banner17

Minyatür güzellik Küçük Ayasofya

Yüzyıllardır Sultanahmet'le bakışan tarihi Ayasofya'nın bir minyatürü niteliğinde inşa edilmiş..

Minyatür güzellik Küçük Ayasofya

Çantamızı sırtımıza, İstanbul’u yüreğimize aldık, koyulduk sokağa, bu şehri keşfetmek uğruna. Yolumuz Sultanahmet’e düştü. İstanbul’un tarihi zenginliğini yansıtması bakımından en önemli, bu sebeple en kalabalık ve en bilindik semti. Sultanahmet, camisiyle, meydanıyla, Ayasofya’sıyla layıkıyla bir müze semt.

10418İstanbul’u ziyarete gelen hiç kimse, Sultanahmet’in havasını almadan buradan ayrılmaz.

Nitekim böyle canlı, karmaşalı bir semtin, durgun, kadim bir mekânı var. İşte adımlarımızı meydanın hengâmesini aşağıdan seyreden bu şirin semte doğru uzatırken, “Durun kalabalıklar!” dercesine bir ruha kapılıyoruz. Burası, Sultanahmet’in dışarından yorgun; ama aslı dipdiri olan Küçük Ayasofya semti.

Yüzyıllardır Sultanahmet’le bakışan tarihi Ayasofya’nın bir minyatürü niteliğinde inşa edilen Küçük Ayasofya Kilisesi/Cami’si semte adını vermiş. Cankurtaran ile Kadırga semtleri arasında, Marmara surlarının içinde yer alan Ayasofya Kilisesi, Bizans İmparatoru tarafından 527-536 yılları arasında yaptırılıyor. Ve II. Beyazıt Döneminde (1500 yıllarında) Topkapı Sarayı Dar`üssaade Ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye dönüştürülen Küçük Ayasofya Camii, İstanbul`un en eski Bizans Dönemi yapısı olarak biliniyor.

Beş asırdır dimdik ayakta

Kentin tarihi boyunca geçirdiği yangın, deprem, istila, yağmalama gibi bütün felaketlerine direnen bu yapının, varlığını koruması ve geleceğe güçlendirilerek aktarılması İstanbul`un zengin tarihi mirası açısından büyük önem taşıyor.

10419Notlarımızı son olarak kontrol ettikten sonra Küçük Ayasofya’nın geniş bahçesine giriyoruz. Hayallerimizi süsleyen, o sıcak ve sevimli mahalle bizi karşılıyor gibi seziyoruz. Avluda ilerlerken rengârenk tabloların sergilendiği minik bir resim atölyesi dikkatimizi çekiyor.

Kendine özgü bir bakış açısıyla çizilmiş tabloları incelerken içeride bize doğru gülümseyen amcayı fark ediyoruz. Sanki önceden sözleşmişiz de bizi bekliyormuş gibi hissettiren samimi bakışlarından cesaret alarak bu şirin resim galerisine giriyoruz. Neticede modern resim sanatkârı İsmail Şimşek’le tanışıyor ve Küçük Ayasofya hakkında tatlı bir sohbete başlıyoruz. Bize ilk olarak Küçük Ayasofya’nın bugüne nasıl ulaştığını anlatıyor.

Yetmiş yıllık harabe süreci

Cumhuriyetin ilan edilmesi akabinde başlayan süreçte medreselerin kapatılmasıyla, Küçük Ayasofya yaklaşık yetmiş yıl bakımsız kalmış, öksüz bırakılmış. Ve harabe olarak geçirdiği bu uzun dönemin nihayetinde Erdoğan Aslıyüce, 1 mart 1993’te İstanbul’da Hoca Ahmet Yesevi Vakfı’nı kurar. Küçük Ayasofya’daki Hüseyin ağa Medresesi’ni bakanlar kurulu kararınca vakfa tahsisini sağladıktan sonra burayı restore edip Hoca Ahmet Yesevi Vakfı Kültür Merkezi yapar. Semti özellikle el sanatları ile uğraşanların tercih etmesi Küçük Ayasofya’nın çehresini değiştirir. Böylece çiniden ebruya kadar pek çok meslek, medresenin küçük dükkânlarında tekrar hayat bulur. Ahşap işlemeciliği, sedefkârlık, minyatür, tezhip, hat, resim sanatkârları tarihi medresede zanaatlarını icra etmeye başlarlar.

10421Cemal Toy resim galerisinde sanatını icra eden İsmail Şimşek, Küçük Ayasofya’nın harabeden bir zanaat haneye dönüşünün hikâyesini şu manidar cümleyle sonlandırıyor: ”Sonunda her şey aslına döner. Nitekim Küçük Ayasofya’mızda aslına dönmüştür.”

