Modern dünyaya yakın, bize uzak bir dev: Çin

Belki de, bizim neslimizin 'Amerikan rüyası'na uyanması gibi, çocuklarımız, torunlarımız 'Çin rüyası'na uyanacaklar. Böylesi bir dünyaya nasıl bir tepki vereceğiz? Gökhan Umut, Çin gezisindeki izlenimlerini yazdı.

Modern dünyaya yakın, bize uzak bir dev: Çin

Kitaplardan okuyup öğrenmeye çalıştığım, mekânsal uzaklıktan ziyade gönül coğrafyamıza da uzak kalmış mistik, bir o kadar da korkutucu bir ülke: Çin… O kadar ki gelişen ekonomisine itibar ederek hakkında akademik çalışmalar yapmaya karar verdiğimi duyanların çoğunun anlam veremediği, bizler için uzak ama “modern dünya”ya bir o kadar yakınlaşan dev.

Bir iş vesilesiyle gideceğimi öğrendiğimde Çin’in pasif bir şekilde de olsa bana yaşattıklarını aklımdan geçirerek tebessüm etmekten kendimi alamadım. Çin üzerine çalışmaya karar verdiğimde ve bunun için yurtdışı bursu kazandığımda duyduğum hissiyata benzer bir duygu. Ama bu sefer bir fark var: Şimdi yaşadığım, gerçek. Çin’in gelişen ekonomisini ve buna bağlı olarak artan yardımlarını anlamak üzere Çin hükümetinin davetlisi olarak üç arkadaş 22 gün süreyle Çin’e yolculuğa başladığımızda nasıl bir ülke ile karşılaşacağımı da merak etmiyor değildim doğrusu. Sadece okuyarak anlamaya çalıştığımız, bunun dışında bize yabancı gelen birkaç alışkanlıkla andığımız bu ülkeyi görüp insanlarını anlamaya çalışmak, kişisel heveslerimin tatmininden ziyade bir zorunluluk olarak görünmüştü bana.

Öyle ya, dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olan, Amerika’nın bile ne oluyor diye düşünmeden edemediği bu ülke hakkında bilgimiz İngilizce birkaç makaleden derlenerek yapılmış yorumlardan ibaret kalıyordu. Çok değil, otuz sene kadar sonra en büyük ekonomi olacağı tahmin edilen bir ülkeye, ülke olarak kayıtsız kalmamız düşünülemezdi. Belki de, bizim neslimizin “Amerikan rüyası”na uyanması gibi, çocuklarımız, torunlarımız “Çin rüyası”na uyanacaklar. Böylesi bir dünyaya nasıl bir tepki vereceğimizin bile tartışmasını yapmak için Çin’i tanımanın ehemmiyetli olduğunu düşünedurdum yolculuk boyunca. Birkaç on yıl önce ciddi bir yokluk yaşayan bu koca devin artık bir rüyası, iddiası var.

Kötü bir 22 gün mü bekliyor bizi Çin'de?

Yaklaşık 11 saat süren yolculuktan sonra varıyoruz Pekin’e. Havaalanına iner inmez, bir müddet mavi gökyüzüne hasret kalacağımızı anlıyoruz. Zira Pekin, hava kirliliğinin en çok yaşandığı şehirler arasında. Çin ziyaretimiz bize bunun yanlış olmadığını gayet net gösteriyor. Burada, “ekonomik gelişme için çevrenin bu kadar tahrip edilmesine değer mi?” sorusu aklımıza geliyor. Bu soruyu paylaştığımız Çinli arkadaşlar da cevap veremiyor. Susup kalıyoruz, sanırım ekonomik kazanç hırsımız o denli kabarık ki, çevrenin bu kadar kirletilmiş olmasına bile net olarak “hayır!” diyemiyoruz. İnsanoğlunun ekonomik hırs yüzünden doğaya verdiği tahribatı düşününce “Kendilerine verilen emanete riayet edenlerden olabilir miyiz?” kaygısı kafamızı meşgul etmiyor değil.

