O sokaklar nereye çıkardı?

Eskiden sokakların bize has sesleri varmış. Ve her sokak, o sesleriyle, bize ait bir diyara çıkarmış..

O sokaklar nereye çıkardı?

11066Zamanın birinde, kimliğini gizleyen zengin bir adam, Türk bestecileri arasında bir opera yarışması açar. Eski İstanbul hayatını anlatması istenen operalar, üçü yerli, üçü yabancı altı sanatkârdan oluşan bir jüri tarafından değerlendirilecektir. Sonunda yarışma günü gelir çatar ve eserler Gülhane Parkı’nda birer birer icra edilmeye başlanır. Ne var ki hiç biri ümit verici değildir.

Eski İstanbul’un sokak sesleri

Akşama doğru sahnedeki orkestra çekilir, yerine yerli sazlardan oluşan farklı bir orkestra gelir: telli, zilli sazlar, davul, dümbelek, çiftenağra, zurna, vb. Operanın adı “Kubbede Kalan Hoş Sada”dır ve Eyüplü Hacı Selami Efendi adında, Enderun’dan yetişmiş bir ûdî’nin hayatını anlatmaktadır. İlk üç perdesi eski mûsikîmizden eserler kullanılarak bestelenen operanın dördüncü ve beşinci perdeleri yeni hayata ve bu hayatı Selami Efendi’nin nasıl gördüğüne dairdir. Ömrünün son yıllarında iş bulamadığı için büyük bir sefalete düşen Hacı Selami Efendi, nihayet bir ücra köşede kimsesiz ölür. Son perde, onun ölüm anında duyduğu eski İstanbul seslerinden ve bunlarla hayâlinde yarattığı son besteden oluşmaktadır.

11067Aynı zamanda eserin bestecisi olan orkestra şefinin işaretiyle kemençeler başlayınca kulaklar birden horoz sesleriyle dolar; tanbur ve kemanlar, dinleyicileri, kalın sesli bir adamla billur sesli bir çocuğun seher vakti iki minareden verdikleri Essâlâ’yı hatırlatan nağmelerle eski zamanlara götürür. Sonra sokak uyanır, salepçi, sütçü, börekçi, zerzevatçı, kısaca bütün sokak satıcıları arz-ı endam ederler. Ardından dümbelekler tamtara tam tam’ı tutturunca ihtiyar kadınlar eski bir ahbabı görmüşler gibi “Hakkâmlar, hakkâmlar geçiyor!” diye haykırırlar. “Gökte melek, yerde can”ı ağlatarak geçen goygoycular, dilenciler, ilahiciler ve derken birdenbire tefli, zilli, maşalı seyyar bir çingene takımı…

Nihayet akşam sesleri: Yoğurtçu, simitçi, vişneli kaymaklı mırmırık bozacı ve mısır buğdaycı Arnavut çocuğu geçer. Yatsı ezanı okunduktan sonra sesler hafifleyerek daha uzaktan gelmeye başlar. Şimdi gırç gırç bir beşik sallanmakta, kalın, uzun bir kadın sesi bebeğine ninni söylemektedir. Ve sesler kesilir. Eski İstanbul’un sokak sesleri, Hacı Selami Efendi’nin dimağıyla birlikte bir daha uyanmamak üzere söner.

11068Topumuzun kaybolduğu sokaklar

Yukarıda özetlenen Halide Edib Adıvar’ın Kubbede Kalan Hoş Sada isimli hikâyesi muhtemelen biz gençlere pek bir şey çağrıştırmıyordur. Gerçi hâlâ geçiyor poğaçacı, simitçi, hurdacı falan sokaklarımızdan ama sokak ne kadar sokak, o tartışılır. Toprakla irtibatımız kesilip her tarafa asfalt döküleliberi tüm yollarımız AVM’lere çıkıyor. Modern hayatın cilvesi(!) bu galiba, İbrahim Tenekeci’den ödünç alarak söylersek, topa vurmak için o kadar açıldı[k] ki/ topu bulamadı[k] bir daha… Oysa ‘top’umuz belki de eski sokaklardır, kimbilir.

Neydi o sokakların efsunu?

Müftüoğlu Ahmet Hikmet’in Çağlayanlar’ını bilirsiniz; kitapta, “Çaaavuuuş” diye üzüm satan Üzümcü de aşinanızdır muhtemelen:

“-Baba, sen kumanda eder gibi üzüm satıyorsun, sesin gürlüyor!

-Bağırmıyorum ki…

Üzümünü verdi. Yukarıki tepeye tırmanmaya başladı. Sesi gürlüyordu: Çaaavuuuş!”

11069Bu diyalogu aktardıktan sonra ekler Ahmet Hikmet Müftüoğlu; “ben bu sese, bu sesi hâsıl eden cevhere meftunum…”  Şüphesiz bu cevhere meftun olan sadece o değildir. Ali Çolak’ın naklettiğine göre Ahmet Haşim de, “Vatan” adlı denemesinde, bir memleketin vatan teşkil etmesi için güzel, mamur ve zengin olmasının kâfi gelmediğini yazar. Onun için vatan, misli hiçbir yerde bulunmayan seslerden, kokulardan ve renklerden mürekkeptir. Ve ona göre bir milletin bütün zevki yoğurtçularda birleşmiştir: “Akşam, evimde, sokaktan geçen yoğurtçuların sesini duydukça öz vatanımda olduğumun saadetini bütün vücudumdan geçen bir ra’şe halinde duyarım ve yoğurtçu seslerinin işitilmediği memleketlerde insanların nasıl akşamdan zevk alabildiklerini hayretle kendime sorarım. Bilmem, demirhindi şerbeti ve yoğurtçu sesi olmayan bir memleket, hiç insan için vatan olabilir mi?”11070

Eski sokaklarda daha kimler var kimler

Sadece üzümcü, şerbetçi, ya da yoğurtçu değil elbet sokaktakiler. Güzel postacımız Ahmet Rasim daha kimleri eklemiyor ki bu seslere. Bakın nasıl çekmiş kendisi bu seslerin röntgenini Eşkal-i Zaman’da:

-Gada…yif!

