Revnakoğlu arşivinde tekke kütüphaneleri

Yeni hayattan önce İstanbul’un tekkeleri zengin kitap koleksiyonlarına, kütüphanelere sahipti. Bilhassa meşihat postuna oturan ilmiyeden şeyhlerle tekkelerin kütüphaneleri şekillenir, irfan ve ilim noktainazarından müktesebatı olan şeyhlerin vücutlarıyla eserler nitelik ve nicelik cihetinden zenginleşirdi.

Revnakoğlu arşivinde tekke kütüphaneleri

Yeni hayattan önce İstanbul’un tekkeleri zengin kitap koleksiyonlarına, kütüphanelere sahipti. Bilhassa meşihat postuna oturan ilmiyeden şeyhlerle tekkelerin kütüphaneleri şekillenir, irfan ve ilim noktainazarından müktesebatı olan şeyhlerin vücutlarıyla eserler nitelik ve nicelik cihetinden zenginleşirdi. Banisi saraylı ya da devlet ricali olanlar ile tesis tarihi erken zamana dayanan tekkeler kütüphane hususunda daha imtiyazlıydılar. Edebi zevki olan münevver şeyhlerin postnişini olduğu tekkeler bilhassa mesnevilerle, divanlarla doluydu. Şüphesiz bu metinlerin bir kısmı hattat olan tekke mensupları tarafından istinsah edilmiş yazmalardan müteşekkildi. Diğer tarikatlara taarruz etmeden diyebiliriz ki bilhassa Mevleviler “ikra” ve “bişnev” sırrını tekkeler tarihinde erken duymuşlardı. Bugün birçoğu Süleymaniye Kütüphanesine devredilmiş kitaplarıyla şehrin dini ve mistik mekânları olan tekkeler içinde mevlevihaneler dışında diğer tariklerden Aziz Mahmud Hüdai, Murad Molla, Düğümlü Baba, Hekimoğlu Ali Paşa da koleksiyonları cihetinden isimleri sık duyulanlardı.

Bir süredir neşri için metinleri üzerinde yoğunlaştığımız Cemalettin Server Revnakoğlu Arşivi, İstanbul’un birçok cephesi gibi tekke kütüphaneleri için de zengin bir kaynaktır. Revnakoğlu, 1909-1968 yılları arası hayat sürmüş, İstanbul’un bilhassa dini-manevi hayat cephesini -Osmanlı Devleti’nin son yarım yüzyılı ile Cumhuriyet’in ilk yüzyılı ile- mekan mekan, şahıs şahıs, taş taş, satır satır ele alan müstesna şahsiyetin adıdır. Dersaaadet’in 400’ü aşkın tekkesine girmiş ve her bir tekkenin âhir şeyhlerini görmüş, terekelerini zabtetmiş ve bunları emsalsiz şahsî üslubuyla birçoğu neşir kisvesine bürünmeyen dosyalarına dercetmiştir. Metinlerinde diğer akranlarından farklı olarak büsbütün İstanbul’un iç tarihi işlenmiştir.

Küçük Efendi Tekkesi ve Kütüphanesi

Sadece kütüphanesini ilk haliyle muhafaza eden Küçük Efendi Tekkesi orijinal bir iç peyzaja malik olan tevhidhanesini 1956’da çıkan yangında büsbütün muhafaza edemedi ancak bu felaketten geriye kalanlar şimdi bütün sadeliğine rağmen ilk vaziyetinin zevkini ve şöhretini takdire imkân verir. Bu itibarla tekkeler devrinde Küçük Efendi Kütüphanesine dahil olacakların içinden geçtiği cami-tevhidhane, ruhani bir hazırlık temin edecek kabiliyetteydi, kütüphaneye kapı tevhidhaneden açılır. Revnakoğlu kütüphanesiyle beraber zarif bir terkip olan mabedin mazisini şöyle anlatır (74:7,8,12):

