Minimalist mimarinin dayanılmaz hafifliği

"Birçoğumuzun günümüzün moda akımı olarak düşünüp takip ettiği minimalizm kavramı aslında bir yaşam felsefesidir. Minimalizmi sadece görsellerle tarif etmek mümkün değil. Bu, alışkanlık ve yaşam şeklinin uygulamaya döküldüğü bilinçli bir tercihtir." Banu Beyza Gülcü yazdı.

Minimalist mimarinin dayanılmaz hafifliği

Günlük yaşamda temel ihtiyaçlarda minimuma götüren bu felsefenin hayatın kilit taşı olan mimaride de uygulanmaması elbette kaçınılmaz.

20. yüzyıl başlarında mimarlar geçmişe dayalı üslupları temel almak yerine, çağın ihtiyacına göre şekillenmeye başladılar. Süslemenin neredeyse hiç kullanılmadığı, tasarım çizgilerini işlevin oluşturduğu yapılar ortaya çıktı. Bu sayede şehirlerin siluetini değiştiren bir akım hayatımıza girdi: Modernizm. Bu akım, Alman Bauhaus Okulu ve Le Corbusier gibi mimarların eserleriyle doğdu. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise yaygınlaşarak büyük ölçekli projelerde kendini gösterdi. İnsanların bu akımı böylesine benimsemesi muhtemelen yaşadıkları kaos ve karmaşada kaybolup gitmeye bir tepkiydi.

Modern mimari akımı ile mimaride minimalizm kavramı da hayatımıza girdi. Sanayi devriminden sonra mimaride uluslararası bir popülarite kazanan bu anlayış birçok mimarı etkiledi. Hatta Mimar Adolf Loos gereksiz detaylara o kadar karşıydı ki bu konuda “Süsleme ve Suç” adlı bir kitap yazdı. Kitabında “Bir ulus ne kadar düşmüş ise süslü ve gösterişli şeylerle o kadar savurgandır.” sözüyle süslemeye konusuna çok sert bir eleştiri getirdi.

“Less is more.” yani “Az çoktur.” sözü bu kavramı ifade etmek için motto hâline geldi. Akımın öncülerinden olan Mies Van Der Rohe’nin düşüncelerini döktüğü cümle, şimdi pek çok farklı alanda kullanılmaktadır.

Uluslararası düzeyde yaygınlaşan modernite Osmanlı Dönemi’nin son, Cumhuriyet’in ilk yıllarında ülkemizle tanıştı. Ülkemizde bunlara örnek pek çok modern bina bulunmakta: Sedat Hakkı Eldem tarafından yapılan Zeyrek SSK Kompleksi, Hilmi Şenalp tarafından Altunizade’de yapılan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Camisi, Haluk Baysal ve Melih Birsel tarafından tasarlanan Şevket Saatçioğlu örnekleri bunlardan yalnızca birkaçı.

Labirent kabusu

Başlangıçta sadece fiziksel şartlardan korunmak için yapılan barınaklar, toplumlar geliştikçe bireyin kendini bulduğu bir yuvaya dönüştü. İnsanın hareketlerini şekillendiren, enerjisini belirleyen bir mekân hâline geldi.

Bir milletin konut mimarisi, o milletin inanç sistemini, geleneklerini ve davranış biçimini yansıtır. İslâm felsefesinin gerektirdiği yalınlık, yaşama tarzını dine göre şekillendiren kültürlere yansımıştır. Örneğin, Anadolu’daki geleneksel konut mimarisini incelediğimizde fonksiyona dayalı planları, ruh dinginliğini sağlayan boşlukları analiz etmek mümkün. Ailelerin yer sofrasında yemek yemeleri, yer yatağında yatmaları ve yere oturup çalışmaları maddi unsurlara ihtiyaç duymadan mütevazı bir hayatla mutlu olduklarını göstermekte. Türk mimarisinde sanatı ve el işçiliğini kararında kullanarak yapıyla bağdaşmış birçok eser görebiliriz. Başarılı işlere imza atmış minimalist mimarlardan Claudio Silvestrin’in aforizmalarından biri olan “Materyalist kültürün sapkın formları sadelikten korkar.” sözüne katılmamak mümkün değil.

