Mehmet Yavuz Ay Kudüs'ü anlatıyor!

Hikâyeci Mehmet Yavuz Ay, geçtiğimiz aylarda Kudüs'e yaptığı ziyaretin notlarını paylaşıyor..

Mehmet Yavuz Ay Kudüs'ü anlatıyor!

 

Hikâyeci Mehmet Yavuz Ay, Kudüs’e olan hasretini bir miktar da olsa gidermiş olmak için böyle bir seyahat ve ziyaret için yola çıktı. O kısa zamanı kayıt altına almak ve duyurmak için notlar aldı, yazıya döktü ve bizlere takdim etti ki duyurulsun, duyulsun diye Kudüs…

KUDÜS-Ü ŞERİF NOTLARI

27 Ocak 2012 Cuma

Kafilemizi Kudüs-ü Şerif’e götürecek uçak İstanbul’dan 06.00’da havalanacak. 04.00’da havaalanında olmamız gerekiyor. Perşembe günü Musa Özdemir’le Ankara’dan hareket ettik. İstanbul, yoğun trafiği, homurtulu kolları, çirkin ve azgın gökdelenleri, muhafazakâr yöneticileri eliyle mahvedilen tarihî dokusuyla karşıladı bizi. İstanbul’un sesi kısıktı, vicdanı yaralıydı. Şehirden metropole dönüşen bedenini tanıyamamanın şaşkınlığı, bağrından fışkıran urlarla baş edememenin hüznüyle. Uzunca zamandır görmediğim arkadaşları ziyaret fırsatı buldum. Karşılıksız selâmlar verdim. Küçük sohbetlere koyulduk, çeksiz senetsiz, ihalesiz, komisyonsuz…

Silahların gölgesinde varlığınızı nasıl kalıcı hale getirebilirsiniz?

Ağır kış şartları altında buzlanmaya karşı yıkanan uçağımız 06.30’da havalanabildi. 08.15’de Telaviv’e indik. Servis otobüsüne binip hareket ettiğimizde ilk dikkatimi çeken havaalanı yolları ve binaları arasındaki küçük toprak parçalarının bile ekilmiş olmasıydı. Pasaport görevlileri kadın personelden oluşuyordu. Yüzlerinde gülümsemenin kırıntısı bile yok.Kudüs

Özellikle gençlerden bazılarını özel bir kabine götürerek incelemeye aldılar. 2005’te vize aldığı halde Kudüs-ü Şerif’e gitmemiş kafilemizden birisini, eşi ve çocuğu ile iki saate yakın sorguladılar, eşyalarını didik didik aradılar. Mağrur görünme gayretlerinin altında derin bir korku yattığını hissediyorsunuz. Bu topraklarla kalıcı bağlar kurabildiklerine dair bir emare yok. Silahların gölgesinde varlığınızı nasıl kalıcı hale getirebilirsiniz? Pasaportuma giriş damgasının vurulmamasını istiyorum. Suudi Arabistan başta olmak üzere bazı Arap ülkeleri, pasaportunda İsrail’e giriş/çıkış damgası olan kişileri ülkelerine almıyorlar. İki saatlik aşağılama ve eziyetten sonra giriş yapıyoruz. Kafilemizi Türkiye’den İsrail’e göç eden Yahudilerin kurduğu bir kuruluşun temsilcileri karşılıyor, tur görevlilerine çiçek sunuyorlar. Gelişimizden mutlu olduklarını ifade ediyorlar. “Devlet olan Yahudi”, zulüm, baskı, nefret, büyüklük kompleksi ile bizi karşılayıp aşağılamaya çalışırken; “İnsan olan Yahudi” resmî görevlilerin hiçbirinden duymadığımız “Hoş geldiniz” ile, çiçek ile karşılıyor. Hangi dinden olursa olsun misafirler bir emanet olma vasfını taşırlar. Burada misafir muamelesi yok. İnsanca bir muamele hiç yok. Adeta “Niçin geldiniz” der gibiler… Pasaport kontroldeki kadın görevliler soğuk bakışlarını üzerimize boca ediyorlar. Saat 10.30’da havaalanından çıkabildik. 1839’dan bu yana bize giydirilen deli gömleğinin “Mankurtlaştırdığı” zihinlerimizin uyuşmuş sinir uçları, işgal altındaki Müslüman Filistin topraklarının ilk görüntüleri ile uyarılıyor. Nizar Kabbani’nin dizelerindeki Kudüs-ü Şerif’e giriyoruz: “Ey Kudüs ey yolların ışığı/ Ey parmaklarını yakan güzel çocuk/ Ey peygamber’in geçtiği gölgeli ova/ Hüzünlü gözlerinle ey şehirlerin incisi/ Acıdır cadde taşları/ Acıdır müezzin sesleri/ Ey Kudüs ey sevdaya bürünen güzel…”