“Biraz loş olmakla beraber kafes gibi zarif, şirin, dilber bir tevhidhanesi vardı. Tavanı göz alacak derecede büyütülmüş Sünbüli tacı şeklindeydi. Uçları birbirine kavuşan ince çıtalar, tacın terklerini gösteriyordu. Mihrabın içi küçücük dolap kapısı gibi iki çift kanatçıkla açılırdı. Burası tekkede postnişin olan şeyh efendiye mahsustu; Hazret-i Pir’in Ayasofya’da tefsir dersinden dönüşünü temsilen yaptırılmıştı, bundan dolayı tevhidhanede pîş-kadem efendi tarafından devran idare olunurken şeyh efendi dışarıdan mihraptaki bu küçücük kapıyı kendisi açarak içeriye girer, boyun kesip niyaz ettikten sonra ayak vurmasıyla devranı hafifletir ve hiç ara vermeden bir ikinci vuruşuyla devranın bundan sonraki diğer faslını açardı. Dergâhların seddinden sonra ayin icra edilmediği için bu küçük kapının üstüne siyah bir örtü çekilmiş ve artık mihrap açılmaz olmuştu.

Mihraba varmadan üç metre kadar önünde bir basamakla çıkılan set üzerinde bir kısmı yaldızlı ve karşılıklı iki küçük minber, camiye girenlerin gözünü alırdı. Küçücük asma bir köşke benzeyen bu minberlerin önüne kabartma çiçekli, yaldızlı iki kürsü konulmuştu. Bunların arkasında iki küçük mihrap, daha arkada yan yana iki küçük çilehane vardı, bundan dolayı tekkeye “Üç Mihraplı” da derlerdi. Çilehanelere önündeki iki küçük maksureden girilirdi. Caminin içinde yaptırılmış büyük kütüphaneye hünkâr mahfilinin merdiveni altındaki kapıdan geçilirdi.

Dışarıdan iki kapısı, bu iki kapının arasında süslü ve sanatlı bir çeşmesi varsa da Kırkçeşme sularının kesildiği tarihten beri akmamaktadır; H. 1241 yılında yaptırılmıştır. Sonradan Hekimoğlu Ali Paşa Kütüphanesine, oradan da Fatih Ali Emiri Kütüphanesine kaldırılmış olan bu kütüphane caminin içinde uzunlamasına üç buçuk metre yer kaplıyordu, genişliği iki metre idi. Dış kapıların üstünde uzunca yumurta çerçeve içinde güzel bir sülüsle istiflenmiş “Feyzüddîn” yazısı tekkenin banisinin ismini vermektedir.”

1956 yılında Kasım ayında bir gece birden bire yanıp kül olan tekkeden zarar görmeden kurtarılan kütüphanenin yazmaları daha önce buradan Hekimoğlu Ali Paşa Kütüphanesine, oradan da Ali Emirî Kütüphanesi’ne kaldırılmıştı.

Banisi Mehmed Reşid (Abdürreşid) Efendinin ismiyle “Reşid Efendi” ve “Feyziye Kütüphanesi” isimleriyle de anılmış olan Küçük Efendi Kütüphanesi bünyesinde kitap olmamakla beraber hâlen zaman zaman ders yapılan oda olarak kullanılmaktadır. Kütüphanenin kapısı önünde kütüphanenin banisi ve tekkenin ilk şeyhi olan Küçük Efendinin, diğer adıyla Mehmed Abdürreşid Efendinin mezarı yer alır: “Hüve’l- Hallâku’l-Bâkî – Eizze-i kirâmdan es-Seyyid el-Hâc Feyzullah Efendizâde eş-Şeyh Mehmed Abdürreşîd Efendi'nin merkad-i şerîfleridir, 7 Recep 1274 (21 Şubat 1858)”

Yedikule Uşşakî Tekkesi ve Kütüphanesi

Yedikule’de İmrahor Caddesi üzerinde kale kapısına yakın tarafta kapıya doğru sağ köşenin başındadır. Bugün birçok müştemilatından artakalan sade cami – tevhidhane kısmıdır.