Konut planlarının fonksiyonu kadar eşyalar da ruhumuzu etkiler. Ne yazık ki yapılan reklamlar ve bilinçaltına işlenen fikirler yüzünden kalite algımızı sahip olduğumuz maddi unsurlarla bağdaştırıyoruz. Dünyada gittikçe yaygınlaşan ve alışveriş çılgınlığı diye tabir edilen açlık yüzünden evlerde nefes alacak boşluklar bırakmıyoruz.

Sadelik imandandır

Maddi unsurlar, ruhumuzu prangalarla bağlayarak yükselmemize engel olur. “Dikkat edin! İşitiyor musunuz? Sadelik imandandır.”[1] Hadis-i Şerifi yaşam düzenimizin nasıl temellendirmemiz gerektiğini bize özetlemekte. İnsan ihtiyaç sandığı şeyleri ne kadar çok elde ederse etsin doymaz. Çünkü açlığının çözümünü yanlış yerde arıyordur.

Ruhumuz doymaz bir canavardır. Bu konuda Peygamberimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor: “İnsanoğlunun bir vadi dolu malı olsa bir vadi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyurmaz. Fakat Allah, tevbe edenin tevbesini kabul eder.”[2] İnsan nefsini köreltmezse sahip olduğu eşyanın kölesi olur. Hayatı sonlanıp elleri bomboş gittiğinde ise geriye sadece amaçsız geçmiş bir ömür kalır.

Az ama öz

Minimalizm insanların düşündüğü gibi durgunluğu ifade etmez. Sahip olunan tüm nesnelerin toz tutmasına fırsat vermeden sürekli bir döngü hâlinde kullanılması yani aslında dinamik olmasıdır. Eskilerin dediği gibi “Az ama öz” cümlesi bu meselenin özetidir aslında. İhtiyacın olanı elini attığın yerde bulabilmek. Çeyiz sandıklarını ağzına kadar dolduran danteller, çekmecelerin arkasında unutulmuş eşyalar, atmaya kıyamayıp kutularda saklanan kıyafetler… Her alanda israfa kaçmadan dingin bir hayat sürmek bizim elimizde.

Japonlardaki “Şibumi” kavramı minimalizm mantığını özetler niteliktedir. Son söz olarak “Şibumi” kitabının yazarı Trevanian’ın kelimeyi tanımlarken yaptığı güzel betimlemeyi zikretmeden geçmeyelim: “Bildiğin gibi Şibumi; sıradan, olağan görünümlerin altında yatan gizli üstünlükleri anlatır. Şöyle düşün; o kadar doğru bir söz ki cesaretle söylenmesine gerek yok. O kadar dokunaklı bir olay ki güzel olmasına gerek yok. O kadar gerçek ki sahici olmasına gerek yok. ‘Şibumi’ demek bilgiden çok anlayış demek, ifade dolu bir sessizlik demek. Kendini kanıtlama gereği duymayan bir alçak gönüllülük demek. Sanatta ‘Şibumi’, zarif bir basitliği ifade eder. Buna ‘Sabi’ denir. Felsefeyse kendini ‘Wabi (Doğal olanın güzelliği)’ olarak gösterir. Büyük bir ruhsal rahatlıktır ama pasiflik değildir.”

Banu Beyza Gülcü

Dipnot:


[1] Ebu Davud, Tereccül, 1

[2] Buhari, Rikak, 10

Yayın Tarihi: 30 Mayıs 2021 Pazar 13:00 Güncelleme Tarihi: 30 Mayıs 2021, 16:53
banner25
YORUM EKLE

banner26