt renklerle çeşitlenmeleri karşısında hayrete düşecektir.”

Evliya Çelebi ise seyahatnamesinde, kubbenin üzerinde yer alan devasa büyüklükteki altın haçı “Ve bu kubbei âlînin tâ zirvei a‘lâsında yüz kantâr İskenderî altundan bir haç alem edüp âfitâbı âlemtâb edîmi arza şu‘le saldıkda Bursa’da Cebeli Ruhbân’da ve Âlem dağında ve Istıranca kûhunda olan ruhbânların merdümi dîdeleri hîrelenirdi” sözleriyle anlatmıştır. (3)

Ayasofya’nın süslemeleri arasında yer alan göz alıcı renklere sahip mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlardan oluşan malzemeler kullanılmıştır. Bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla; Hz. İsa ve Hz. Meryem tasvirli olanların ise, ikonaların (dini resim, tasvir vb.) saygı duyulmaktan çıkıp insanların umut besleyip, mucize umdukları hatta taptıkları nesneler haline gelmeleri gerekçesiyle bir dönem yasaklanıp "İkonoklazma", yani tasvir düşmanlığı döneminin sonunda yeniden yapılmaya başlandığı bilinmektedir. Ayrıca ana kubbenin etrafında yer alan ve Tanrı’nın tahtını koruduklarına inandıkları, altı adet kanadı ve bir adet başı olan dört farklı melek figürü yer almaktadır. Çeyrek kubbede, Hz. Meryem’in işlemeli bir tahtta oturduğu ve kucağında çocuk Hz. İsa’yı tuttuğu ikona, çeşitli imparator ve imparatoriçelerin figürleri ve ince işçiliği ile göz dolduran sütun başlıkları da kilise dönemi örnekleri arasındadır.

Ayasofya’da yer alan bazı mozaikler ve manaları

Ayasofya’nın devasa büyüklükteki İmparatorluk Kapısı’nın hemen üstünde yer alan mozaikte, ortada Hz. İsa, bir yanında Hz. Meryem, diğer yanında Hz. Cebrail ve İmparator VI. Leon Hz. İsa’ya secde eder halde tasvir edilmiştir. Hz. İsa sol elinde sayfaları açık bir İncil tutarken, sağ eliyle ise takdis eder durumda tasvir edilmiştir. İncil’de Grekçe “Barış sizinle olsun. Ben dünyanın nuruyum” yazılıdır.  Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, İmparatorluk Kapısı’ndan geçen her imparator, evvela bu kapının eşiğinde Hz. İsa’ya secde eder vaziyette bir süre bekleyip daha sonra kiliseye girmiştir.

Ayasofya’daki yolculuğumuzda karşımıza çıkan bir diğer mozaik ise, İS. 10. yüzyılın son çeyreğine tarihlenen, vestibülden iç narthexe geçilen kapının üstünde, ortada kucağında çocuk Hz. İsa’yı tutan Hz. Meryem tahtta oturur biçimde betimlenmiştir. Hz. Meryem’in solunda kendisine İstanbul’un maketini sunan Büyük Konstantin, sağında ise kendisine Ayasofya’nın maketini sunan İmparator Jüstinyen vardır. Bu mozaikte, şehrin kurucusu Büyük Konstantin ve kiliseye son halini veren Jüstinyen’in, Ayasofya ve İstanbul’u Hz. Meryem ve Hz. İsa’ya armağan edişleri ve onları koruyucu olarak gördükleri anlatılmak istenmiştir.

Hıristiyanlıkta belki de en önemli ikonalardan birisi olarak görülen Mahşer Yeri ikonasında (Deisis Kompozisyonu) yine ortada Hz. İsa, sol tarafında Hz. Meryem ve sağ tarafında Hz. Yahya’nın tasvirlerini görmekteyiz. Bu ikonada ise, kıyamet koptuktan sonra Hz. Meryem ve Hz. Yahya, insanların günahlarının bağışlanması için Hz. İsa’dan şefaat istemektedir. İkonadaki eksik parçalar, bu inanışa sahip olarak Ayasofya’yı ziyarete gelen Hıristiyan turistler tarafından, kendilerini koruyacağı düşüncesiyle birer parça koparılarak alınmıştır.