Başlangıçta Evkaf Nazırı Halid Bey’in yaptırdığı bir mescitken bir müddet sonra yanmasıyla bu sefer nazırın kızı tarafından 1297’de yeniden bu yapı meydana getirilmişti. Halid Bey, mescidin karşısında refikası Vahide Hanım’a ait 42 odalı büyük konağını tekkeye bırakmış, bu konak tekkenin selamlığı olarak kullanılmıştı. Fakat kısa bir zaman sonra, aynı yılın içinde 13 Ocak 1885’teki büyük İmrahor yangınında bu da yanınca tekkenin ilk şeyhi Emin Baba, kendi gayreti ve ihvanın yardımıyla konağın arsası üzerine bir zaviye uyandırdı.

Tekke binası bahçe içindeydi, caddeye bakan cümle kapısı 92 numarayı almıştı. Bu kapıdan içeri girince hemen sağda kütüphane, soldaysa su haznesi vardı. Dışarıda cümle kapısı yanındaki kıymettar çeşmenin suyu bu hazneden veriliyordu. Kütüphanenin çoğu yazma olan kitapları beş yüzü buluyordu. Dergahların sırlanmasından sonra bunlar Süleymaniye Kütüphanesine kaldırıldı. İçeride kütüphanenin yanına yine Halid Efendi vakfından bir mektep yaptırılmıştı.

Tevhidhane, bahçenin sol tarafındaydı, etrafı dedegan hücreleri ile çevrilmişti. Bu hücrelerin alt katında matbah-ı şerif, taamhane, kahve ocağı ve ayrıca iki küçük oda vardı. Şeyh dairesi, meydan odası bunların yanına düşüyordu.

1329 Ramazan-ı şerifinin yirmi birine rastlayan 15 Eylül 1911’de tekke ikinci defa yandı ve çok geçmeden Emin Efendi tarafından tekrar yaptırıldı. Dergahların kapatıldığı tarihe kadar cuma günleri öğleden sonra ikindiye yakın Nâzenîn-i Uşşâkiyye usulüyle mukabele devam etti, bu sebeple Yedikule halkının buraya verdiği isim de “Cuma Tekkesi”ydi. Kapatılışından biraz sonra, yani 5 Ocak 1924’ten itibaren üç yıla yakın asker işgali altında kaldı, tevhîdhanesi elbise ve erzak deposu olarak kullanıldı. Zaten harap olmuştu, sonra kendiliğinden yıkıldı. Şeyh Emin Efendinin oğlu Şeyh Ali Şihabüddin Efendi tarafından kalan kısımlar tamir ettirildi ve tevhidhane yeniden kargir olarak yaptırıldı. Tekkenin bugünkü son şekli bu ikinci şeyhin eseridir ve 12x8 metre murabbaı üzerine bina edilmiştir.

Bu tekkenin kütüphanesinin banisi de olan Emin Baba’ya dair Revnakoğlu şu bilgilere yer verir (204:91-95):

Tirelidir, Aydınlı Doksanzâdeler ailesindendir. Mürebbî Baba’dan istihlâf edildikten sonra 1300 tarihinde İstanbul’a geldi. Kasımpaşa’da Hazret-i Pîr Hüsâmeddîn-i Uşşâkî’nin hankahı yakınlarında Tahtaköprü çevresinde oturmuş, şeyhliğini, dervişliğini gizleyerek oralarda eskicilik etmiş, “Eskici Baba” diye tanınmıştır. Bir müddet sonra camilerde halka vaaz ve nasihatte bulunmak, bazen de cuma ve teravih namazlarını kıldırmak suretiyle asıl şahsiyetini yavaş yavaş belirtmeye başlamış ve kısa bir zaman içinde halkın çoğunu kendisine derviş yapmıştır. Kendisi 21 yaşında tarikata girmiş, 121 sene yaşamış ve bütün ömrü boyunca hep bu yolda çalışmış, pek çok insan yetiştirmiş, irşat ve ibadet dışında vaktini de daima tetkik ve mütalaa ile geçirmiştir.

Hayatının sonlarına doğru üst üste dört gözlük takmış, yine okumaya ve okutmaya devam etmiştir. Sık sık seyahate çıktığından çok yer görmüş, her gittiği yerin ilim ve tarikat adamlarıyla görüşerek bilgisini artırmış, hususiyle kendi memleketi olan Aydın, İzmir tarafları başta gelmek üzere Akhisar, Salihli, Nazilli, Manisa ve çevrelerinde hayli canlar uyandırmış, bunlardan bir kısmını feyizlemiş ve cihazlamıştır. Seyahatte bulunduğu zamanlar kendisine halifelerinden Fahreddin Himmetî Efendi vekâlet ederdi.

