banner17

Önemli Olan Bir Filistinlinin Dahi Olsa Hatırasında Yaşayabilmek

Müslümanların yaşadığı her yer gibi Kudüs de çok güzeldi, doyumsuzdu. Her gördüğüne tebessüm etmek, selam vermek, hele onların en zayıflarını, değersizmiş gibi görünenlerini kucaklayıp öpmek bambaşka bir huzur veriyordu insana. Mehmet Aktaş yazdı.

Önemli Olan Bir Filistinlinin Dahi Olsa Hatırasında Yaşayabilmek

İstanbul'dan ayrılmadan önce Imad Ebu Hadice'nin bakkal dükkanına uğrayıp hasbihal etmeyi düşünüyordum fakat Kudüs sokaklarında dolaşmaya başladığım ilk andan itibaren fert fert herkesin birer Imad olduğunu görünce bu düşüncemden vazgeçtim. Onlara duyduğum muhabbet ve özlemi bakışlarıma yükleyip, kendimi zorlamadan ve ayırım gözetmeksizin gayet doğal her Filistinli’yi kucaklamaya çalıştım.

İki sene önceki seyahatimizde bizi evlerinde misafir eden Ubeyd Ailesi'ni ziyaret etmeden dönmek olmazdı tabii ki... Bize eşlik eden iki aileyle birlikte İstanbul'dan götürdüğümüz mütevazı hediyelerimizi kendilerine takdim edip, yetmişli yaşlardaki yalnız yaşayan bu iki karı kocayı ziyaret edip gönüllerini almış olmak bizim için büyük bir mutluluktu... İnşallah onlar da memnun kalmışlardır.

Ömer Mescidi'nin bakımından sorumlu Alemi Ailesi'nin görevlileriyle Selahaddin Mescidi'nin baraka meşrutasında ikamet eden aileleri ziyaretlerimiz hep gönül almak içindi. Unutulmadıklarını kendilerine hissettirmenin, onlara büyük bir moral kaynağı olduğunun bilincindeydik. Beni en çok sevindiren ve mutlu eden manzara ise; Ömer Mescidi'ndeki görevlilerin kendilerine takdim ettiğim paketi açıp lokumları bizim yanımızda yemiş olmalarıydı. İnsanoğlu zaten hep böyledir; küçücük şeylerden mutlu olur. Onlar da mutlu oldu, elhamdülillah biz de mutlu olduk.

Bir Filistinlinin dahi olsa hatırasında yaşayabilmek

Müslümanların yaşadığı her yer gibi Kudüs de çok güzeldi, doyumsuzdu. Her gördüğüne tebessüm etmek, selam vermek, hele onların en zayıflarını, değersizmiş gibi görünenlerini kucaklayıp öpmek bambaşka bir huzur veriyordu insana. Abi kardeş gibi birlikte iskemleye oturup onlarla çay içmek, çat pat Arapçayla vücut dilini harmanlayıp muhabbete dalmak, uzaktan sizi seyreden İsrail askerlerinin bakışlarına inat yeri geldiğinde Filistinli kardeşlerimizle bir 'çak' yapmanın verdiği mutluluğu varın artık siz düşünün.

Önemli olan içinde yaşadığım şu gerçek hayat... Beni bir kurtarıcı gibi görüp gözümün içine bakan kardeşlerim... Aralarından bir tanesinin olsun hatırasında yaşayabilmek, benim için dünyadan ve dünyadakilerden çok daha değerli...

Şayet tekrar Kudüs’e dönmek nasip olursa, inşallah o gün Eriha, Lut Gölü ve Beyt Lahm seyahatlerini iptal edip, Kudüs ve El Halil şehirlerinde nefes almakta zorlanan çok daha fazla kardeşimle kucaklaşıp, onlarla doya doya muhabbet etmek isterdim.

Yahudi mızıkacı söylenecek sözün en güzelini söyledi: “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak”

Hürrem Sultan’ın yaptırdığı hamamın önünden Çile Yolu’na girdik, sur içindeki Eski Kudüs’ü geziyoruz. Çile Yolu, Hristiyan inancına göre Hz. İsa’nın mahkemeden alınıp çarmıha gerildiği yere kadar olan yol güzergahı... Programa uyup mecburen biz de o güzergahı takip ediyoruz.

