Rol Modelleriyle Şehirlerin Ruhu: Eskişehir

İyi ve kaliteli bir organizasyonla, hemen olmasa bile beş-on sene içerisinde, tüm dünyada Yunus Emre ile anılan bir Eskişehir, Cevat Ülger ile anılan bir Eskişehir çok uzak değil, buna inanıyoruz. İsmail Kaplan yazdı..

Rol Modelleriyle Şehirlerin Ruhu: Eskişehir

Eskişehir, tarihi süreçte sınırları içinde yaşamış olan rol modelleri, onların geriye bıraktığı eserleri, hem de topyekün oluşturduğu hava ile medeniyetimizin örnek şehirlerinden biri olma özelliğini taşıyor. İsmail Kaplan'ın kaleminden Eskişehir'i anlatarak, Eskişehir'de doğmuş-yaşamış büyük isimleri tekrar gündeme taşıyarak, kültürel anlamda markalaşmış bir Eskişehir görme hayalimize tüm okurlarımızı ortak ediyoruz. İyi ve kaliteli bir organizasyonla, hemen olmasa bile beş-on sene içerisinde, tüm dünyada Yunus Emre ile anılan bir Eskişehir, Cevat Ülger ile anılan bir Eskişehir çok uzak değil, buna inanıyoruz. İnşallah önümüzdeki dönemde farklı şehirlerimiz için de bu tip çalışmaları sizlere sunabilmeyi hedeflemekteyiz. Bu yazıların gerekçesi için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/sehirlerin-ruhu/18603/dunya-bizim-marka-sehirler-uzerine-dusunmeye-davet-ediyor  (Dünya Bizim)

Eskişehir, bugün olduğu gibi geçmişte de, binlerce yıldır bir geçiş yolu, seyahat yolları üzerinde bulunan önemli bir merkez olmuştur. Anadolu’dan İstanbul’a uzanan yollar hep Eskişehir üzerinden geçmiş, dolayısıyla Anadolu’ya yolu düşen tüm kültürler bir şekilde bu şehirde iz bırakmıştır.

Eskişehir’in Müslümanlarla tanışması 1074 yılına rastlar. O zamanki ismi Dorlion olan şehir, bu tarihte Selçuklular tarafından fethedilir ama sonraki yaklaşık 200 yıllık süreçte sık sık el değiştirir. Nihayet Osmanlı Beyliği Eskişehir’e çok yakın bir bölgede kurulunca, şehrin Osmanlı hâkimiyetine girmesi gecikmez. Hatta Osman Bey adına ilk hutbe, Dursun Fakih tarafından bugünkü şehir merkezine birkaç kilometre uzaklıkta bulunan Karacahisar’da okunmuştur.

Osmanlı döneminde nispeten sakin bir yerleşim olan Eskişehir (o dönemde ismi Sultanönü olarak kullanılıyordu) seyahat yolları üzerinde bulunması dolayısıyla birçok kişiyi ağırlamıştır. Bu belki de şehrin kaderinde vardır, zira buradan birçok değerli şahsiyet gelip geçmiş olmasına rağmen, Eskişehir’de ikamet edenlerin, ömrünü burada geçirenlerin sayısı da bir o kadar azdır.

Türk Dünyası Kültür Başkenti Eskişehir

Eskişehir, önemli şahsiyetlerini tanıtma konusunda ülkemizin diğer şehirlerine kıyasla çok daha büyük imkânlarla karşılaştı son yıllarda. Bu imkânlardan en önemlisi de şüphesiz 2013 Türk Dünyası Kültür Başkenti ünvanını almış olmasıydı. Bu sayede gerek Türk dünyası coğrafyasının farklı kesimlerinde yetişmiş değerler Eskişehir’e taşınmış oldu, hem de Eskişehir’in kendi değerleri gün yüzüne çıkarılmaya çalışıldı. 2013 yılıyla sınırlı kalmayan bu etkinlikler sayesinde Eskişehir, geçmişe oranla önemli şahsiyetlerini daha fazla anmaya başladı.

Eskişehir'in bir diğer önemli değeri olarak, tarihi Odunpazarı bölgesinden de bahsetmemiz gerekir. Özellikle son on yılda gerçekleşen restorasyonlar sonucu Odunpazarı bölgesi, Eskişehir’in tarihiyle bağlarının devam edebildiği nadir yerlerden birisi olarak varlığını sürdürüyor. Bu bölgeden yolu geçmiş çok önemli şahsiyetler olduğu muhakkak, örneğin birazdan kendisinden bahsedeceğimiz Şeyh Edebali’nin bir dönem yaşadığı ev Odunpazarı’nda bulunuyordu ve bugün aynı yerde Osmanlı Konağı isminde genişçe bir konak bulunmakta.

Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, Eskişehir’in marka değerini oluşturabilecek önemli şahsiyetlerine hâlâ yeterince sahip çıkmadığını üzülerek belirtmemiz gerekir. Bunda yöneticilerin ve belediyelerin kültür programlarının neredeyse tamamen Batı merkezli içeriklerden oluşmasının önemli payı vardır. Eskişehir’in kendi değerleri ise bu kültür programlarında kendilerine ya çok az yer bulabilmekte, ya da hiç bulamamaktadır. Oysa şehrin geleceğinin planlanmasında örnek alınan Avrupa şehirleri, kendi değerlerine sahip çıkarak örnek birer şehir haline gelmiştir. Eskişehir de Avrupa şehirlerini taklit yerine kendi sahip olduğu değerleri yaşatmak için çaba gösterirse, gerçek anlamıyla bir örnek şehir olacaktır.

Biz burada sadece araştırmacıların üzerinde durduğu ve bu vesileyle bizim de tanıma fırsatına erişebildiğimiz önemli şahsiyetlerden bahsedeceğiz. Bunun dışında Eskişehir’in sahip olduğu köklü geçmişte söz sahibi olan pek çok değerli büyüğümüz de tanınmayı beklemekte. Şimdi Eskişehir’de yetişmiş, şehrin marka değerine önemli düzeyde katkısı olan şahsiyetlerin bazılarından bahsedelim.

Yunus Emre (1240-1321):

Cemal Süreya’nın ifadesiyle “Türkçenin süt dişleri” diyebiliriz Yunus Emre için. Yunus’un, bugün kendi ismi verilen ve Eskişehir’in Mihalıçcık ilçesine bağlı bir beldede 1240 yılında doğduğu yaygın görüş olarak kabul edilir.

Anadolu’nun dört bir yanında, Moğol istilası sonrası yaşanan bunalım döneminde önemli şahsiyetler ortaya çıkmış ve Müslüman halkın kimliklerini ve değerlerini unutmaması konusunda çaba göstermişlerdir. Yunus da bunlardan birisidir. Böyle bir ortamda tasavvuf düşüncesi ve güzel ahlâka yaptığı vurgu, o günün şartlarında iyi bir insan ve iyi bir Müslüman kimliğinin inşası açısından çok değerlidir.

Yunus Emre’yi, diğer bir ifadeyle “Bizim Yunus”u bugün, yine Eskişehir’in değerli şair ve yazarlarından Mustafa Özçelik’ten okuyup dinlemek yerinde olacaktır.

Eskişehir son yıllarda başarılı çalışmalarla Yunus Emre ismini, şehrin adıyla beraber anılır hale getirmiştir ama bu konuda yapılması gerekenler çok daha fazladır. Her yıl Mayıs ayında kapsamlı anma programları düzenlenir, şehirde birçok yere Yunus Emre’nin ismi verilmiştir. Ne yazık ki bir yandan da Yunus’un felsefesi tam olarak anlaşılamamış durumdadır. Dileğimiz Yunus’u yaşadığı çağın bağlamında hakkıyla değerlendirip bugüne yansımaları üzerine çok daha ciddi çalışmalar yapılmasıdır.

Şeyh Edebali (1206 – 1326):

Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in kayınpederi ve Osmanlı Devleti’nin bir nevi fikir babası olan Şeyh Edebali aslen Karamanlıdır. Tahisiline Karaman’da başlar, Şam’da devam eder. Mevlana Celaleddin Rumi ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi dönemin büyüklerinin sohbetlerinde bulunmuştur. Eskişehir’de bugünkü şehir merkezine yakın bir yerde bulunan Uludere Köyü’ne (o dönemki ismi ile İtburnu) hocası Şeyh Süleyman’ın yanına yerleşir ve çalışmalarına burada devam eder. Burada bulunduğu dönemlerde Osman Bey sürekli kendisini ziyarete gelir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşu ile ilgili anlatılan malum rüyayı da Osman Bey bu köyde Şeyh Edebali’nin evinde görmüştür.

Şeyh Edebali’nin bir diğer damadı da, yukarıda zikrettiğimiz Osman Bey adına ilk hutbeyi okuyan Dursun Fakih’tir. Dolayısıyla bu köy, Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında önemli bir yere sahiptir.

Şeyh Edebali 1326 yılında 120 yaşındayken vefat eder. Kabri Bilecik’te olmakla beraber bir rivayete göre de Eskişehir’de Odunpazarı Mezarlığı’nda medfundur.

Hızır Bey Çelebi (1407 – 1458):

İstanbul’un ilk kadısı olan Hızır Bey Çelebi 1407 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinde doğmuştur. Nasreddin Hoca’nın sülalesinden geldiği söylense de bu bilgiler şüphelidir. Zira Nasreddin Hoca’nın Sivrihisar’da mı, Akşehir’de mi yoksa başka bir bölgede mi yaşadığı belirsizdir.

İlk öğrenimini Sivrihisar’da görür ve sonrasında Bursa’da Molla Yegân’dan dersler almaya başlar. Devamında öğrenim gördüğü medresede müderris olur.