Safvetî Paşa Tekkesi ve Kütüphanesi

Nakşibendiyyenin Halidiyye kolundan bu tekke, İstanbul’da bu tarikatın tesis edilmiş ilk merkeziydi, bu itibarla asitane kabul edilirdi. Cuma günü öğleden sonra hatm-i hâce okunan tekkenin banisi beş defa Maliye nazırlığında bulunan, ayrıca Evkaf nazırı, daha önce de Meclis-i Vâlâ-yı Hükkâm-ı Adliye reisi olan Musa Safvetî Paşa’ydı. Tekke, 1845’te yaptırıldı. Revnakoğlu kendi devrine kadar bu tekkenin kısa tarihini ve kütüphanesinin başına gelenleri kendisine has üslûpla aktarır (61:119- 121):

Tekkenin ilk yapılışı ahşaptır. Babıali’nin arka duvarına yapışık ve epeyce büyük bir konak hâlindeydi. Bir çıkmaz sokağın içinde bulunan bu tekke Hoca Paşa yangınında yandıktan sonra Musa Safvetî Paşa’nın kardeşi Mustafa Efendi tarafından ve yine Safvetî Paşa’nın bıraktığı para ile bugünkü şeklinde kârgir olarak inşa edilmiştir. Harem tarafında beş odası ve selâmlıkta da mutfak ve tevhîdhaneden başka dervişlerin ikametine mahsus olmak üzere on iki odası vardı ki bu kısım dergâhların Maarife devri tarihinden itibaren 48. İlkokul olarak kullanılmaktadır. Beş odadan ibaret bulunan harem tarafı da son mütevellisi tarafından kiraya verilmiştir. (Vakıf şartlarının icabı bahçesine kimse gömülmediğinden haziresi yoktur.)

Bu tekkenin içinde bir câmi‘-i şerîf ile çoğu yazma eserlerden teşekkül eden küçük, zarif bir kütüphane de vardı ki dergâhların seddi münasebetiyle altın yaldızlı fihristi ve vakfiyenamesi ile beraber Evkaf tarafından teslim alınmış, fakat üç araba dolduran ve yazılması üç gün süren bu nadide kitaplarla yazma Mushaflar hakkında hangi kütüphaneye devredildiğine dair Evkaftan şimdiye kadar hiçbir malûmat alınamamıştır.

Hasib Efendi Tekkesi (Saçlı Abdülkadir Efendi Tekkesi) ve Kütüphanesi

Eyüp’te Kalenderhane karşısında son olarak Rifai olan Saçlı Abdülkâdir Efendi Tekkesi (229:172-73,228) şeyhi Hasib Efendi (ö. 14 Temmuz 1911) döneminde, Ebülhüda Efendi, 1895- 96’da hem bu tekkeyi kendi kesesinden genişleterek tamir ettirmiş hem de buraya bir kütüphane yaptırmıştı. 1956 Kasımında küçük ahşap mescitle birlikte kütüphane ve bitişiğindeki türbe yıktırılmıştı (229:173,206-7):

Eyüp’te Hazret-i Hâlid’e hem-civâr olan Kalenderhane Caddesi üzerinde Kalenderhâne-i Özbekiyân’ın tam karşısında kâindir. Bidayette Ayazma Darülhadisi olarak yapılmıştır, tekkenin altında ayazma vardır. Yanındaki mescit sonradan ilâve edilmişti, asıl mescit taş kubbeli olan mahaldir ki hem darülhadis hem mescit idi.

