banner17

Para Getirmeyen Tarih Sokakta Çürüyor

''Bizden önce bu şehirde yaşayanlar, yaşamakla kalmayıp imar vazifesini yerine getirenler, sonraki nesillere neyi devredecekleri ve devraldıkları güzelliğe ne katabildikleri üzerine yoğun mesai harcayan insanlardılar. Bu onlar için yük değildi; çünkü zaten hep güzel yaşıyor ve güzel düşünüyorlardı.'' Sadullah Yıldız tarihi çeşmelerin izini sürmeye devam ediyor.

Para Getirmeyen Tarih Sokakta Çürüyor

İstanbul üzerine yapılan bütün yatırımlarda garantör rolünü mecburen oynayan ama bir şeylerden memnun olup olmadığı hiç sorulmayan tarihî eserlerin ne durumda oldukları üzerine bir yolculuktayız.

Birkaç ay önce çıktığımız bu yolculuk hitama ermek üzere; ama okuyucu tabii olarak bilmeli ki dipler ve gözden ırak kuytularda keşfetmeye mecbur kalınan tarihî eserlerimiz burada gösterilenlerle sınırlı değil. Üstelik biz alanımızın dışına çıkmadığımız hâlde bunca fecaate tanık olduk. Alanımız tarihî çeşmelerdi, hatırlayalım, şuradan.

Tanık olduklarımızın en önemli sıfatı fecaat değildi elbette. Koca bir tarihe uzanabiliriz burada gördüklerimizden; bu yalnızca kıymetsiz bir dibace hükmüne layık olurdu herhâlde o büyük tarih için. Bizden önce bu şehirde yaşayanlar, yaşamakla kalmayıp imar vazifesini yerine getirenler, sonraki nesillere neyi devredecekleri ve devraldıkları güzelliğe ne katabildikleri üzerine yoğun mesai harcayan insanlardılar. Bu onlar için yük değildi; çünkü zaten hep güzel yaşıyor ve güzel düşünüyorlardı.

Eskilerin bıraktıklarına uzandığımız yolculukta bugünkü duraklarımız İstanbul’un birkaç köşesinden çeşitli yerler olsun.

İnsanlardan kaçabilseydiler keşke

1.
2.
3.
4.
5.
6.
7.

İlk uğrayacağımız çeşme yakın zamanlara tarihleniyor gibi görünse de aslında çeşmelerin birer manevî zincir işlevi gördüğünü hesaba kattığımızda işin rengi değişiyor. Eski Edirne Asfaltı’nda, Çukurçeşme Caddesi başına hizalanan bu küçük eser, 1999’da altgeçit inşaatı ve meydan düzenlemeleri esnasında yıkılıp yenisi az geriye inşa edilen 1975 tarihli bir camiye, herhâlde çeşmeye de adını verdiği üzere ‘Namazgâh Camii’ne aitmiş. Fakat şimdiki görüntüsü itibariyle kökünü bulabileceğimiz bir iz vermiyor. Hatta bulunduğu duvarda yıktırılmaya namzet bir iğretilik içinde olduğu dahi söylenebilir.(1)

Daha önce birkaç düzine çeşmeyi ziyaret için farklı zamanlarda uğradığımız Mevlanakapı’daki son dolaşmalarımızda iki çeşmeyi gözden kaçırdığımızı mülahaza ettim. Bir dipnot olarak artık düşebiliriz zannediyorum; Suriçi’ndeki hemen bütün bölgeleri dolaşmış olduk ve elimizden kaçabilmiş çeşme hemen hemen olmasa gerektir. Gerçi insandan topyekûn kaçabilseydiler keşke de demiyor değiliz ya…

Mevlanakapı Caddesi’nin Elif Lamet Sokağı başındaki bu isimsiz çeşme (2), gariptir, yine isimsiz bir türbenin önünde duruyor. Çeşme bilumum zarardan korunmuş görünüyor fakat bir kitabesi var mıydı, varsa neredeydi (zira saçak altında muhtemel bir kitabe için yeterli boşluk yok) gibi konular kadar isimsizliğin bizatihi kendisini mesele ediyorum daha çok. Karşısındaki türbe hâlâ ziyaretçi alıyor ve hürmet görüyor ama içerde kimin yattığını bilebileceğimiz bir ibare yok. Bu belirsizliklerin giderilmesi gerekiyor.

Yerine otel yapılması için fazla küçük, yoksa şimdiye yıkılmaması bir mucize olurdu

Yine aynı caddenin Dibekçi Ali Sokak köşesinde ise bir trajedi sergileniyor; sergi tamamen ücretsiz, hatta sergiye katkıda bulunmak dahi bedava. İki cepheli çeşmenin iki yüzü birbirinden fena durumda. Caddenin tersinde ve nispeten karanlıkta kalan yüzde (3) ‘tarihî çeşmeyi korumaya özen gösterilmesi’ için bir tabela var, en önce o harcanmış. Lüle taşı nerdeyse tamamen tahrip edilmiş ve etrafı-yüzü sıvalarla kaplanmış. Üstteki boş bölümden belli ki bir şey sökülmüş ya da kazınmış ama ne olduğunu bilemiyoruz.