Hızır Bey’in hayatında önemli bir dönüm noktası, Fatih ile tanıştığı zamandır. Fatih’in sarayına bir Arap âlim gelir ve Türk âlimleri sorularıyla mağlup eder. Fatih bu durumdan çok rahatsız olur. Arap âlimle boy ölçüşebilecek kimse yok mu diye ferman buyurunca, vezirlerden birisi Hızır Bey’in ismini önerir. Gerçekten de Hızır Bey Edirne’ye saraya gelir ve sorularıyla Arap âlimi mağlup eder. Fatih bu durumu memnuniyetle karşılar ve sırtındaki kürkü çıkarıp kendisine hediye eder. Ayrıca Hızır Bey’i Bursa’daki Sultaniye Medresesi müderrisliğine tayin eder. Hızır Bey burada çok fazla öğrenci yetiştirmiştir. Hızır Bey Bursa’da Beyazıt Medresesi’nde de görev yaptıktan sonra İnegöl kadılığına tayin olunur.

İstanbul’un fethi ile birlikte Hızır Bey, İstanbul kadılığı görevine getirilir. Çok fazla ilmî eser vermeyişinin en önemli sebeplerinden birisi de bu olmalıdır.

Hızır Bey geride Risale-i Nûniyye adlı 105 beyitlik eserini bırakır. Eserin her beyitinin ikinci mısrası Nun harfi bile bittiğinden dolayı bu ismi almıştır. Genel olarak İslâm inanç esasları bağlamında farklı konulardaki görüşlerinden oluşmaktadır. Hızır Bey’in hayatı ile ilgili kısa bilgilerin yanında Risale-i Nuniyye adlı eserinin günümüz Türkçesiyle bir çevirisine Mustafa Said Yazıcıoğlu’nun hazırladığı Hızır Bey adlı kitaptan ulaşılabilir.

Hızır Bey 1458’de İstanbul kadılığı görevindeyken vefat eder.

Cevat Ülger (1933-1977):

Cevat Ülger, Eskişehir’in yakın tarihine iz bırakmış en önemli şahsiyetlerden birisidir. Öyle ki, bugün şehrin en merkezi noktasında bulunan Reşadiye Camii, Cevat Ülger’i hatırlatır bilenlere. Fakat ne yazık ki kendisi Eskişehir halkı tarafından bile yeteri kadar tanınmamaktadır.

Eskişehir ve Bolu’da geçen öğrenim hayatından sonra Cevat Ülger, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü’nde tahsilini tamamlar ve resim öğretmeni olarak çalışmaya başlar. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki görevlerinden sonra Eskişehir Maarif Koleji’nde (bugünkü Eskişehir Anadolu Lisesi) yine resim öğretmeni olarak görev yapan Cevat Ülger, burada çok değerli öğrenciler yetiştirir. Günümüzün Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, bu öğrencilerden en tanınmış olanıdır.

Eskişehir’de 17 tane caminin mimari planlarını yapan Cevat Ülger, yine Türkiye’nin birçok şehrinde de camiler inşa etmiştir. Şüphesiz Eskişehir’de bulunan Reşadiye Camii bunlar içerisinde en önemli olanıdır. Zira caminin en küçük detayıyla dahi özel olarak ilgilenmiştir Cevat Ülger. Burası bir nevi ustalık eseridir. Eskişehir’e şehir dışından gelen misafirlerimiz bu camiyi gördüklerinde Osmanlı döneminde inşa edildiğini zannederler (Oysa caminin inşasına 1969 yılında başlanmıştır.) Cevat Ülger için Osmanlı tarzı camilerin son büyük mimarı desek yerinde olacaktır.

Diğer yandan sanatın birçok alanıyla yakından ilgilenen Cevat Ülger, karikatür konusunda da isminden söz ettirir. 44 yıllık ömrüne ciddi işler sığdıran Cevat Ülger, geride sayısız mimari eser, karikatür, resim ve hat çalışmaları, ayrıca Oyuncak Masalları, Demet, Ritmin Gücü ve Ritme Davet adlı üç tane de kitap bırakmıştır.

Cevat Ülger’i bir öğrencisinden, Nabi Avcı’dan dinleyerek sözlerimizi tamamlayalım: “Tuvalde başladığı ‘nonfigüratif’ macerayı, evindeki dokuma tezgâhında halılara, kilimlere taşıyan; ıskarta malzemelerden çocuk oyuncakları yapan; giydiği ceketin, gömleğin, ayakkabının modelini kendisi çizen; bağlama çalan; sadalı bir kubbe görünce aşka gelip gülbank çeken; okula motosikletle gelip giden nalbant bıyıklı bir ‘resim öğretmeni’ bulabilir miyiz? Herhalde bulamayız... Zaten o zamanlar da, ondan başka bulunamazdı.”

 

İsmail Kaplan yazdı

Güncelleme Tarihi: 10 Ağustos 2016, 14:50
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
dilek çelik
dilek çelik - 1 yıl Önce

Reşadiye caminin aynısı hem kayseri'de (Bürüngüz cami ismiyle) hem de Bosna Hersek'in Gorajde şehrinde (Kayseri cami isminde) bulunmaktadır. Her iki camiyi de görünce Eskişehirdeki Reşadiye camisine çok benzediğini söylediğimde Cevat Ülgerin kim olduğunu öğrenmiştim...

banner19