Bu düşüncelerin baskısı altında mihmandarımızı arıyoruz havaalanında. Bu kadar kalabalık bir ülkenin havaalanının daha gösterişli olmasını bekliyoruz. Gelişmiş ülkelerle karşılaştırdığımızda orta düzey bir havaalanı. Derken rehberimiz, yanında Bosnalı bir arkadaş ile geliyor yanımıza. Kendisi de bizim gibi eğitim için gelmiş bu arkadaşı görünce memleketimizden birisini görmüşüz gibi hissediyoruz. Türkiye, Türk mutfağı, Türk dizilerinden konuşarak yirmi iki gün boyunca kalacağımız misafirhaneye geliyoruz. Misafirhanede bizleri William ve Robert adında iki Çinli üniversite öğrencisi karşılıyor. Gerçek isimlerini sürekli tekrar etmelerine rağmen bir türlü söyleyemediğimiz, ama çok samimi olduğumuz bu iki öğrenciden öğreniyoruz ki yabancılarla münasebet içinde olan her Çinli’nin takma isimleri oluyormuş. Telaffuzu dolayısıyla zorlanan yabancılar için kolaylaştırıcı bir metot gibi duruyor. Bunu öğrenince aklımıza şu geliyor: Bir Türk, isminin telaffuzu zor olsa dahi bir Amerikan ya da İngiliz ismi kullanır mı?

Misafirhane, şehrin çok dışına yapılmış bir kampüsün içinde bulunuyor. Kampüsün içinde aynı zamanda üniversite öğrencileri de kalıyor. Kampüsü tanımak için gezintiye çıktığımızda elinde şampuan ve havlular ile gezen öğrencileri gördüğümüzde kendimizi Erasmus için başka bir ülkeye gelmiş öğrenciler gibi hissediyoruz. Odamızın pejmürde görünümü, havaalanınından kampüse bizi getiren minibüsün eskiliğini düşündüğümüzde kötü bir yirmi iki günün bizi beklediğini düşünüyoruz. Pekin’deki ilk günümüzde yağan yağmur, memleketten ne kadar uzak olduğumuzu mu anlatmaya çalışıyor, anlayamıyoruz.

Bir meydana girebilmek için bile kontrolün olduğu ülke

Ertesi gün ilk ders için ayaklanıyoruz. Çok beklentimiz olmadan ilerliyoruz dersliğe. Dünyanın farklı ülkelerinden davetliler ile beraberiz: Maldivler, Moğolistan, Sırbistan, Ürdün… Ermenistan ve Güney Kıbrıs’tan gelen katılımcıları gördüğümüzde yadırgıyoruz. Bize eğitim veren kurumun başkanı konuşma yapıyor, ardından yemeğe geçiyoruz. Ramazan dolayısıyla yiyemeyeceğimizi söylediğimizde saygı ile yaklaşıyorlar bize. Bu hareketin de bir strateji olup olmadığını sorgulamadan edemiyoruz.

Öğleden sonra Bosnalı arkadaşı da yanımıza alarak meşhur Tiananmen Meydanı'na gidiyoruz. Bu meydan Kızıl Çin’in merkezi. Aslında Mao’nun yaptığı devrimin merkezi. Mao’nun el yazısının bulunduğu anıt, Mao’nun mezarı ve devrim müzesi bu meydanda bulunuyor. Meydan, dünyanın en geniş meydanları arasında yer alıyor. Öğlenin sıcağı olmasına rağmen bu meydanı ziyarete gelmiş birçok insan bulunuyor. Meydana girmek için kontrol noktaları kurmuş Çin hükümeti. Bir meydana girebilmek için bile kontrolün olduğu ülke komünizmle yönetiliyordur diye geçiriyoruz içimizden. Komünist Çin’e geldiğimizi daha derinden hissediyoruz. Sonradan öğrendiğimize göre geçen yıllarda burada birkaç saldırı olmuş, çok sayıda Çinli hayatını kaybetmiş. Rehberimiz, Doğu Türkistan’dan gelenlerin saldırıyı yaptığını söylüyor. Gerçeğin ne olduğunu bilemiyoruz. Öğrendiğimiz tek şey, Çin’de Doğu Türkistan lafı çok rahatsız edici. Ülkenin batısında bulunan ve Türk kökenli vatandaşların yaşadığı bölgeye yeni sınır anlamına gelen “Xinjiang” (Sincan) kelimesinin kullanılmasını istiyorlar. Meydanda birkaç arabalı büfeden başka seyyar satıcı göremiyoruz. Muhtemeldir ki Çin hükümeti, şehrin en çok ziyaret edilen yerinde böyle bir görüntü istemiyor. Gezi boyunca Çinlilerin imaja çok önem verdiği gözümüzden kaçmıyor. Bu da imaj çalışmalarından biri olabilir diye düşünüyoruz.