-Kuş lokumu… reva…ni!

-(Kesik ve dik): Yafalar

-(Yılışık yılışık): bici bici muhallebici

-Helvam… şek…ker!

-(Ciyak ciyak): Kalaycı

11074-(Bariton): Venedik sepetleri var, çamaşır se…petleri var!

-(Primadonna): Bil…lur bardakalrı var! Hoşaf kâseleri var.

-(Şıkır şıkır): Ma…cun…n

-(Hüngür hüngür): Almalar, almaa!

-(Sert): Sulu limon!

-(Alabildiğine bağırarak): Havadisler Turan!

-(Birdenbire): Südlü!

-(Yanık yanık): Ne beyaz, ne çiçe…k ket-ten helvam!

-(Acı acı): Yangın vaa…r!

-(Yıvışık yıvışık): Simitçi, simitçi… A simitçi!

 

11071Daha düne kadar vardı o sokaklar

Sadece geçmiş zaman edipleri değil, mesela 3 sene önce aramızdan ayrılan rahmetli Nusret Özcan Ağabeyimiz de Sokak Sesleri kitabında bu sesleri kayda almış: “Onlar. Çarşafçısı, sakası, kalaycısı, macuncusu, yazlık sinemaları, kar şölenleri ve gaz lambaları ile benim masalımı zenginleştiren efsunlu hatıralar. Şimdi artık çok uzak ve şaşırtıcı bir ikilikle; bir o kadar da yakın bir geçmişte, bana oldukça ışıltılı ve asude bir hayatı yadettiriyor. Hem yaşayarak yazmak hem de yazarken yaşamak, bozulmuş çiçek bahçelerinin hüznünü; o geri gelmez güzel günlerin burukluğunu getirip getirip yıkıyor yüreğime. İstanbul benim bahtım. Ne kadar değişti, ne kadar değişecek daha kimbilir. Şahit olunanlar ve olunmayanlarla birlikte, yaşanmışlığı hiç değişmeden bir yerlerde kalacak çok şükür.”

 

Haydi yeni sevinçler bulmaya, hüzne benzeyen11072

Şair haklı; “anısı biz olalım bu sokakların/ ve hiç durmadan yağmur yağsın/ Biz gürültüsüz sözcükler bulalım/ sarmaşıklar fısıldaşsın yine/ Gidersek birlikte gideriz/ yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen” derken. Gerçekten de anısına bizi de ortak ediyor sokaklar ve orada sevinçler buluyoruz hep, hüzne benzeyen. Yalnız bir fark var, bu sokaklar yaşamıyor artık, kabirleri de kitaplar. Hüsrev Hatemi’nin harika isimlendirmesiyle Tapu Sicil Muhafız[lar]ı’nın, yani eski şehir hayatı üzerine yazan ve o sokakları anlatanların kitaplarında.

Aslında “bir ihtimal daha var”, İstanbul bu karlı havalarda bizi sokağa çıkmaya mı çağırıyor dersiniz? Zira araçlar trafiğe çıkamıyor, en azından küçük sokaklarda. Dolayısıyla oralar, o kitaplarda anlatılan tadı vermese de, hâlâ bizim olabilir. Ne de olsa sesimiz karışacak sokağa muhakkak ve bu sesler sokağı, bir şekilde eskilere benzer bir sokak yapacak. En azından kimlerin yaşadığını bileceğiz bizle beraber o sokaklarda. Az şey de değil hani… Ya da kimbilir, aradığımız diyara bu yollar, bu sokaklar çıkacaktır, Ziya Osman Saba’nın söylediği gibi:

 

11073Taşında otlar biten şu sokakta yürümek,
Bir bahçe duvarının kokulu gölgesinden…
Uzakta, mektepteyken okuduğumuz şarkı.
Su içmek o tasasız günlerin çeşmesinden…

Kalbe aşina bütün rastladıklarım,
Her şey eskisi gibi, herkes bahtiyar, iyi!
Bana büyükbabamı hatırlatan ihtiyar,
Çocukluk arkadaşım sarı benekli kedi…

Bütün günahlarımı affetmiş sanki Tanrım,
Duyuyorum kalbimde tadılmamış sevgiyi.
Ah, sade koşmak, koşmak istiyorum içimden:
Aradığım diyara bu yol çıkacak gibi…

 

Mehmet Emre Ayhan bu davete icabet edip sokağa çıktı

Yayın Tarihi: 27 Ocak 2010 Çarşamba 14:11 Güncelleme Tarihi: 09 Şubat 2017, 12:30
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
ahmet serin
ahmet serin - 11 yıl Önce

mehmet emre bey güzel yazılar yazıyor, güzel konulara değiniyor. ama sanki biraz uzun bu yazılar.. yani webde böylesi uzun yazılara yazık oluyor.. ben şahsen zorlanıyorum böylesi uzun yazıları okurken, yoksa yazı gerçekten iyi.
selamlar iyi çalışmalar.

banner26