Mescid-i Aksa’nın mübarek ve Müslüman taşları üzerine secde ediyoruz

Cuma namazına yetişebilmek için acele ediyoruz. Eski Kudüs-ü Şerif çarşılarından geçerek Mescid-i Aksa’ya yürüyoruz. Ezan okunuyor, acılı, yaslı bir ses değiyor kulaklarıma. Mescid-i Aksa’nın dört bir yanı kadın erkek çocuk Müslümanlarla dolu. Kıble Mescidi’nin arkasında, Mescid-i Aksa’nın mübarek ve Müslüman taşları üzerine secde ediyoruz. Burada Mescid-i Aksa bir mescidin adı değil. 144 dönümlük surlarla çevrili alanın her santimetresi Mescid-i Aksa. “Aksa” kelimesi “En uzak” anlamına geliyor. Mekke’ye uzaklığından ötürü bu isim verilmiş. 638 yılında Hz. Ömer zamanında Kudüs-ü Şerif fethedildikten sonra inşa edilmiş. Dikdörtgen alanın tam ortasında Kubbet-üs Sahra. Surların güney (kıble) sınırında Kıble Mescidi... Hz. Ömer Mescidi olarak da anılırmış. Kıble Mescidi’nin batısında KudüsEfendimizin Burak’ı bağladığı rivayet edilen yerde Burak Mescidi var. Bu duvara Müslümanlar Burak Duvarı derken, duvarın dış yüzüne Yahudiler “Ağlama Duvarı” diyorlar.

Cuma namazından sonra Kıble Mescidi’nin doğu tarafında surların içindeki merdivenlerle Mervan Mescidi’ne iniyoruz. Oldukça geniş bir mekân... Burası Emevî sultanlarından Abdülmelik bin Mervan döneminde yapılan genişletme çalışmalarında inşa edildiği için, sultanın ismi ile anılıyor.

Binlerce yıllık Mescid-i Aksa’nın surlarının zaman karşısında uğradığı tahribat, Kanuni Sultan Süleyman zamanında yapılan topyekûn yenileme çalışmaları ile giderilmiş. 4 kilometrelik surlar yine de bakıma muhtaç halde. Mervan Camii’nde, Kubbet-üs Sahra’nın içinde restorasyon var ama kaldığımız süre içinde bir çalışma görmedim.

Altın kubbeli, sekiz köşeli, Efendimizin üzerinden Miraç’a çıktığı kabul edilen “Muallâk Taşı”nı içinde barındıran Kubbet-üs Sahra’ya geçtik. Mescid namazı ve ikindi namazını ikame ettik. Muallâk taşının altındaki boşluğa 11 basamak ile iniliyor. Efendimizin Hicret’ten yaklaşık 1 sene önce Recep ayının 27. gecesi buradan semaya yükseldiği rivayet edilmekte. Taif’te taşlanan Efendimizin yaşadığı hüzün ve derin acıya karşı bir teselli hediyesi olarak Miraç’ın verildiği de ifade edilmekte. O taşın altında namaz. Programa uymak için kısa bir süre sonra ayrılıyoruz.

Mescid-i Aksa’nın batı surlarının dışında Kıyamet Kilisesi denilen (aslı Kıyame) tarihî kiliseye yürüyoruz. Yoğun Hıristiyan gurupları ile karşılaşıyoruz Dört bir yan ikonlarla dolu. Tütsüler, mumlar, avizeler. Hıristiyan inancına göre, Hz. İsa Mescid-i Aksa’da çarmıha gerilmiş, oradan bugün Kıyame Kilisesi’nin bulunduğu tepeye kadar yürütülmüş ve orada öldürülmüş. Kilise, Hıristiyan olduktan sonra Hz. İsa’nın mezarını bulmak için gelen dönemin Roma İmparatoru Constantine’in annesi Helen tarafından M.S. 326’da yaptırılmış. Hz. İsa, bu kilise içinde kalmış ve bir kayanın üzerinde can vermiş. Helen, kiliseyi bu kayanın üzerine inşa ettirmiş. Hz. İsa ölünce o kayanın çatladığı söyleniyor. Çatlamış kaya şu an cam bir bölme içinde koruma altında. Hıristiyanlar buraya çok rağbet ediyorlar. Kilise içinde Hz. İsa’nın ölünce yaralarının silindiği yer ile gömülü olduğu yerin de olduğu söylenmekte. Büyük kilisenin içinde farklı mezheplerin dua alanları var. Her kilise kendi alanından sorumlu ve diğerlerine karışamazmış. Yüzyıllardır farklı mezhep mensuplarının arasında yaşanan sorunlar yüzünden kilisenin anahtarı güvenilir bir Müslüman aileye verilmiş. Müslüman ailenin bir üyesi her sabah kiliseye gelir,Kudüs kilisenin dış kapısının anahtarını içerde bulunan papazlara küçük bir pencereden verir, papazlar kapıyı içerden açarlarmış. Akşam olunca kapı içerden kilitlenir, Müslüman ailenin temsilcisine verilirmiş.