Bu meydana çıkan birkaç kapı bulunmakta. Mao’nun mezarının arkasındaki kapı, Qianmen denilen sokağa açılıyor. Burada geleneksel Çin ürünlerini meraklı gözlerle inceliyoruz. Lokantaları gördüğümüz her yerde de aklımızdan “böcek yeniliyor mudur” sorusunu geçirmeden edemiyoruz. Meraklı gözlerle etrafı izleyerek Cennet Tapınağı’na geliyoruz. Burası Çin’in en önemli sembollerinden birisi. Tapınak, Ming ve Qing mimari sanatının en önemli eserlerinden sayılıyor. Makul bir giriş ücreti ile girdiğimiz sarayın bahçesinde bizleri klasik Çin mimarisiyle yapılmış bir kapı karşılıyor. Ardından ağaç ve yeşilliklerle şehrin ortasında bizlere şehrin dışında gezintiye çıkmışız izlenimi veren bir alana giriyoruz. Kuşların cıvıltısı, ağustos böceklerinin şarkıları eşliğinde, yeşilliklerle dolu havayı içimize çekerek tapınağa giriyoruz. Klasik Çin mimarisi ile yapılmış tapınak memleketten uzak bir yerde olduğumuzu yüzümüze vuruyor.

Kardeşlik, sıcağın altında aynı ideal için susuzluğu hissetmekten ibarettir belki de

Açlık ve susuzluktan dolayı dönüş çok da kolay olmuyor doğrusu. Özellikle susuzluktan dolayı tapınağın etrafında yerleştirilmiş banklara oturup iftar programını düşünmeye karar veriyoruz. Bosnalı arkadaşımızın da aynı hissiyat içinde olduğunu fark ederek kardeşlik kavramının salt maddi bir bağ olmadığını anlıyoruz. Kim bilir, kardeşlik, sıcağın altında aynı ideal için susuzluğu hissetmekten ibarettir belki de. Mesele Çin olunca iftar programının çok detaylı yapılamadığını anlıyoruz. Ve buradaki ilk iftarımızı McDonalds’da yapıyoruz. Komünist Çin’de kapitalizme muhtaç olmak böyle bir şey olsa gerek. Türkiye’de iftarı böyle bir yerde yaptığımızda, ibadetin sıhhati ile alakalı şüpheye düşerdik. Oruç, iftar gibi kavramların manası mekâna göre değişiyor mu acaba?

İftar sonrası gezintiye devam ettiğimizde kendimizi Türkiye’deki Japonlar gibi hissediyoruz. Bizi gören çocuklar, gençler fotoğraf çektirmek istiyor. Bu davranış, Çin’in dışarıya açılmaya henüz alışmakta olduğunu gösterir mi?

Ertesi gün ilk dersi, emekli bir büyükelçi veriyor. Kendine ve ülkesine güveni ziyadesiyle yüksek. Çin’in önemli güç olduğunu bilen ve buna sıkı sıkıya inanan birisi. Ülkenin genel tanıtımını yapıyor. Ardından Çin ekonomisi ile alakalı ders başlıyor. 1970’lerle karşılaştırıldığında önemli gelişim kaydedildiğini söylüyorlar. Tüketime alışmaya başlamış, tüketime aç bir toplum göze çarpıyor. Burada, ekonomi Marksizm’in yerini almış durumda. Paralarında hâlâ Mao’nun resmi olsa da, bireylerin zihinlerinde Adam Smith’in argümanları dolaşıyor.

Nüfusun doğrudan şehirlere akmamasını sağlayan sistem: Huko

Çin deyince akla nüfusu geliyor şüphesiz. Çinli uzmanlar en önemli sorun olarak nüfusu gösteriyorlar. Bunun kontrolü için hükümet tek çocuk politikası uyguluyor. Buna göre, aileler tek çocuğa sahip olabilir. Aksi durumda çok ciddi cezaları bulunuyor. Ancak hükümet bazı ailelere bu konuda ayrıcalık tanıyabiliyor. Örneğin, anne ya da babanın hiç kardeşi yoksa bu aileler ikinci çocuğa sahip olabiliyor. Devlet görevlilerinde ise bu politika sıkı sıkıya uygulanıyor. Son zamanlarda bu politikanın yumuşatılması yönünde çalışmalar başlatılmış durumda; çünkü Çin, nüfusu yaşlanan ülkeler arasında bulunuyor. Ekonomik büyümenin devamı için bu politikanın yumuşatılacağını düşünmekteyim. Zira ekonomi, Çin’in en önemli gündemi.