Ön yüzden bakılınca çeşmenin tavanının da çeşmeyle birlikte harap hâlde oluşu göze çarpıyor. Öndeki lüle taşı zor seçilecek kadar mahvolmuş, çeşmenin kurnası betonla doldurulmuş ve yer yer taşları kırılıp kaybedilmiş. Marifetin tamamı faş olmasın diye de önüne belediyenin çöp konteynerleri layık görülmüş. Çünkü hemen arkasında duran ve bugün yaşayan herkesten daha çok yaşayabilmiş ecdat yadigârının teorik ve pratik olarak bir kıymeti yok; yalnızca yerine otel yapılması için fazla küçük, yoksa şimdiye yıkılmaması bir mucize olurdu.

Nişanca’dan Malta’ya uzanan Fatih Caddesi’nde, lüle taşının bir kısmını kaldırımın yediği bu çeşme ise bir asma tarafından kamufle edilerek kem gözlerden sakınılmış. Ağız bölümü yerinden çıkarılmış, kitabesi etrafındaki çiniler zarar görmüşse de metin henüz okunaklı ve yerli yerinde (5). Tam önünden büyüyen ince belli bir ağaç ve kitabesinden aşağı sarkan asma sayesinde yanından geçip gidenlere herhangi bir duvardan fazlası olduğunu ilk bakışta bahşetmiyor. Kitabesinden öğrendiğimize göre üç yüz yıla yakın bir zamandır ayakta.(6)

Sanki paha biçilmez bir ecdat yadigârı değilmiş gibi…

Aksaray’dan Fatih’e çıkan Havlucu Sokak’taki manzara da diğerlerinden daha iyi durumda değil (7). Nerdeyse bir moloz yığını görüntüsü veren bu yapının bir de arka tarafa uzanan devamı var ve bütünüyle yıkıntı hâlinde. Bir çeşme olduğunu bundan sonraki aşamada sadece tahmin edebiliyoruz, yoksa çeşmeye benzer yanı kalmış değil. Kaldırımın da hiç müsamaha göstermeksizin musluk hizasına kadar yediği tek belirgin özelliği ayna taşı. Göz göre göre kaybedilmiş bir tarih, kaybedilmişliği sindirilsin ve ortadan kaldırılmasına tahammül edilebilsin diye böylece sergileniyor.

8.
9.
10.
11.

Şenaatin daha büyüğü ise Karaköy sahili, Yelkenciler Caddesi ile Kurtçu Hamam Sokak kesişimi önünde izlenebilir. Google Haritalar bu bölgeyi otopark diye gösteriyorsa da orta yerde hâlâ birkaç arabayı engelleyen bir cisim yok değil.

Hatipzade Yahya Paşa Çeşmesi. Nefis bir meydan çeşmesi olduğu su götürmez, bir zamanlar için elbette (8). Şimdi ise ‘yıkmak için hâlâ neyi bekliyoruz’ denecek raddeye ulaşması için can çekişmesi sergileniyor. Dört yüzlü devasa bir 18. yüzyıl mirası olan eserin süslemeleri bütünüyle silinmiş ve silinmeyen yerler de zaten parçalanmış. Sanki paha biçilmez bir ecdat yadigârı değilmiş gibi dibine kadar araba park ediliyor (9). Nerde bu yadigârın yanından geçerken bakışlarımızı cezbedecek alımlılık ve hakkı ödenmemiş güzelliğinin arz-ı endam edeceği özen ve bakım…

Öyle çok unsuru var ki her birinin dökümünü çıkarmak bile ayrı iş. Sevindiğim taraf, cephelerden birindeki on sekiz satırlık kitabenin henüz okunaklı ve sağlam durması oldu (10). Kaç gün daha böyle olacak, orası belirsiz tabii. Saçakları, kurnaları, en az iki kitabesi, musluk takımları tamamen toprak altında kalan çeşmenin görebildiğim kadarıyla toprak altında kalmaktan ziyade, taşlarının tamamen yıkılmasıyla ilgili bir meselesi var. Yani çeşmenin çökmekte olduğunu zannediyorum.

Mevzuyu yine de bu kadar karanlık bağlamayalım. Gülhane önündeki Askerî Rüşdiye (şimdi İÜ-Siyasal Bilgiler Fakültesi Gülhane Yerleşkesi) içinde küçük ve şirin bir çeşme buldum (11). Kapalı alanda durduğundan, kırık dökükle ilgili derdi yok. Musluk çevresinde biraz aşınma var yalnızca. Son devir eserlerinden olduğunu süslemeleriyle açık ediyor. Hatta belki de böyle birçok küçük çeşme yaptıran Sultan II. Abdülhamid’in Hamidiye çeşmelerinden biridir.

Allah ecdadımıza rahmet etsin, güzellik ve güzel adına ne varsa hâlâ onlar sayesinde gözümüz şenleniyor.

 

Sadullah Yıldız

Güncelleme Tarihi: 02 Aralık 2016, 09:52
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20