Romalılar’dan kalma sağlı sollu dükkanlarda Müslümanlar ticari hayatlarına devam ediyorlar. Sokak ortalarında Müslüman kadınlar bahçelerinden topladıkları yeşillikleri satıyor. Zeytin, incir, yaş üzüm, kuru üzüm, pekmez ve pestil satanlar da var...

Müslüman mahallesinden çıkıp önce Hristiyan mahallesini, ardından Ermeni mahallesini geziyoruz. Ermeni mahallesi dediğim yüz hanelik küçücük bir mahalle ama adamların hayalleri büyük; bir duvarda Türkiye’yi de içine alan büyük Ermeni haritası... Rehberimizin “Sakın haritayı yırtmayın... Çünkü haritanın yırtıldığını gördüklerinde yerine daha büyüğünü asıyorlar” uyarısına itaat edip hemen bitişikteki Yahudi mahallesine geçiyoruz.

Kudüs’ün Mescid-i Aksa ve Kıyamet Kilisesi’nden sonra üçüncü büyük mabedi Harap Sinagog bu mahallede... Niçin Harap Sinagog? Yapımına başlandıktan sonra aralarında para toplayıp bir türlü mabedi tamamlayamadıkları için yıllarca harap vaziyette kaldığından dolayı Yahudiler bu mabedi Harap Sinagog diye isimlendirmişler. Daha sonra Osmanlı Devleti’nin gönderdiği altınlarla sinagog tamamlanıyor ve bugünkü son halini alıyor.

Yahudi mahallesinde biz salına salına gezerken, kulağımıza hafiften okşayıcı bir mızıka sesi geliyor. Sonra bakıyoruz ki, yokuşun alt tarafında önünde kocaman nota kitabı olan Yahudi bir dilenci mızıka çalıp geçenlerden yardım topluyor. Yokuş aşağı inen grubumuzun boyunlarında asılı Türk bayraklarından bizim Türk olduğumuzu anlamış olmalı ki, adam hızlı bir şekilde önündeki nota kitabını karıştırmaya başlıyor.

Fazla zorlanmadan aradığı sayfayı buluyor ve rüzgârda sayfalar açılmasın diye de çamaşır mandalıyla sayfaların kenarından mandallıyor. Hemen ardından... Dat dara dat dat dat, Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak... Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak... Adam söylenecek sözün en güzelini söyledi, bana söyleyecek söz bırakmadı.

Kardeşim şu bizim grup da öyle cimri bir (!) grup ki, aramızdan adama bir şekel olsun veren çıkmadı... Şimdiki aklım olsaydı inanın hiç tereddüt etmeden kendim çıkarır verirdim ama Yahudilerin Filistinliler’e yaptıkları zulümler hâlâ hafızamda olduğu için o gün veremedim işte...

Unutmadan söyleyeyim; bu mahalle, Yahudilerin milyon dolarlar verip de bir türlü satın alamadıkları şu bizim meşhur Ayşe Teyze’nin evinin olduğu mahalle... Balkonumsu bir yükseklikten Mescid-i Aksa’yı tam karşıdan gören bir yer...

Henüz Yahudiler o duvarı aşıp Mescid-i Aksa’ya girebilmiş değiller

Mescid-i Aksa’nın yüksek duvarlarının dışında tam altımızda, çukurda, Yahudilerin en kutsal mekânı olan Ağlama Duvarı var. Başlarında kalpağa benzer geniş çeperli fötrvari kocaman başlıklar, meltem rüzgârıyla tatlı tatlı sallanan söğüt dalları gibi bizim Yahudiler de sallanarak durmadan kafalarını o duvara vuruyorlar. Bütün imkânlar ellerinde olmasına rağmen, kendilerini koruyan silahlı askerler eşliğindeki birkaç fanatik Yahudi hariç, 1917’den bu güne kadar henüz Yahudiler o duvarı aşıp Mescid-i Aksa’ya girebilmiş değiller.