Ayasofya’da yer alan mozaiklerden bir diğeri ise, imparator II. Yannis Komnenos ve eşi İrini’ye ait. Burada imparator ve imparatoriçe Hz. Meryem ve Hz. İsa’yla birlikte tasvir edilmiş. İnsanlar bugün olduğu gibi o zaman da kendi dinlerine maddi-manevi hizmet ederek Tanrı’ya yaklaşacaklarına inanmaktadırlar. Buradaki tasvirde de ellerindeki para kesesi ve rulo ile Ayasofya’ya bağış yaptıklarını göstermektedirler. Çeşitli imparatorların ve ailelerinin Ayasofya’ya bağış yaptıklarını gösteren farklı mozaik örneklerini de görmekteyiz. Ayrıca Ayasofya’da imparator ile birlikte tasvir edilen imparatoriçelerin tasvirleri, imparatorun her yeni evliliğinde değiştirilerek yenilenmiştir.

Fetihle yenilenen şehir

Büyük ve zorlu bir mücadelenin ardından 29 Mayıs 1453 günü İstanbul’un teslim alınmasıyla birlikte, şehrin mimarisinde de büyük değişikliklere gidilmiştir. Ayasofya'yla birlikte yorgun düşen şehir de adeta yeniden inşa edilerek, kendilerini bambaşka hikâyelerin içinde bulacaktır. Fatih Sultan Mehmed'in Ayasofya'yı kılıç hakkı olarak alması ve camiye dönüştürmesiyle birlikte bu görkemli yapıda Osmanlı dönemi sanatları ön plana çıkarılmış ve işin ehli sanatkârlarca süslemeleri yapılmıştır.

Bunlardan kuşkusuz en ihtişamlı ve göz zevkine hitap edeni, dönemin ünlü hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından, Sultan Abdülmecid döneminde yazılan ve bu zamana kadar yazıldığı düşünülen en büyük ve görkemli hat levhalardır. 7,5 m. çapındaki yuvarlak hat levhaları, kenevirden yapılmış yeşil zemin üzerine altın yaldız ile yazılmıştır. Bu levhalarda sırasıyla Hz. Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin yazmaktadır.

Ayasofya'nın müzeye çevrildiği dönemde, bu levhalar estetik görüntüyü bozduğu düşünülerek Sultanahmet Camii’ne taşınmak istenmiş fakat büyüklüğü sebebiyle devasa kapılardan çıkarılamamıştır. Bu levhaların yanı sıra, yine Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin imzasını taşıyan ve ana kubbenin ortasında yer alan Nur Suresi’nin 35. ayeti yer almaktadır. Ayrıca çeşitli padişahların yazmış olduğu hat levhaları da yine Ayasofya'da bulunan süslemeler arasındadır.

İkisinin Mimar Sinan tarafından yapıldığı düşünülen dört farklı minare, bir yandan estetik açıdan yeni bir kapı aralarken bir yandan da yapıya koruyucu destek vermektedir. Bu minarelerden üç tanesi taştan, kuzeydoğu yönündeki dördüncü minare ise kırmızı tuğladan yapılmıştır.

İlk değişiklik: kıblenin belirlenmesi

Ayasofya'nın camiye dönüştürülmesinin ardından gerçekleşen değişikliklerden bir tanesi de kıblenin belirlenmesi çalışmalarıdır. Kilisenin ekseninin Mekke’ye doğru değil de, doğuya yönelik olmasından dolayı on derece daha güneye doğru yeni eksende bir mihrap inşa edilmiş ve minber de aynı yöne çevrilmiştir. Fetihten sonra ilk minber, minare ve mihrap, Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya'nın Cuma namazına yetişmesi emri üzerine çabucak yapılmış ve daha sonra bunlar günümüze kadar ulaşan kalıcı tasarımlarla değiştirilmiştir. Bununla beraber kıble yönünde yer alan mozaikler ince bir sıvayla kapatılmış fakat kıblenin tersi istikamette yer alan bazı mozaiklere dokunulmamıştır.