Önceleri Halvetiyye’den iken Celvetiyye’den olmuş, sonra yine Halvetiyye’nin Sünbüliyye, Şemsiyye ve Şa‘bâniyye kollarına geçmiş, son zamanlarda ise tamamıyla Rifâ‘î olmuştur. Fakat ilk Rifâ‘î şeyhi Ma‘rifî olduğundan âyîn-i şerîf evvelâ Ma‘rifiyye usulü üzere, sonradan son şeyh Hasîb Efendi merhumun Rifâ‘iyye’nin Harîriyye kolundan müstahlef bulunması münasebeti ile Harîriyye ve Sayyâdiyye erkânına göre icra edilmiştir. İlk zamanlardan beri mukabele gecesi pazartesidir. Kadir geceleri Eyüp Câmi‘-i kebîrinde icrâ-yı âyîn etmek bu dergâha meşrut idi.

En eski adı Saçlı Mûsâ olan bu dergâhın Yahyâzâde Tekkesi, Saçlı Abdülkâdir Efendi Tekkesi, Hoca Sadeddin Efendi Tekkesi, Şeyh Hasîb Efendi Tekkesi gibi müteaddit isimler aldığı görülür.

Haziresinde Tâcü’t-Tevârîh sahibi Şeyhülislam Yahyâzâde Sadeddin Efendi, Harîrîzâdeler gibi eâzım-ı ricâl-i eslâftan bir hayli zevat medfundur.

Dergâhın 1308’de Evkaf tarafından tamir edildiğini gösteren kitabesi cümle kapısı tâkında iken 1938’de şiddetli bir kış gecesi etrafının harcı gevşeyerek düşmüş ve parça parça olmuştur. Mehmed Cemîl el-Eyyûbî’nin pek güzel sülüsüyle istif edilmişti.

Son şeyh Hasîb Efendi ile Ebü’l-Hüdâ gayet iyi görüştüklerinden Ebü’l-Hüdâ bu tekkeyi benimsemiş, Hasîb Efendiye teberrüken Sayyâdiyye’den icazet vermiş, hatta bizzat alâkadar olarak 1313’re dergâhı kendi kesesinden tevsîan tamir ettirmiş, kendi istifadesi için bir de kütüphane yaptırtmıştır. (Elif Efendinin tarihi vardır.) Ebü’l-Hüdâ’nın oğlu İsmail Sirâceddîn ile kızı Nuriye Hanım tevhidhaneye medhal olan geniş sofanın sağ yanındaki kubbeli taş türbede medfundurlar. Bu türbenin kubbesindeki Rifâ‘î tacı uzaklardan görünmekte idi.

Tekkelerin seddinden sonra kitaplar Süleymaniye Kütüphanesine kaldırıldı. ((229:228) Tekkenin kütüphanesi hâlen Süleymaniye’de mahfuz olup 528 kitaptan müteşekkildir.) Kütüphanenin câmi‘-i şerîf tarafından girilen kapısının tâkında çok güzel bir sülüs celîsi ile ve altın yaldızla yazılmış kitabesi şöyledir:

“Kütübhâne-i Sayyâdiyye-i Rifâ‘iyye sudûr-ı izâmdan ve sâdât-ı kirâmdan Sayyâdîzâde semâhatli Seyyid Mehmed Ebü’l-Hüdâ Efendi hazretleri tarafından vakf ve inşa olunmuştur. Sene H. 1313”

1956 Teşrîn-i sânîsinde küçük ahşap mescitle birlikte kütüphane ve bitişiğindeki türbe de yıktırılmıştır. Kubbenin üzerinde çok güzel Rifâ‘î tacı ile kitabe de aşağı indirilmiştir.

Unkapanı Şazeli Tekkesi ve Kütüphanesi

Tekkenin ilk şeyhi Hacı Ahmed Şem’î Efendinin Unkapanı’ndaki evini tekkeye dönüştürmesiyle faaliyete geçen mabet, dergâhların seddinden sonra Halk Partisi binası ve spor kulübü olmuştu. Son şeyhi Bekir Sadık Efendi aslen Nakşibendiyyedendi; Şazeliyye’den icazeti Alibeyköy Şazeli Tekkesi son şeyhi Hacı Ahmed İzzî Efendidendi. Galata’da Arap Camiin’de, Kantarcılar’da ve son olarak Unkapanı’ndaki Elvanzade Camii’nde ders okutmuş, vaaz ve nasihat etmişti. Diyanet İşleri’nin isteğiyle Sahih-i Buhari’nin musahhihleri arasına da katılmıştı.