Kıyame Kilisesinin komşusu Hz. Ömer Camii’ni dışardan seyrederek, yağmur altında Ağlama Duvarı’na yöneldik.

28 Ocak 2012 Cumartesi

Sabah. Geldiğimiz gün gibi soğuk ve rüzgârlı. Saat 8.00 sularında Zeytin Dağı’na hareket ettik. Kudüs-ü Şerif’i, Mescid-i Aksa’yı temaşa ediyoruz. Rüzgâr bedenimi üşütüyor, mübarek mekânların esareti yüreğimi. Allah’ın lütfu olan ziyaretimiz bir hüzün sağanağı. Hüznüme Kudüs-ü Şerif’in yağmurları eşlik ediyor. Yaslı Kudüs-ü Şerif, “Unutmayın beni. Kalbinizi burada bırakın giderken” diyor sanki… Özcan Ünlü’nün şiirindeki Küdus özlemi de bir başkadır doğrusu: “Biliyorum en zoru uzaktan ağlamaktır/ Ama sessiz tufanlar dövüyor uğuldayan dilimin örsünü/ Bağrımdaki bu kanlı leke senin madalyan/ Unutma ey Kudüs…”

Selman el Farisî, Râbia’tül Adeviye, Hz. Davud türbelerini ziyaretten sonra Nebi Musa Camii ve külliyesinde namaz kıldık. Oradan dünyanın en eski şehri Eriha’ya hareket ettik. Deniz seviyesinin 400 metre aşağısında bulunan şehri turladıktan sonra Lut kavminin yaşadığı Sodom ve Gomore şehirlerinin helâk olduğu Lut Gölü (Ölü Deniz)’ne gittik. Tarihle mekânın birleştiği kadim topraklar, geçmişle geleceğin kesiştiği bir zamana şahitlik etmemizi mümkün kılıyor.

29 Ocak 2012 Pazar

Önceki günden gidemediğimiz Hz. Meryem’in anne ve babasının medfun olduğuna inanılan kiliseyi ziyaretten sonra el-Halil şehrine hareket ediyoruz. Kudüs-ü Şerif’ten sonra Filistin köylerinin ve kasabalarının aralarına kondurulan Yahudi yerleşim yerleri dikkat çekiyor. Arazi ve yollara hâkim tepeler üzerinde ev gibi değil, savunulacak küçük kaleler gibi inşa edilmiş müstakil evler. Filistinli Müslümanların fizikî temaslarını çok azaltan, yolları kontrol altında tutan, şehirlerin girişlerinin kontrolüne de yarayan yerleşim yerleri. 1967 savaşı Filistin topraklarını parçalamış. Harem-i İbrahim’e gitmek için bu yerleşim yerlerinden birinde durduruluyor, sivil ama silâhlı bir Yahudi tarafından kontrol ediliyoruz. Yahudi yerleşim yerinin içinden geçerek el-Halil’e giriyoruz.

Yahudi yerleşim yerine yakın yerlerde Müslüman esnafın dükkânlarını açmalarına müsaade etmiyorlarmış. Müslüman evlerinin camlarının tel kafeslerle kapatıldığını gördük. Yoldan geçen Yahudiler Müslümanların evlerinin camlarını taşlıyorlarmış. Bir namaz vakti 70 Müslümanın gözü dönmüş bir Yahudi yerleşimci tarafından hunharca katledildiği kanlı Harem-i İbrahim’e yürüyoruz. İsrail, bu katliamı bile rahatlıkla istismar ederek, burada güvenlik sorunu olduğu bahanesiyle Hz. İbrahim Camii’nin % 70’ini işgal etmiş. Yahudi askerlerinin gözetiminde turnikelerden geçerek kirletilmiş, esir, mahzun, yalnız ve garip Harem-i İbrahim’e giriyoruz. Hz. İbrahim’in eşi Sâre validemiz, Hz. İshak’ın eşi, Hz. İshak, Hz. İbrahim, Hz. Yakup ile Hz. Yusuf’un kabirleri burada yan yana. Caminin işgal edilen yerlerine giremedik. Özellikle Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’un kabirlerinin olduğu yerler kapatılmıştı. Müslüman Filistin halkının ciddi anlamda geçim sıkıntısı çektiği ayan beyan ortada. Sefalet çocuklarda kendini daha çok hissettiriyor.