İsmail Şimşek’le yaptığımız hoş söyleşiden sonra Küçük Ayasofya’da altı yıldır sanatını sürdüren Âdem Bey’in atölyesine giriyoruz. Dükkânın haşmeti gözümüzü doyuruyor. Tablolar, elbiseler, halılar ve daha birçok şey… Ne ile uğraş verdiğini kendi deyimiyle şöyle açıklıyor:”Eski olan her şeyi onarıyorum.” Âdem Bey’e soruyoruz: “Neden küçük Ayasofya?” Denizle okyanusu tasvir eder gibi tek bir kelime çıkıyor dudaklarından: “Huzur…”

Dükkânları dolaşmaya devam ederken cam çerçevede sergilenen takılar gözünüze çarpıyor. Öyle muhteşem bir şıklıkla hitap ediyor ki size bir de el emeği olması değerlerini bin kat daha arttırıyor gözünüzde. Ziyaretçilerin satışına sunulan bu kıymetli takılar, parmaklarımızda, bileklerimizde belirip kayboluyor. Ardından köşedeki minyatür atölyesinin kapısını çalıyoruz. Gonca Küçüksaraç ve Özgün Feride Özgan içeriye davet ediyor bizi.

Kısa tanışma faslından sonra onlara minyatür sanatından bahsetmelerini rica ediyoruz.

Gonca Hanım: ”Minyatür, kâğıt, parşömen, fildişi gibi nesnelerin üzerine boya ve yaldızla yapılan çok ince işlemelerdir. Minyatür, diğer sanatlarda da olduğu gibi çok emek ve sabır ister. Biz yedi yıldır bu işle ciddi manada uğraşıyoruz ve el ustalığımızı bunun sonucunda kazandık. Sabah altıdan akşam ona kadar burada çalıştığımız gibi evde de devam ediyoruz. Sanat, güzel olduğu kadar gerçekten sabır gerektiren bir iş.” Gonca Hanım anlatırken biryandan minyatür sanatının yapılışına yakından şahit oluyoruz. Kullanılan fırçanın ucu o kadar ince ki… Zanaatı yapılırken seyretmenin ayrı bir hazzı varmış meğer...

Sohbetimizin devamında İstanbul’da Küçük Ayasofya gibi kültürel mekânların önemini soruyoruz. Özgün Feride Hanım şöyle cevaplıyor: “Öncelikle burası sohbete yönelik bir mekân; eğlenceye değil. Bu yönü bakımından önem taşıyor. Ayrıca bu mekânın atmosferiyle yapılan faaliyetlerin ruhu örtüşmekte; yani burası eski İstanbul’u anlatmakta. Bu sebeple turistlerin ilgisini çekiyor. İstanbul’da böyle mekânların az kalması Küçük Ayasofya’nın önemini daha da arttırıyor.”

Gonca ve Özgün Hanımlara teşekkür ediyor, eserleriyle baş başa bırakıyoruz.

10422Öğlen namazı yaklaşırken Küçük Ayasofya Camii’ne giriyoruz. Cami görevlisi Mehmet Amca’ya cami hakkında birkaç soru yöneltiyoruz. O da bize caminin yenileme sonucu, tarihi mirasının kayba uğradığını anlatıyor. Yalnız caminin bir köşesinde eski durumunun nasıl olduğu hakkında fikir sahibi olacağımız onarılmayan, camekâna alınmış küçük bir bölüm bırakılmış. Caminin dışında ise eski Osmanlı Mezarları’nın olduğu ve mezar taşı başlıklarının sergilendiği bir bölüm var. Bu bölüm, birkaç dakika da olsa hayatla ölüm arasında hesaplaşmanıza neden oluyor.

Hava oldukça soğuk… Biraz dinlenip ısınmak gerek. Avluyu saran ney sesiyle uzaklara dalıp eski İstanbul’un kokusunu ciğerlere işlemek gerek. Nihayet Küçük Ayasofya’nın çay bahçesine giriyoruz. Ortada yanan kömür sobasının hemen yanındaki sedire oturuyor, rahatlıyoruz. Buraya gelmişken elma çayının keyfine varmadan gitmek olmaz diyoruz. Bir yandan yudumladığımız çayımızla içimiz ısınırken diğer yandan günün kısa bir değerlendirmesini yapıp Küçük Ayasofya’dan ayrılıyoruz.

Foto galeri için: tıklayın

Fatma Akari, Küçük Ayasofya'nın büyük hayranı oldu.

Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2010, 21:13
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20