Siz ne düşünürsünüz bilmem ama Yahudileri zillet içinde gösteren bundan daha güzel bir resim olamaz. Müslümanların elindeki Mescid-i Aksa’ya sahip olamadıkları için tam yüz yıldır gözyaşı döküyor adamlar...

Nedendir bilmiyorum; şu klavyenin başına her oturduğumda niçin korkarım bir türlü anlamıyorum. Kendi kendime devamlı “Yeter artık çok uzadı, haydi çabuk bitir” deyip duruyorum. Tamam, şimdi bitiriyorum...

İkinci gün Filistin şehirlerini geziyoruz. Ramallah, Eriha, Yeni El Halil ve diğer bazı şehir girişlerinde sağlı sollu kocaman kırmızı uyarı levhaları görüyoruz. Sağolsun rehberimiz bizim sormamıza fırsat vermeden o levhalarda ne yazdığını bize açıklayıveriyor: “Bu şehre Yahudi giremez... Girerse İsrail Devleti o kişinin can güvenliğinden sorumlu değildir.”

İşte bu kadar... Müslümanlar istedikleri gibi korkmadan sokak sokak gezebilir ama Yahudiler gezemez. Çünkü Filistin, Yahudiler için emin bir yer değildir. Nokta...

“O bayrağın olduğu binada bir Yahudi aile oturuyor”

Zeytindağı'ndayız. Mescid-i Aksa'yı kuşbakışı gören, bizim Çamlıca Tepesi'ne benzer yüksekçe bir yer... Her yerde Müslümanlar var. Okullar, hastaneler, camiler, türbeler... Cıvıl cıvıl maşallah... Hristiyanlara ait bir hastane ve dağın eteğinde boş alanda iki tane de kilise var fakat turistler dışında o kiliselere uğrayan kimse yok...

Selman-ı Farisi, Rabiatü'l Adeviyye gibi ziyaret mekânlarını gezdik. Mescid-i Aksa'nın kuşbakışı fotoğrafını çekmek için otobüsü park ettiğimiz alana doğru ilerliyoruz.

Önümüzde bir binanın üstünde devasa bir İsrail bayrağı... Rehberimize "Burası devlet dairesi mi?" diye soruyorum, gülüyor. "Yok abi... O bayrağın olduğu binada bir Yahudi aile oturuyor, o bayrak onun işareti" diyor.

İşte şimdi zurnanın zırt dediği yere geldik.

Yüz hanelik Ermeniler haritalarını çizerken Anadolu'yu da içine alan Kafkaslar'dan Balkanlar'a kadar olan bütün bölgeyi kendilerinin gösterirler. Yahudiler Zeytindağı'nda hile ve oyunla bir daire satın alır, bütün Zeytindağı bizim derler. Filistin'de adım attığınız her yerde Müslüman vardır, ama biz Filistin haritasını çizerken küçücük yeşil bir noktayla Kudüs'ü gösteririz, ondan azıcık büyük yeşil noktayla Gazze'yi, üçüncü bir noktayla da Batı Şeria'yı...

Yuh yani... İnsan kendi tarihine ancak bu kadar yabancı olabilir. Haçlılar'ın kısa süreli istilasını bir kenara koyarsak o topraklar Hz. Ömer döneminden beri Müslümanlara ait kadim bir İslam yurdudur. Osmanlı'nın dört yüz yıl adaletle hükmettiği ata yadigârıdır. Sakın bunu aklınızdan çıkarmayın.

Biz Filistin'i âmâların koluna taktığı beyaz şerit üzerindeki üç siyah nokta gibi göstermeye devam edersek Filistin asla özgür olmaz. Yahudinin zulmü bitmez. İkincisi, şayet o üç yeşil noktalı haritaya bakıp Kudüs'e giderseniz, gezdiğiniz her yerde "Aaa burada Müslümanlar varmış" dersiniz. Fakat tamamı yeşil gerçek Filistin haritasını kafanıza nakşedip Kudüs'e öyle giderseniz "Ulan bu Yahudilerin ne işi var burada" dersiniz.

Fi Emanillah!..

 

Mehmet Aktaş

Güncelleme Tarihi: 23 Kasım 2017, 12:32
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20