İstanbul’un zengin kitap koleksiyonlarından biri bu tekkenin kütüphanesi, tekkenin Abdülhamid tarafından yeniden inşaasında yapıldı (228:77- 79):

Unkapanı Şâzelî Tekkesi: Sultan Hamid’in zamanında kendisi tarafından yaptırıldığı zaman yukarıda selâmlığa üç oda, bir sofa, bir sandık odası, bir aralık yaptırılmıştı. Alt katta iki oda, bir sofa, bunlarında altına bir bodrum ilâve edilmişti. Bodrumun yanı başında ayrıca iki tane yer odası vardı. Bu iki oda hademeye mahsustu. Selâmlık katında, üstünde sofa en üst katta, tekrar bir büyük sofa, bir aralık açılmıştı. En aşağıda taşlıkta yan yana büyük iki oda, bir kocaman mutfak, bir taşlık vardı. Sultan Hamid bunlardabaşka altı yatak, yorgan ve battaniye göndermişti. Mihrabın sağ ve solundaki parlak renkte koyun postlarının, halı ve seccadelerin bir kısmı da yine padişahın gönderdiği hediyelerden idi. Tevhîdhanede çoğu kadife ciltli yazma, basma kitaplardan terekküp eden kütüphanesi de padişahların, şehzadelerin ve sultan hanımların gönderdikleri kıymetli kitaplarla zenginleştirilmişti. Bugün bunlar da Süleymaniye Kütüphanesindedir.

Selimiye Tekkesi ve Kütüphanesi

Tekke, Şeyh Behcet Efendi'nin mensuplarından Pertev Paşa (Mehmed Said Pertev Paşa) tarafından ele alındığında yeni bir kütüphane bina edilmiş ve kitaplarla burası donatılmıştı. Sürgün gittiği Edirne’de 1837’de vefat eden Pertev Paşa’nın bu tekkeye hizmeti ve tesis ettiği kütüphaneye dair Revnakoğlu notlarında şu bilgiler Şeyh Behcet etrafında aktarılır (234:58-60):

Dergâha ricâl-i devletten bir hayli mühim zevatın intisabı vardı. O zaman dîvân-ı hümâyûn âmedî hulefâsından ve sonra umûr-ı mülkiyye nazırı olan Şair Mehmed Said Pertev Paşa, Humbarahane- i Amire nazırı iken irtihal eden Ahmed Hamdi Efendi, Baruthane nazırı Mehmed Said Efendi, Şeyhülislam Turşucuzâde Ahmed Muhtar Efendi gibi zamanın belli başlı şahsiyetleri bu zevatın başında gelmektedir. Pertev Paşa tekkenin meydancı dedeliğini, Ahmed Hamdi Efendi de kahve nakipliğini yaparlardı. Tekkeye geldikleri zaman bilhassa mukabele günleri resmî elbiselerinden soyunup cübbe ve haydariye giyerek hizmete koşmaları onlar için nefs-i emmâreyi kırmak mahiyetinde bir muvaff akiyet olduğundan kendilerine büyük gönül safası temin ediyordu.

Umûr-ı mülkiyye nazırı ve zamanının kuvvetli şairlerinden Mehmed Said Pertev Paşa, Şeyh Ali Behcet Efendiye ve dolayısıyla dergâha çok yakın alâka ve sevgisinden tekkenin cenuba bakan yerinde taştan bir kütüphane binası vücuda getirmiştir ki 12 Muharrem 1252’de yani kendisinin irtihalinden bir yıl önce vakfi yenamesi yazılan bu kütüphanenin Türkçe, Arapça, Farsça yazma ve basma olarak 872 kitabı vardı. “Kütübhâne yapıldı hamdü lillâh” kuruluşunun tarihidir.

Eski teamül iktizası kütüphanelerin vâkıfları adlarıyla yâd olunmaları icap ederken bazı emsali gibi müstesna olarak bulunduğu yerin adıyla “Selimiye Kütüphanesi” de (denilmişti.)