Mihrap çevresinde duvarı boydan boya saran tarihi İznik çinilerinde celi sülüs hat ile Bakara suresinin 255. ayeti olan Ayete'l Kürsi yazılıdır. Çini kuşağın sonunda kırmızı renkte beyaz konturlu rozet içersinde "Ketebehu El Fakir Muhammed 1016" yazmaktadır.

Ayasofya'nın içerisinde yer alan padişah ve şehzade türbeleri, sıbyan mektebi, sebiller ve kütüphane gibi yapılarda dönemin İznik çinilerine eşlik eden çeşitli kalem işi süslemeler ve hat yazıları görülmektedir. Çinilerde ağırlıklı olarak sonsuzluğu ve cennet hayatını simgeleyen hayat ağacı ile birlikte klasik Türk çini sanatının ilk akla gelen örneklerinden olan rumî, penç, hatâî, bulut ve çintemani gibi motifler işlenmiştir. Yanı sıra Allah’ın (cc) büyüklüğünü ve sonsuzluğunu simgeleyen geometrik motifler ve minber kısmında yer alan Peygamber Efendimizin (sas) türbesini ve Kâbe’yi tasvir eden iki İznik çinisi de en nadide parçalar arasındadır.

Sultan III. Murad Türbesi

Sultan III. Murad türbesinin duvarlarını boydan boya kuşatmış olan 16. yüzyıl İznik işi çinilerde kobalt mavisi üzerine Mülk Suresi 1-22. ayetleri yazılmış olup, pencerelerin aralarında yer alan çini panolarda ise ağırlıklı olarak çeşitli çiçek motifleri kullanılmıştır. Ahşap pencerelerin kapaklarında ve türbenin giriş kapısında artık unutulmaya yüz tutmuş olan kündekâri sanatı da en güzel haliyle icra edilmiştir.

Son olarak, Sultan II. Selim türbesinin girişinde yer alan 16. yüzyıl İznik çini panolarından sol taraftaki antika eser koleksiyoncusu olup aynı zamanda Sultan II. Abdülhamid'in diş hekimliğini yapmış olan Albert Sorlin Dorıgny tarafından, 1895 yılında restore edilmek üzere Fransa'ya götürülmüş ve aslına uygun yapılan imitasyonu geri getirilmiştir. Orijinal pano, Louvre Müzesi'nin "Arts of Islam" bölümünde Sultan II. Selim Türbe Çinileri adı altında sergilenmektedir.

1481 yaşında olan bu yorgun mabet, bu makaleye sığdıramadığımız daha nice Doğu ve Batı medeniyetlerinin tarihi eserine ev sahipliği yapmakta ve bugün bile bütün ihtişamıyla insanları büyülemeye, sanatındaki bütün inceliğiyle insana Allah’ı hatırlatmaya devam etmektedir.

Zeyneb Demirel

Notlar:

1) İlk ayaklanma, İmparatoriçenin Ayasofya’nın bahçesine yaptırdığı yarı çıplak tasvirine tepki olarak çıkmıştır. Patrik İoannes Chrysostomosi, imparatoriçenin de kendisini izlediği kalabalık bir ayinde bunun günah olduğunu dile getiriyor ve patriğin sürgün edilmesi üzerine halk ayaklanarak tepki gösteriyor.

2) Nika İsyanı, Jüstinyen’in imparatorluğunun 5. yılı kutlanacağı sırada aristokrat ve esnaf kesimin imparatorluğa karşı birlik olmasıyla gerçekleşir. İsyanın ardından Ayasofya ve şehir büyük bir zarar görmüş, çok sayıda da insan hayatını kaybetmiştir.

3) Evliya Çelebi burada, kilisenin tepesindeki altın haçın parlaklığından bahseder ve güneş ışınlarının yeryüzünü vurmasıyla birlikte uzak dağlardaki ruhbanların bile gözlerini kamaştıracak nitelikte olduğunu söyler.

4) Alican Özçelik, Ayasofya'nın Mimari Özellikleri ve Süslemeleri, Konya, 2015.

5) Esra Güzel Erdoğan, Bizans Döneminde Ayasofya, Tarihçesi ve Mimari Özellikleri, İstanbul, 2012.

Güncelleme Tarihi: 11 Eylül 2018, 11:43
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6