Helhul kasabasına geçip Hz. Yunus’un kabrini ziyaretle yola devam edip Beytlehm (Beytlahm- Beytüllahim) şehrine Yahudi yerleşim yerlerinin arasından geçerek girdik. Hz. İsa’nın doğduğu yer denilen kiliseyi ziyaret ediyoruz. Devasa bir bazilika...

Filistinli Müslümanların Kudüs-ü Şerif’te kalabilmeleri için ciddi ekonomik desteğe ihtiyacı var

Beytüllahim dönüşü Kudüs’e utanç duvarları, tel çitler, kameralar, kontrol kuleleri, kontrol noktaları arasında pasaport kontrolü yapıldıktan sonra girebildik. Kudüs-ü Şerif’te çalışma izni olup utanç duvarlarının dışında oturanlar her sabah-akşam bu kontrol noktalarından geçiyorlarmış. Kudüs özelinde bugün mahalle mahalle, sokak sokak, ev ev, oda oda dini arındırma operasyonlarının yapıldığını söylüyor Filistinliler.

Müslümanların ev yapmalarına, evlerini tamir etmelerine İsrail belediyesi kesinlikle izin vermiyormuş. Baskı ve tehdit ile Filistinlilerin evlerini terk etmelerini, yıkmalarını ya da Yahudilere satmalarını istiyormuş İsrail. Burada hayat çok pahalı... Bir ekmek 2 dolar. Temel ihtiyaç malzemelerinin özellikle İsrail tarafından pahalı tutularak Filistinlilerin Kudüs-ü Şerif’i terk etmeleri isteniyormuş. Çalışmak ya da okumak için Kudüs-ü Şerif’ten 3 sene ayrılan Filistinli Müslümanlar bir daha Kudüs-ü Şerif’e giremiyormuş. Sefaletle boğuşan Filistinliler 5 kişi, 10 kişi bir odalı evlerde yaşamaya çalışıyorlarmış. İsrail’in zorla ya da geçim sıkıntısı ile satın aldığı evlerin tepesinde İsrail bayrakları görüyoruz. Her yerde bayrak fetişizmi... Filistinli Müslümanların Kudüs-ü Şerif’te kalabilmeleri için ciddi ekonomik desteğe ihtiyacı var. Bir öğretmen en çok 800 dolar maaş alırken, ev kiraları 700 dolardan başlıyormuş. Bir odanın bile kirasının 300 dolar olduğunu söylüyorlar.

Akşam namazına az vakit var. Otele uğramadan doğrudan Mescid-i Aksa’ya gidiyoruz. Kubbet-üs Sahra ile o zamana değin bütünleşme fırsatım olmamıştı. Akşam namazının ardından Muallâk Taşı’nın altına iniyorum. Dünya, hayat ile göklerin birleştiği yerdeyim. Semaya açılan kapının altında, kendimle baş başa, Rabbimin huzuruna taşıdığım ağırlıklarla nasıl çıkacağım sorusuyla… Modern hayatın kucağında yumak yumak büyüyen istekler, gerilesin istenmeyen konfor, insanî olandan ilişiğini kesen Kudüsduyarlıklar, gündelik olaylar ve insanlarla çevrili, ben merkezli, eşya ile insanlığını anlamlandıran, metafizik algıları yitirmiş âlemlerin arasında… Kemal Sayar ise şöyle diyor Kudüs’e sevdalı yüreğiyle: “Kudüs duvarların kesiştiği yerdedir/ Aşkların, acıların ve gözyaşlarının/ Kesiştiği yerdedir/ Yüreğin sızladığı yerdedir/ Göğün merdivenidir/ yerdedir…”

“Kulunu” Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yürüten bir Rabbimiz var; muhteşem, göz kamaştırıcı, heyecan verici… Ey Miraç! Ey dünyayı bir kafes olmaktan çıkaran muhteşem yükseliş… Muhteşem varlık, insanın kutlu önderinin huzura götürülüşü… Binlerce yılın izlerini taşıyan yaslı şehir! İşte orada hüznünü, yalnızlığını meleklerle paylaşan şehir! Her daim bir yanımız, ciğerimiz, yürek yarası şehir! Sen söyle! İnsan ciğerini köpeklere atar mı?

Yeryüzünün ötesine kapısından girilen şehir! Göklerin nabzı sende atar… Mahmud Derviş o dirençli yüreğiyle Filistin’in var olduğunu dünyaya haykırırken şöyle diyordu:

Ve yemin ederim ki,/ Bir mendil işleyeceğim yarına kadar,/ Gözlerine sunduğum şiirlerle süslü/ Ve bir cümleyle, baldan ve öpücüklerden tatlı; ‘Bir Filistin vardı/ bir Filistin gene var!’

Mescid-i Aksa bizi bekliyor. Filistinli çocukları özgür büyüsün diye…

 

Mehmet Yavuz AY Kudüs’e gitti, gördü, yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2012, 13:45
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13