Revnakoğlu’nun yukarıdaki notları metinde isim tasrih edilmemişse de her halde tekkenin şeyhi ve hafız-ı kütübü Behcet Efendiden nakildir. Selimiye Tekkesi’nde harabeye yüz tutan Pertev Paşa Kütüphanesinin Ali Emiri Kütüphanesinin kuruluşuyla oraya intikaline dair şu bilgi notu dikkat çekicidir (234:120-22):

Mürûr-ı eyyâm ile dergâh-ı şerîf müşrif-i harâb olmuş, civarı da pek tenha bir hâle gelmiştir. Bu hâliyle hazret-i vâkıfın maksudu olan “istifâde- i ibâd” tabiiî mümkün olamazdı. Asrımız urefâsından Ali Emiri-i Âmidî Efendi merhum sahip oldukları kütüb-i nefîsenin vakfını teemmül; Maarif idaresi de lâzım gelen binayı taharri ediyordu. O esnada Fatih’te Şeyhülislam Erzurumlu Seyyid Feyzullah Efendi Medresesi bulunmuş, bunu Emiri merhum da münasip görmüştür. Mükemmelen tamir olunan binada daha boş dairelerde kalıyordu. Diğer bazı kütüphaneler miyanında Pertev Paşa merhumun kütüphanesinin dahi naklini Ali Emiri Efendi o zaman bizlere teklif, bittabi tarafımızdan da şükranla kabul edilmişti. Işte bu suretle kütübhâne- i mezkûr hâfız-ı kütübleriyle beraber aynı isimle, “Pertev Paşa Kütüphanesi” namıyla hâlen bulunduğu Fatih Millet Kütüphanesindeki müstakil dairesine nakledildi. Ümit olunur ki rûh-ı cenâb-ı vâkıf da bu suretle esas gayenin tahakkuku noktasından şad olmuştur.

Hasan Hüsnü Paşa ve Kütüphanesi

Tekke ve kütüphane Eyüp’te Bostan Iskelesi’ndedir. Nakşibendiyyenin Halidiyye kolundandır. II. Abdülhamid’in bahriye nazırlarından Hasan Hüsnü Paşa tarafından yaptırıldığı için Hasan Paşa Tekkesi derler. Bir ismi de Hünkâr iskelesi tekkesidir. Yanında kütüphanesi vardır. Perşembe günleri ayin icra edilirdi. 1319’da yaptırılmıştır. Kapısının tâkında istifli, güzel bir sülüs celisi ile yazılmış “Fiha kütübün kayyimetün” ayet-i celilesinin yazı sanatı bakımından kıymeti yüksektir, eşi az bulunur eserlerimizdendir.

Yirmi yıldan fazla Arapça okuttuğu Galatasaray Lisesi’nde öğrenci arasında adı “Dazırduzur”du. Mehmed Fehmi’nin hakim olan oğlu Emin Ali de soyadı olarak “Dazıroğlu”nu almıştı. Bozcaadlı Hasan Hüsnü Paşa’nın Nakşibendiyyeden Hâlidiyye kolu için yaptırdığı tekkenin şeyhi ve kütüphanesinin (Bu kütüphane 2774 cilt yazma ve basma eserleriyle Süleymaniye Kütüphanesinde intikal etmiştir) de hâfız-ı kütübüydü. Revnakoğlu, Galatasaray’da talebesi olduğu Fehmi Efendiden (ö.1937) hem biyografisini hem de tek eserinin müsveddelerini almıştı (115:81-85): Şeyh Hacı Fehmi Efendi b. Arif (Dazır) (115:81-85): Hoca Refî‘ Efendinin damadı ve halifesidir. “Attar Hacı Fehmi”, “Kütüphaneci Fehmi Efendi” diye anılır.