Hükümet, şehir ve kırsal nüfusu dengede tutmak ve hareketliliği azaltmak için “Huko” adında bir sistem geliştirmiş. Huko, vatandaşların sosyal sigorta/güvenlik belgesi. Şehirde yaşayanların şehir hukosu, kırsalda yaşayanların ise kırsal hukosu bulunmakta. Şehir hukosu bulunanlar, şehirdeki bütün imkânlardan rahatça faydalanabiliyor. Kırsalda yaşayanlar ise sadece kırsaldaki imkânlardan faydalanabiliyor. Bu sistem nüfusun doğrudan şehirlere akmamasını sağlıyor. Ama özellikle son yıllarda kırsal hukosu bulunup şehirlerde yaşamaya başlayan birçok insan mevcutmuş; fakat bu insanların ciddi bir sosyal sigorta sorunu bulunmaktaymış. Yakın zamanda bu meselenin gevşetilmesi ile alakalı görüşmelere başlanmış. Böyle bir sistemin eşitsizlik getirdiği çok açık. Ama Çin gibi kalabalık bir ülkenin ülke içi hareketliliğini bir nebze azalttığı da bir gerçek. Bu açıdan bakıldığında hükümet için işlevsel ve fakat vatandaşlar için eşitsizlik yaratan bir politika gibi görünüyor.

Çin hükümeti, Pekin’deki çevre kirliliğine de önlemler almaya çalışıyor. Örneğin, araba kullanımına belirli kısıtlamalar getirilmiş. Herkes istediği zaman araba alamıyor. Önce plaka almak için devlete başvurmanız gerekiyor. Devlet sizi sıraya koyuyor. Ancak sıranız geldiğinde plaka alabiliyorsunuz. Bunun yanında her araç her gün trafiğe çıkamıyor. Bazı günler tek plakalı, bazı günler de çift plakalı araçlar trafiğe çıkıyor. Trafiğe çıkmanın serbest olduğu günlerde ise trafikteki keşmekeşi anlatmak zor olmasa gerek…

Mahzun ve gariban bir camide namaz kılmak

Bir hafta sonu Çin’in en eski camisi olan Niujie Camii’ne gitmeye niyet ediyoruz. Kaldığımız yer şehre uzak olsa da bütün şehri saran metro ağı, her yere gitmemizi kolaylaştırıyor. Elinizde bir metro haritası olması işinizi son derece kolaylaştırıyor. Harita ile ineceğiniz, bineceğiniz ve aktarma yapacağınız durakları takip edebiliyorsunuz. Şehir büyük olunca bazen birkaç aktarma yapabiliyorsunuz. Biz de böyle durumlarda kendimizi yeraltı faresi gibi hissetmedik değil. Camiye yakın bir metro durağında indiğimizde, bize ait bir şeyleri görme heyecanıyla bakınıyoruz etrafa. Hilal süslemesi yapılmış binaları cami sanıyoruz. Öyle ki cami olduğundan hiç şüphe duymadığımız bir binaya girdiğimizde lokanta ile karşılaşmamız hayal kırıklığına uğratıyor bizleri. Lokanta sahibi ile İngilizce iletişim kurmaya çalışıyoruz. Bu arada, halk arasında İngilizce bilme oranının düşük olduğunu söylemek mümkün. Üniversite çağındaki gençlerin bile İngilizce iletişim kurmakta zorlandıklarını görüyoruz.

Zar zor tarihi Niujie Camii’ni bulduğumuzda evin yolunu kaybetmiş, sonra da tesadüfen bulmuş bir çocuk gibi seviniyoruz. Nerede olursak olalım, bizi biz yapanın, bizi bir yapanın varlığını hatırlıyoruz. Camiye girerken bir görevli nereli olduğumuzu soruyor. Türkiye’den geldiğimizi söylediğimizde yol gösteriyorlar. Meğer Müslüman olmayanların camiye girmesi için ücret ödemeleri gerekiyormuş. Memleketimizden binlerce kilometre uzakta, mahzun ve gariban bir camide namaz kılmak hem mutlu ediyor bizleri, hem de biraz hüzünlendiriyor. Nihayetinde, mutluluğumuz hüznümüze galebe çalıyor, huzur içinde iftarımızı açmak için mekân aramaya koyuluyoruz.