Refî‘ Efendinin vefatından sonra posta geçmiş, Galatasaray’daki derslerini de üzerine almıştır. Yeniliği çok seven ileri görüşlü bir adamdı. Galatasaray’daki hocalarımızın hocası sayılırdı. Cazip ve ihtişamlı bir hâli vardı. Sözlerini, fikirlerini kanun gibi dinler ve sayarlardı. Devrin büyükleri, Darülfünun ailesi, tanınmış ilim adamları, hususiyle tekkeyi yaptıran Bozcaadalı Hasan Paşa kendisine fevkalâde saygı gösterirlerdi. Hasan Paşa, hocamızın dervişlerinden biri bulunmakla iftihar eylemiştir; Fatih’te Haydar’daki konağında onun için bir daire ayırmıştır. Bu konağın yanındaki mescitte cuma geceleri hatm-i hâcegân okutuyordu.

Fehmi Efendi aslen Yugoslavyalıdır. Oranın Viranya kazasının büyük şöhret yapmış Sa‘dî şeyhlerinden Şeyh Arap Baba’nın torunlarındandır. Eyüp’e muhacir olarak gelmişlerdir.

Fehmi Efendi çocukluk ve gençlik çağlarını Kalenderhane Caddesi’ndeki Attar Hacı Mehmed Efendinin yanında geçirmiş, kendisi de bir müddet attarlık etmiştir. Hazret-i Hâlid türbedarı ve câmi‘-i şerîfinin imam vekili Hafız Recep Efendiden talim, kıraat okumuş, ayrıca Eyüp çevresinin pek tanınmış ilim adamlarından Hoca Raik Efendinin derslerine devam ederek hemen her şeyi ondan öğrenmiştir. Hoca Raik Efendi, Hacı Fehmi Efendinin irfanen ilerlemesinde, olgunlaşmasında büyük amil olmuştur.

Cumhuriyette ilk Beyoğlu müftüsü olan Recep Efendi merhum, İslâm Bey Bedevî Tekkesi şeyhi Hafız İbrahim Efendi merhum, Şeyh Ceylan ve Yahya Galip Bey merhumlar gibi Eyüp’ün tanınmış simaları hep Raik Hocanın rahlesinden yetişmiş kimselerdir.

Şeyh Fehmi Efendi uzun boylu, yakışıklı, güzel yüzlü, gözleri içinden gülen, uzunca beyaz sakallı, pembe tenli, sevimli, mübarek, müeddep bir insandı. Hocalığından beklenmeyecek derecede çok ileri fikirli ve inkılâpçı idi. Musa Kâzım Efendi gibi sınıfta zaman zaman başını açar ve derslerine Hıristiyan talebeyi de kabul ederdi. Dinî takrirlerinin onlar tarafından dinlenmesinden, takip edilmesinden mahzuz olurdu, fakat hiçbir telkinde bulunmazdı. “Başımıza şapka geçirmek değil, icap etse de millet ve memleketin selâmeti ve dünya gidişine uymak için alnımıza put koysak (eliyle de yerini gösterirdi) müslümanlığımızdan bir şey kaybetmiş olmayız!” derdi. Bu derece serbest, yüksek görüşleri vardı.

Hacı Zihni Efendinin bile saygı ve sevgisini kazanmıştı. Derste ve sohbette daima diz üstü oturur, konuşurken arada bir dizlerine vururdu. Üç saatten fazla ayağını değiştirmeden diz üstü oturduğunu bilirim. Sohbet sırasında namaz vakti girerse kimseyi namaza kaldırmaz, devam ederdi. Zevksiz ve isteksiz bir ibadetin kuru bir âdet olduğunu bilenlerdendi, bu itibarla kimseyi zorlamazdı. Sohbetine doyulmayan emsalsiz bir insandı.

Tertemiz giyinir, gösterişli bir sarık sarar; tekkede Nakşî tâcı üzerine krem renginde yün şemle dolardı.

Metinde alıntılar Revnakoğlu Arşivinin bulunduğu Süleymaniye Kütüphanesindeki dosyalarındandır. Atıflarda parantez içindeki iki noktadan öncesi dosyanın numarasına, sonrası görüntü sayfasına işarettir.

Mustafa Koç

Kaynak: Z Dergi-Kütüphaneler, sayı 5

Yayın Tarihi: 24 Haziran 2021 Perşembe 11:00 Güncelleme Tarihi: 28 Haziran 2021, 08:00
banner25
YORUM EKLE

banner26