İftarı Wangfujing diye anılan meşhur bir caddede bulunan McDonalds’ta açıyoruz. McDonalds gibi uluslararası şirketlerin ülkeleri ve bireyleri nasıl tek-tipleştirdiğini daha net anlıyoruz. Alışkanlıklar ve zevkler ne kadar farklı olursa olsun, McDonalds’ın ürettiği yemek kültürü herkesi aynılaştırıyor.

Ucuz Çinli işgücü” ile zenginleşen “Çinli kapitalistler”

İlerleyen günlerde kendimizi ödüllendiriyor ve iftar için Türk ve Arap lokantasına gidiyoruz. Çin’in başkenti Pekin’de, bir Arap lokantasında İbrahim Tatlıses müzikleri eşliğinde iftar açmak herkese nasip olur mu bilemiyorum. Lokanta, Pekin’in en meşhur caddelerinden olan Sanlitun’a çok yakın. Bu caddeye girdiğinizde nerede olduğunuzla alakalı şüpheye düşmeniz an meselesi. Çok kalabalık ve modern kültürün çok yoğun olduğu bir cadde. Neredeyse bütün kapitalist markaların mağazalarını görüyoruz. Pekin’de miyiz, Manhattan’da mı, yoksa Şanzelize’de mi, ayırt edemiyoruz. Cadde kapitalist markalarla bezenmiş, insanlar modern kültürün cazibesinden memnun şekilde geziyor.

Bir ülke, ekonomik olarak ne kadar güçlü olursa olsun, kültür ihraç edemediği müddetçe hegemon güç olamıyor. Sanlitun caddesinde herkes Batılı gibi giyinmiş, Batılı alışkanlıklarla yiyip içip geziyorlar. Çin’de bunu görmek daha etkileyici geliyor bize. Burada iki farklı dünyanın varlığını daha net hissediyoruz. Bir yanda, günde bir doların altında çalışmak durumunda olan emekçiler, diğer tarafta lüks tüketim alışkanlıklarına sahip Çinli zenginler… Çin’deki sistem, “ucuz Çinli işgücü” ile zenginleşen “Çinli kapitalistler” üretmiş durumda. Zengin bir Çinlinin bu caddede bir gece geçirmesi için kaç emekçi Çinlinin canhıraş çalışması gerekiyor diye düşünmeden edemiyoruz. Kapitalizmi eleştirirken, ürettiği kültür emperyalizmini hafızamıza kaydediyoruz.

Dersler bitiyor, eğitim kapsamında Qingdao ve Şangay’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Qingdao’ya hızlı trenle gidiyoruz. Türkiye ile karşılaştırıldığında bilet fiyatları pahalı. Yukarıda zikrettiğimiz şehirlerarası hareketliliği kontrol altına almak ile alakalı bir uygulama olabilir. Burada en kayda değer gördüğümüz şey, kırk iki kilometre uzunluğundaki köprü oluyor. Rehberimiz köprünün dünyanın en uzun köprüsü olduğunu defalarca tekrar ediyor. Köprü aslında bir güç gösterisi olarak zikrediliyor.

Qingdao’nun ardından Şangay’a geçiyoruz. Devasa binaları, Avrupai tarzda mimarisiyle burası tam bir Avrupa şehri. Çin’de olduğumuza dair tek işaret, Huangpu nehrinin kenarında, devasa binalar karşısında yürürken gördüğümüz insan seli.

Hülasa, gelişen ekonomisiyle, emektar ile sermayedar arasındaki ciddi gelir farklılıklarıyla Çin, ekonomik olarak farklı bir örnek olarak duruyor karşımızda. Bir yanda tüketime alışmış bir orta sınıf, diğer tarafta bu tüketimin devamı için gerekli olan ucuz iş gücü... Bu durum toplumsal bir travma ya da gerginliğe sebep olur mu, bunu zaman gösterir.

Son olarak şunu söylemek yanlış olmaz: Makro perspektifte bakıldığında stratejik bir aklın var olduğunu hissediyorsunuz. Çin, her alanda sistematik olarak planlamalar yapıp uygulamaya koyuyor. Nükleer çalışmalardan ekonomiye, uluslararası ilişkilerden kalkınma yardımlarına kadar her alanda. Özellikle, diğer ülkelerle kurmaya çalıştığı ilişkiler de göz önüne alınınca, sormadan edemiyoruz: Sahi, ileride bir “Çin rüyası” görünür mü?

Haberin fotogalerisi için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/?aType=fotohaber&FotoID=9640 

 

Gökhan Umut yazdı

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2015, 16:00
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13